TÜM YAZILAR

 

 


EKİM 2021

YAKIN ÇEVREMİZDEKİ SORUMLULUKLARIMIZ

PROF. DR. SAYIN DALKIRAN

İnsanı yoktan var eden, terbiye eden, rızk veren Rabbimiz, insana bir takım sorumluluklar yüklemiştir. En büyük sorumluluk da şüphesiz insanın bizzat kendi şahsıyla ilgili olanlarıdır. Bunların başında kişinin bizzat kendi aklıyla, kendi yaratıcısını bilmesi ve tanıması gelir. Bu konuda akıl, peygamberler ve peygamberlere gönderilen kitaplardan da yararlanacaktır. Zaten Rabbini bilen ve tanıyan insan ona nasıl ibadet edeceğini, kulluk görevini nasıl yapacağını, nefsini nasıl terbiye edeceğini, nelerin haram ve helal olduğunu ve pek çok meseleyi Allah’ın Peygamberleri ile onun ilahi mesajları olan kitaplarından öğrenecektir. Bu istikamette insanların bir birine karşı sorumluluklarını da genel olarak bu kaynaklardan öğrenecek ve böylece, hem Rabbini razı edecek ve hem de toplum olarak huzura erecektir. Yani bu konuda yine kaynağı; Kur’an, Hazreti Peygamber’in sünneti ve aklı ile bu istikamette oluşmuş olan örf ve adetlerdir.

İnsanın yalnız bir hayat yaşamasının mümkün olmadığı bir vakıadır. İllaki, insanın bir ailesi, bir komşusu, mahallesi, köyü, kenti vardır. Dolayısıyla bu insanlarla az ve çok bir ilişki içinde bulunacaktır. Bu ilişkilerinde insanın üzerine düşen sorumluluklar bulunmaktadır. Herkes sorumluluğunu bilir ise, mutlu bir aile, mutlu bir cemiyet hayatı ortaya çıkar.

  Şüphesiz ki, aile bireylerinin bir birlerine karşı büyük sorumlulukları vardır. Aile içinde yer alan yaşlılarımızla ilgili Dinimiz, son derece titiz davrandığı, kişilere büyük sorumluluklar yüklediği aşikardır. Öyle ki; Peygamberimiz; “İçinizde beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belalar üzerinize sel gibi gelirdi.” Diyerek evdeki büyüklerimizin aile ve toplum için ne derece önemli olduğunu vurgulamaktadır. Dolayısıyla aile içi sorumluluklarımızın başında eğer evde var ise, yaşlılarımıza hürmet etmek, onları bir yük olarak görmemek gelmektedir. Zira onlar, hane için bir yük değil, bereket kaynağıdır. Küçükler onlara ne kadar saygıda kusur etmezler, gerekli ilgiyi gösterirler ve hizmetlerini görürler ise, ileride aynı güzel muameleyi fazlasıyla kendileri de çocuklarından görürler. Aksi taktirde, ihtiyarladığında yaptığı kötülükleri aynıyla, belki de fazlasıyla göreceği bilinmelidir.

Yaratılış dini olan İslam, realitelerden, gerçeklerden yola çıkarak insanları hep uyara gelmiştir. Bu noktada da ister yaşlılara, isterse ana-baba, hala-teyze ve amca-dayı gibi büyüklere saygı gösterilmesini istemiştir. Onlarla selamlaşmak, hal hatır sormak, sevinçte ve tasada beraber olmak, onlara yumuşak davranmak gerekir. Şüphesiz büyüklerin de küçüklere karşı, iyi muamelede bulunması, özellikle çocuklar arasında ayrımcılık yapmaması, adaletli davranması, onların problemleri ile bire bir ilgilenmesi de, dini ve insani bir görevdir. Hz. Peygamber Efendimiz, iki tarafı da uyararak şöyle der:

“Küçüklerimize şefkat göstermeyen ve büyüklerimize de hürmet göstermeyen bizden değildir.”

Hz. Peygamber, anneler için: “Cennet anaların ayakları altındadır” diyerek annelerin değerini bildirmekte işin nihai hududunu göstermiştir. Kur’an ise, İsra Suresi 23. Ayetinde ana-baba ile ilgili şu uyarıda bulunur: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “öf” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”

Baba ilgili bir hadiste: “Allah’ın rızası babanın rızasında, Allah’ın gazabı da babanın gazabındadır.” denilmektedir. “İnsanlar içinde iyilik ve ihsana en layık olan kişinin kim olduğu” sorusuna, Hz. Peygamber; “annen” cevabını vermiş, aynı sorunun dört kez tekrarlanması karşısında Peygamberimiz, üç kez “annen”, ve dördüncü kez ise “baban” cevabını vermiştir. Bu durum, insanların içinde en fazla iyilik yapmaya layık olan kişilerin başta anne, sonra da baba olduğunu göstermektedir.

Konuyla ilgili rivayet edilen şu olay da, ana ve babaya karşı ne denli sorumlu olduğumuzu ortaya koymakta son derece önemlidir. Adamın biri, Kabe’yi tavaf ederken annesini omzunda taşıyarak tavaf ettirmiş. Sonra da Hz. Peygamber’in yanına gelerek annesine yaptığı bu hizmeti ile hakkını ödemiş olup olmadığını sormuş. Peygamberimiz de: “Hayır, sana hamile iken alıp verdiği bir nefesin hakkı bile değil.” cevabını vermiştir. Dolayısıyla çocuklar, gençler, ana-baba başta olarak büyüklerine karşı saygı ve hürmetle mükelleftirler ve ellerinden gelen yardımı esirgememekle görevlidirler.

Peki, çocukların, gençlerin aile içinde ve dışında büyüklere karşı görevleri var da, büyüklerin onlara karşı taşıdıkları sorumlulukları hiç mi yok? Hiç şüphe yok ki, çok büyük vazifeleri bulunmaktadır. Mesela, daha işin başında sağlam bir yuva kurulması, helalinden kazanıp, helal yiyecekler yemesi, daha çocuğu dünyaya gelmeden, onu maddi ve manevi yetiştirebilecek bilgi ve beceriyi elde etmesi gerekir. Doğduğunda ona gerekli önemi vermesi, bilimin verilerinden de yararlanarak, hayata hazırlaması bir sorumluluktur. Özellikle onlara dini duyguların gelişmesi için gerekli bilgiyi vermesi bunun yanında özü ile sözü ile doğru olup, güzel örnek olması da başta gelen görevleri arasındadır. Ana-baba, çocuğunu zamanın şartlarına uygun, terbiyeli, hayalı, ahlaklı, dürüst, haramı ve helali bilir, vatan ve milletine bağlı, insanlığa yararlı bir fert olarak yetiştirmelidir. Her yaş grubunun şüphesiz ayrı bir sorumluluk istediği de bir gerçektir.

Yüce Dinimiz, akrabalar arası, komşular arası ilişkilere de büyük önem vermektedir. Komşuları hiçbir şekilde rahatsız etmemek, onları sevinçte ve tasada beraber olmak, gerektiğinde bir tabak çorba ile de olsa ikramda bulunmak gibi pek çok sorumluluklar bulunmaktadır. Yakın ve uzak akrabayı aramak, sormak, onları ziyaret etmek de gerekir. Hz. Peygamber, şöyle buyuruyor: “Neseplerinizi, soylarınızı bilip öğreniniz, hısımlarınızı arayıp sorunuz. Akrabalarınızı aramayacak olursanız, hatta yakınınızda bile olsalar, onlarla hiç yakınlığınız yok demektir. Onları arayıp sorduğunuz zaman, uzakta bile olsalar, uzaklık kalmaz…”

Bir diğer ifadesinde sıla-i rahim yani akrabayı ziyaretle ilgili, şöyle der: “Bir kavmin içinde sıla-i rahmi terk eden bir kimse bulunsa üzerlerine rahmet inmez, duaları kabul edilmez. Allah’tan korkun ve akrabanıza yakınlık gösterin, bu onlara yardım, sizin için dünyada bereket, ahirette günahlarınıza bağışlanmadır. Sıla-i rahmi kesen Cennet’e giremez.”

Sonuç olarak şunu çok rahat ifade edebiliriz ki, toplumun her kesimindeki insanlar aile, iş ve toplum hayatında üzerine düşen sorumluluğun bilincinde olarak görevlerini yerine getirirler ise, huzur dolu bir toplum hayatının oluşacağında şüphe yoktur. Kötü hiçbir şekilde örnek olamaz. Başkaları sorumluluk duygusundan mahrum ise, bu bizim sorumluluktan kaçmamız için mazeret olamaz. Böylesi bir durumda, kendi görevimizi yerine getirerek başkalarına örnek olabiliriz. Kaldı ki, biz Allah’ın huzurunda başta kendimizden sorumluyuz. Daha sonra da en yakınımızdan başlayarak çevremize örnek olup olmamaktan ve yumuşak bir dille, medeni olarak çevremizi uyarıp uyarmamaktan dolayı sorumluyuz. Unutmayalım ki, Hz. Peygamber Efendimiz, bu güzel dini tek başına yaymaya başladı. Ancak şunu hiç unutmayalım ki, Peygamberimiz, önce kendisi yaşadı sonra tebliğ etti. Kendi dünyasında yaşamadığı, tatbik etmediği hiçbir şeyi başkalarından yapmalarını istemedi.

 


 

Eylül 2021

İNSAN ÇALIŞMANIN KARŞILIĞINI MUTLAKA GÖRÜR

Prof. Dr. Sayın DALKIRAN

Allah, insanın ruhuna bir vücut elbisesi giydirmiş ve hayat sermayesini bahşetmiştir. İnsan, bu yönü ile bakıldığında çok büyük nimetler içindedir. Bir taraftan kendisine verilen vücut, günlük yirmi dört saatlik zaman sermayesi ve içinde kendisine uygun yeryüzü misafirhanesi. Havasıyla suyuyla, gecesiyle gündüzüyle, bitkisiyle hayvanıyla kendisine hazır edilmiş bir dünya. İnsanın bu kadar büyük nimetleri kendi güç ve kudretiyle elde edip, diğer mahluku kendisine hizmetçi yapması mümkün değildir. Mesela, güneşi bir sistem dahilinde son derece dakik bir şekilde doğuran ve batıran, yer yüzünü baharla şenlendiren, gökyüzünü yıldızlarla donatan insanın kendisi değildir. Zira insan, iktidarı kısa, gücü sınırlı ve fevkalade zayıf yaratılışlıdır. Gözle göremediği bir mikrobun karşısında aciz kalan insan, hayal ettiklerinin binde birine kavuşamamaktadır. Yani insan, hem aciz hem de fakirdir. Ancak Âlemlerin Rabbi’ne dayandığı ve tevekkül ettiği taktirde, onun gücü birden bire artmaktadır. İnsan, kendisini imanla Allah’a bağladıktan sonra, her türlü işinde Allah’a dayanacak ve ona güvenecektir. Bu demek değildir ki, çalışmadan yatacak ve sonucun da olumlu olmasını bekleyecektir. Zaten, böylesi bir işin sonu hüsrandır.

İnsanın bir özelliği de, çalışmasının karşılığını alma isteğidir. İnsan emeğinin karşılığını görmedi mi daha çalışma iştahı ve arzusu kalmaz. Ancak, rahman ve rahim olan Allah, insanın hiçbir amelini boşa çıkartmaz. İyi veya kötü tüm amellerinin kaydını tutar ve karşılığını verir. Bir kısım amellerinin karşılığını bu dünyada peşin verir, ya da ebedi olan ahiret yurdunda verir. Her iki durumda da mümin kazançlıdır. Bir hadisi şeriflerinde Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:

“Müminin durumu hayret vericidir. Her hali kendisi için hayırlıdır. Müminden başkası için böyle bir şey yoktur. Sevindirici bir durumda olduğu zaman, şükreder. Bu, onun için hayırlı olur. Sıkıntılı bir durumda olduğu zaman, sabreder. Bu da onun için hayırlı olur”

Görülmektedir ki, çalışan bir mümin her halukarda kazançlıdır. Zira çalışmasının sonucunu dünyada göremez ise, sabreder, sabır sevabı kazanır. Gösterdiği çaba neticesinde iyi bir kar elde eder ise, şükreder ve şükür sevabı kazanır. Yani her iki durumda da mümin, müslüman kazançlıdır. Kaldı ki, bir müslüman çalışırken sadece dünyevi bir kazanç peşinde de değildir. Onun en büyük hedefi kendi yaratıcısı, maliki, rızıklandırıcısı olan Allah’ın rızasını elde etmektir. Bu konuda Rabbimiz müminin vasfından bahisle şöyle buyuruyor:

“O, hiç kimseye, karşılık bekleyerek iyilik yapmaz. (Yaptığı iyiliği) ancak Yüce Rabbinin rızasını istediği için (yapar).”(Duha, 17-21)

Evet bir mümin için, Allah’ın kendisinden razı olmasından daha büyük bir şeref, daha büyük bir karşılık olabilir mi? Öyle ise, müslüman ister şahsı, ister ailesi, ister vatan ve milleti hatta İslam âlemi ve insanlık için çalışacak çabalayacak ve karşılığını başta Allah’tan isteyecek. Evet Allah bir kulundan razı olursa ve hikmeti de gerektirirse bütün insanları da o kulundan razı edebilir.

Yüce Rabbimiz, şüphesiz ki, adaletlidir ve kişinin hiçbir çalışmasını karşılıksız bırakmaz. Konuyla ilgili bir âyette şöyle denilmektedir:

“İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir (Necm Suresi, 39-41).

Bir müslüman sadece ahiret için değil, içinde yaşamakta olduğu dünya için de çalışacaktır. Zira bir hadiste beyan edildiği gibi, dünya ahiretin tarlasıdır. Ahiretin tarlası olan şu dünyanın da imar edilmesi lazımdır ki, ahiret hayatı da iyi olsun. Ancak işi çok dengeli götürmek de gerekir. Birini ele alırken, diğerisini ihmal etmek doğru değildir. Kuran-ı Kerim’de konuyla ilgili şu uyarı yer almaktadır

“Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez.” (Kasas, 77.)

“Dünya hayatı kafirlerin, ahiret hayatı müminlerindir” şeklindeki bir düşünce temelde doğru değildir. Zira, yine Hz. Peygamber’in değimi ile, bir müminin: “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete” çalışması gerekir. Asla ve asla dünya inkarcılara ait değildir. Mümin hem dünyada hem de ahirette en iyisine layıktır. Zira bir müminin, farzları yerine getirdiği taktirde mübah olan dünyevi çalışmaları da ibadettir. Mesela, bir çifçi namazını kılsa, orucunu tutsa, yani Allah’ın kendisinden kesin kes istediği amelleri yerine getirse ve besmele çekerek tarlasına gidip ekinini ekse, gübresini saçsa, gerekli sulamayı yapsa, bakımlarını ihmal etmese, bu işleri şüphesiz ki ibadettir. Hatta ileride elde ettiği mahsulden kim yerse yesin, bu kendisi için sadaka sevabı kazandırır. Öyle ki, mahsulden, kurtların kuşların yedikleri bile o müminin hasenat defterine sevap olarak kaydedilir. Bu haliyle her türlü meşru çalışmasının karşılığını en güzel bir şekilde alacağını düşünen bir müslüman şüphesiz ki, aşkla, şevkle ve çok daha ciddi çalışır. Böylece hem dünyasını hem de ahiretini mamur eder. Daha sonra da Duha suresi 13. ayetteki gibi şöyle diyebilir: “Şüphesiz ahiret de, dünya da bizimdir.”

Allah, hiçbir insanın hiçbir çalışmasını karşılıksız bırakmaz. O kadar ki, yol üzerindeki insanlara eziyet veren bir taşın, bir dikenin yoldan uzaklaştırılması bile kişiye çok şey kazandırır. Bir hadisinde Hz. Peygamber’in anlattığına göre; “Bir adam yolda yürürken, yol üzerinde bir diken dalına rastlar. Onu alıp dışarı atar. Cenab-ı Hakk da onun bu davranışından memnun kalır ve suçlarını bağışlar” (Buhârî, Mezâlim 28, Cemaat 32). Bir diğer hadisinde de Hz. Peygamber, hayır ve şer bütün amellerin kendisine arzedildiğini ve iyi amellerin arasında rahatsızlık veren bir şeyin yoldan atılmasının da var olduğunu ifade etmiştir (Müslim, Mesâcid 58, (553)).

İşin sevindirici olan bir yönü daha vardır ki, Yüce Allah, çalışmaların karşılığını kat kat artırarak verir. Yani her seferinde, hak edilenden çok daha fazlasını ihsan eder. Konu ile ilgili Rabbimiz şöyle buyurur:

“Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz, zerre kadar iyilik olsa onu kat kat artırır ve yapana büyük ecir verir.” (Nisa 4.)

Bu ayetle ilgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz şöyle der: “Allah hiçbir mü’mine, yaptığı tek hayrın bile karşılığını ihmal etmek suretiyle zulümde bulunmaz. Yaptığı her iyiliğin karşılığı hem dünyada hem de ahirette kendisine verilir. Kâfir ise, yaptığı hayır sebebiyle dünyada öylesine yedirilir ki, ahirete varınca, karşılığı verilecek tek hayrı kalmaz.” (Müslim, Sıfatu’l-Münâfıkin 56, (2808))

Yapılan iyiliklerin en az on mislinden başlamak üzere 700 katına kadar sevap verildiğini Hz. Peygamber’in farklı hadislerinden öğrenmekteyiz. Dolayısıyla kısa ve fani olan şu dünyada insan ebedi ve daimi olan Cennet hayatına layık hale gelmekte ve Allah’ın da lütfu ile Cennete girmektedir. Bu hususu Hz. Peygamber’in bir başka hadisinden tekrar edelim: “Sizden biri içiyle dışıyla Müslüman olursa, yaptığı herbir hayır en az on mislinden, yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir günah da sâdece misliyle yazılır. Bu hâl, Allah’a kavuşuncaya kadar böyle devam eder.(Buharî, İman 31).”

Farzları yerine getirmek şartıyla, çalışmalarımız ve ailemiz için harcadıklarımız bile, bize sevap kazandırmaktadır. Konuyla ilgili Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: “Müslüman kişi, ailesinin nafakası için harcar ve bundan sevap umarsa bu ona sadaka olur (Müslim, Zekat 48, (1002).”

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Bir müslümanın hiçbir çalışması karşılıksız kalmaz. Ya bu dünyada ya da ebedi ve sonsuz olan ahiret yurdunda mutlaka kendisine karşılığı verilecektir. Hem de sadece çalıştığının karşılığı olan fiat değil, en az on katından başlamak üzere çok daha fazlası verilecektir. Bu durumda bize düşen şahsımız, ailemiz, vatan ve milletimiz, İslam alemi ve insanlık için Allah’ın rızasını gözeterek çalışmaktır. İnanıyorum ki, Rabbimiz çalışmalarımızın karşılığını mutlaka verecektir.

 


 

AĞUSTOS 2021

MEZHEPLER FARKLI FİKİR EKOLLERİDİR

Gidilen yol anlamında olan mezhep, dilimizde ister i’tikâdî, isterse amelî sahada olsun düşünce ekollerine isim olarak verilmektedir. İslam Mezhepleri, genel anlamda Kur’ân ve Sünnet’in anlayış şekillerinden kaynaklanmaktadır. Bunun yanında, kullanılan ölçü ve metot farklılıkları, hilafet münakaşaları, Müslümanlar arasında çıkan iç savaşlar, değişik kültürlere mensup milletlerle münasebet kurulması, Felsefe’nin tercüme edilerek İslâm dünyasına yayılışı, nasslardan dini hükümler çıkarma zarureti ve değişik siyasi düşünceler de İslâm mezheplerinin doğmasında rol oynayan önemli faktörlerdendir.

Kur’ân ve Sünnet, İslâm’ın tevhid dini olması dolayısıyla fırkalaşmayı, tefrikayı, ayrılığı, bozgunculuğu hoş görmemiştir. Kelime-i Tevhid, tevhid akidesini en güzel bir tarzda ifade ederken, her gün kılınan beş vakit namazın her bir rekatinde okunması gereken Fatiha Suresi’nde de tevhidin önemi ve ana gayesi tespit edilmiştir. Bu sûrede ifade edilen “sıraat-ı müstakim” yani “dosdoğru yol” ile ilgili Cabir b. Abdillah’dan şöyle bir hadîs rivayet edilir:

“Rasulullah (s.a.v.)’in yanında idik. O, yere bir çizgi çizdi. Bu çizginin sağına iki, soluna da iki paralel çizgi daha çizdi. Sonra elini ortadaki çizgi üzerine koydu ve dedi: “Bu Allah’ın yoludur.” Sonra da şu âyeti okudu: “Bu Benim dosdoğru yolumdur, ona uyunuz; başka yollara uymayınız ki, onlar sizi Allah’ın yolunda ayırır.”

Kur’ân, Allah’ın yoluna uymayı, bir ve beraber olmayı emretmiştir. Bu hususta pek çok âyet bulunmaktadır. Bunlardan biri mealen şöyledir: “Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılığa düşmeyin…”

Bu ve benzeri âyetler, birlik ve beraberlik içinde olmayı ve sıraat-ı müstakim üzere bulunmayı emretmişken, Mezhepler Tarihinde görüldüğü üzere, pek çok görüş ayrılıkları doğmuş ve bu görüşler etrafında mezhepler teşekkül etmiştir. Bu mezheplerin, Mezhepler Tarihindeki yaygın kullanılışı ile fırkaların, vücuda gelmelerinden önce, Hz. Peygamber pek çok fırkanın doğacağını haber vermiştir. Bu habere göre Hz. Peygamber, Yahudilerin yetmiş bir, Hıristiyanların yetmiş iki ve Müslümanların da bir fazlası ile yetmiş üç fırkaya ayrılacaklarını söylemiştir.

Yahudiliğin 71, Hıristiyanlığın 72 ve Müslümanlığın ise bir fazlası ile 73 fırkaya ayrılacak olmasındaki espri nedir? İslam Mezhepleri Yazarlarının bir kısmına göre, Müslümanların çok daha fazla fırkalara ayrılacak olması, İslamiyet’in diğer dinlere nazaran, fikir ve düşünce hürriyetine çok daha önem verdiğinin bir göstergesi olarak kabul edilmiştir. Bu ise, İslam ülkeleri içinde bulunan milletlerin diğerlerine nazaran çok daha fazla düşünce hürriyeti ve düşüncesini ifade etme özgürlüğüne sahip olduklarını gösterir. Zira nerede fazla fikir ve düşünce hürriyeti var ise orada çok farklı fikirler ortaya çıkar. Aksi durumda, fikirler üretilmiyor ve ifade edilemiyor ise, orada adeta bir donukluk var demektir.

Mezhepler ile ilgili hadisinde Hz. Peygamber’in “Benim ümmetim” tabirini kullanması da gerçekten manidardır. Dolayısıyla ümmet kavramı sadece belirli bazı mezheplerin inhisarı altında değildir. Dolayısıyla “ben Müslümanım” diyen bir kimseye dünya menfaatleri yüzünden kimsenin “sen Müslüman değilsin” demeğe hakkı bulunmamaktadır. Bu hususta şöyle bir rivayetten bahsedilir:

Hz. Peygamber’e, bir savaş sırasında Üsame b. Zeyd’in çarpıştığı bir kimseyi “Lâilâhe illallâh” dediği halde öldürdüğü haber verilir. Hz. Peygamber bunun üzerine Üsame’yi çağırtır ve durumu ona sorar. Üsame, onun gerçekte inanmadığını ve öldürülme korkusu içinde “Lâilâhe illallâh” dediğini söyleyince Hz. Peygamber, şu manalı cevabı verir: “Onun kalbini yarıp ta baktın mı?”

Hz. Peygamber, bir hadîsinde ümmetinin ihtilafında rahmet oluşundan bahsetmiştir. Gerçi bu müsbet ihtilaftır. Zira birbirleriyle kavga edenler müsbet hareket edemezler. Önemli olan şudur: İnsanlar, kendi aralarında yapıları gereği ihtilaf edebilirler. Yani farklı düşünmeleri normaldir. İşte bu farklılıkların neticesinde de mezhepler teşekkül etmiştir. Mademki bu tarzdaki fikir ayrılıkları kaçınılmazdır. Öyle ise, insanlara düşen başkalarına müsamaha içinde bakabilmeleridir. Özellikle, İslam içinde meydana gelen pek çok fikir ekolleri, İslâm’ın düşünce hürriyetine tanıdığı serbestinin güzel bir örneğidir.

İslam Dünyası’nda en yaygın mezhep olan Hanefi Mezhebi’nin imamı Ebû Hanîfe’nin ders veriş tarzı da, düşünce hürriyetinin güzel bir örneğini temsil eder. Ebû Hanîfe, ders metodu olarak, ortaya bir mesele atar ve öncelikle bu konuda bütün öğrencilerinin görüşlerine başvurur. Son olarak da kendi düşüncesini açıklar. Bazen, kendi öğrencileri ile aynı sonuca ulaşırlarken, zaman zaman da farklı neticelere varırlar. Ancak o, hiçbir şekilde talebelerini bu farklı düşüncelerinden dolayı kınamaz. Hatta şöyle der:

“Nereden söylediğimizi (hükmümüzün delil ve kaynağını) araştırmadan, bilmeden, bizim görüşümüzle fetvâ vermek, hiçbir kimse için helal değildir.”

Bir başka ifadesi de şöyledir:

“Bu benim görüşümdür ve elde ettiğim görüşlerin en iyisidir. Bundan daha iyisini bulan olursa onu kabul ederiz.”

Eğer ifade hürriyeti, Ebû Hanîfe tarafından “Hoca olarak benim dediğim doğrudur, sizlere ne oluyor? Sizler ancak söylediklerimi kabul etmek zorundasınız.” kabilinden sınırlandırılsa idi; sonuçta isabetli kararlara ulaşılamayacaktı. Zira insan ne kadar dahi olursa olsun, bazı şeyler gözünden kaçabilir ve yanılabilir de. Ancak başkaları ile meşveret ederek ve onlarla fikir alış verişi yaparak doğrular bulunabilir.

Ebû Hanife ve benzeri müçtehitler, insanları mutlak taklitten ve taassuptan şiddetle menetmişlerdir. Konu ile ilgili şu hâdiseyi ilgi çekici bulmaktayız: Abbasi Halifelerinden Mansur ve Râşid, İmam Mâlik’e kendi eseri olan “el-Muvatta” nın nüshalarını çoğaltarak, ülkeye dağıtmayı ve bu kitaptaki hükümleri kanunlaştırıp ümmeti, gereği ile amele zorlamayı teklif ettikleri zaman, İmam Mâlik şu cevabı verir:

“Alimlerin ihtilafı bu ümmet için rahmettir. Herkes kendine göre doğru olana uymuştur. Hepsi doğru yoldadır. Ve Allah’ın rızasını istemektedirler.”

Mezheplerin çıkışındaki en önemli faktörlerden birisi yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, insanın bizatihi kendi yapısıdır. Zira insanlar bu yapıları gereği farklı farklı düşünürler. Bu tarzdaki düşüncelerinde içinde bulundukları kültür ve ortam da ayrıca etkilidir. Bu nedenle Kur’ân ve Sünneti değerlendirirken içinde bulundukları ortamın etkisinin olacağı kesindir. Bu itibarla aynı âyet ve hadisten farklı manaların çıkarılabilmesi mümkündür. Tabii ki, bu bütün âyetler için geçerli bir husus değildir. Farklı sonuçlara ulaşılabilmesi, fikir hayatımıza renklilik ve canlılık kazandırır. Yeter ki bu farklılıklardan dolayı Müslümanlar bir birlerine saygı duysunlar ve değişik tarzlarda ittiham etmesinler.

Maalesef tarihimizde bunun acı sonuçlarını zaman zaman Müslümanlar görmüşlerdir. İslam Mezhepler Tarihinde yer alan Hariciler, bu hususun en kötü örneğini teşkil ederler. Ayrıca, düşünce hürriyetine en çok yer verdiklerini iddia eden Mu’tezilîler de, Abbasiler döneminde gücü elde ettiklerinde maalesef iyi davranış örnekleri sergilememişlerdir. Ancak, Hıristiyan mezhepleri arasında cereyan eden şiddetli çatışmalar Müslümanlar arasında vuku bulmamıştır. Fakat, yine de gönül arzu ederdi ki, hiç Müslümanlar kendi aralarındaki düşünce farklılıklarını saygı ile karşılasınlar ve fiili kavgaya girmesinler.

Kur’ân’da yer alan “Sizin dininiz size, benim ki bana” ifadesi güzel bir ölçüdür. Bu noktada şöyle diyebiliriz: “Herkes ‘benim dediğim doğrudur’ diyebilir. Ama ‘sadece benim dediğim doğrudur’ diyemez.” Zira, her zaman karşısındaki insanın da doğru söyleyebileceği akıldan uzak tutulmamalıdır. Bu hususta İslam düşünürleri güzel bir prensip getirmişlerdir: Kişinin, “Benim mezhebim haktır, ancak yanlış olma ihtimali de vardır. Diğer mezhepler yanlıştır, fakat doğru olma ihtimali de vardır” demesi gerekir.

İslam’da illaki mezhep olmalıdır, demiyoruz. Ancak realite odur ki, mezhepler her zaman var olmuşlardır. Diğer dinlerde ve görüşlerde farklılaşmalar olduğu gibi, İslam’da da farklı düşüncelerin olması normaldir. “Bunları birleştirelim ve tek birisini kabul edelim demek”, fikirleri kalıplaştırmak ve dondurmak olur ki bu, düşünce açısından bir cinayet olur. Tarihte bu zaman zaman denenmiş, ancak başarı sağlanamamıştır.

Önemli olan bu farklı düşüncedeki insanların bir birlerine müsamaha ile yaklaşabilmeleri, bakabilmeleridir. Kaldı ki, bu başarılamayacak bir husus da değildir. Tarihimiz bunun güzel örnekleri ile doludur. Hele hele Allah’ı bir, dini bir, kıblesi bir ve vatanı bir olan bizler hangi mezhebe mensup olursak olalım, aynı ülkeyi paylaştığımız diğer din mensuplarıyla da, barış ve güven içinde yaşamımızı sürdürmemiz, ayrı düşüncelerimizi düşmanlığa vardıracak hale getirmemiz icap eder. Zira hepimiz, aynı geminin yolcularıyız. Bu gemi hepimizin. Genimizin yara alması, hepimizi yaralar. Sevinçte de tasada da hep beraber olmalıyız. “Kişi kendisi için istediğini Mümin kardeşi için istemedikçe, iman etmiş olmaz” hadisi gereği, hangi kimlikte olursak olalım, tek vücut olduğumuzu dünyaya göstermek zorundayız. Zira bizim, tarihteki küçük ayrılıkları günümüze taşımakla kaybedecek zamanımız yoktur.

İnsanlar değerlendirilirken iyi ve kötüsü ile değerlendirilir. Bir kimsenin iyilikleri çok ise o kimseye “iyi”, eğer kötülükleri çok ise o kimseye “kötü” denir. Mezhepler de farklı düşüncelerin meyveleridir. Onların bütün düşüncelerinin doğru olamayacağı gibi, bütün fikirleri de yanlış değildir. Bu itibarla bilelim ki, diğer düşüncenin de kendi içinde bazı yönleri doğru olabilir. Bize düşen, karşının bize göre yanlış olan düşüncelerinden dolayı ona kızarak düşman olmak değil, ona acımaktır. Medeni ölçüler içerisinde konuşup, görüşlerimizi müzakere etmektir.

Konu ile ilgili şu hususu hiç aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Mezhepler, dinin sadece birer yorumlarından ibarettirler. Yani hiçbir mezhep, bizatihi dinin kendisi değildir. Dolayısıyla mezhepleri dinin yerine ikame etmek, dine yapılabilecek en büyük cinayet ve ihanettir. Kur’ân ve Sünneti zaman ile kayıtlamak mümkün değildir. Öyle ise her zamanın Kur’ân ve Sahih Sünnetten alacağı çok şey vardır. Bizim bu hususta geçmişten de yararlanarak, Kur’ân ve Sünneti tekrar tekrar okumamız, düşünmemiz ve iyi değerlendirmemiz gerekir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: İslam Mezhepleri, düşünce ve ifade hürriyetinin en güzel mahsulleri ve meyveleridirler. İslâm’ın engin hoşgörüsü ve müsamahası sayesinde bu mezhepler, neşv-ü nema bulmuşlardır. Eğer bu müsamaha olmasaydı, fikir ve düşünce hayatı donup kalacak ve hiçbir ilerleme kaydedilemeyecekti. Zaten, düşünce hürriyetinin olmadığı yerde toleransın yerini taassup, karşılıklı takdir ve saygı hissinin yerini düşmanlık duygusu alır. Böyle olunca da, mezhepler arası fikrî münazaralar yerini, fiilî mücadelelere terk eder ki, bu son derece zararlıdır. Temennimiz, mezheplerin fiilî taarruzlara girmeksizin, aralarında iyi bir diyalogla daha iyiye ve daha güzele ulaşabilmesidir.


 

 

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir