MALAZGİRT ZAFERİ,  TÜRK MİLLETİ VE ANADOLU İNSANI – Prof.Dr. Durali Yılmaz yazdı

MALAZGİRT ZAFERİ,  TÜRK MİLLETİ VE ANADOLU İNSANI

Prof.Dr. Durali Yılmaz

 

On sekizinci yüzyıldan itibaren Osmanlı Devletinde, cihan hâkimiyeti ve Devlet-i Ebed Müddet inancı sarsılmaya başladı. 1699 yılında imzalanan Karlofça anlaşması, bu konuda bir dönüm noktası olmuştu. Osmanlı Devleti,  Hıristiyan dünyası/Kutsal ittifak karşısında cephede kaybettiği gibi, ilk kez oturmak durumunda kaldığı diplomasi masasında da kaybetmişti. Bu tarihten itibaren Batı dünyası merak edilmeye başlanmış ve bu durum, Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa Sefaretnamesine yansımıştır. Burada çok açık olmasa da içten içe Batının üstünlüğü kabul edilmiş gibidir. Bundan böyle Batı hayranlığı ve özentisi başlayacak, Lâle devriyle bu durumun hayata da yansıdığı görülecektir. Tanzimat dönemine kadar, içine düşülen bu umutsuzluk “zevk ü sefa hengâmı”yla geçiştirilmeye çalışılsa da sonunda yaşayışta, edebiyatta ve hatta düşüncede Batı hayranlığı su yüzüne çıkmıştır.

Batı karşısında yenilgiyi kabul eden Osmanlı aydınları, yeniden bir varoluş ve diriliş arayışına başlamışlardır.  Bazıları, çareyi Batılılaşmakta ararken, bazıları İslâmcılığa,  bir kısmı da Turancılığa yönelmiştir. Bunu fırsat bilen Batılılar, “Türkler Anadolu’da işgalcidir; burası İyonyadır” tezini ortaya atmışlar ve bu işgalin 1071 Malazgirt zaferiyle başladığını ileri sürmüşlerdir. İşin ilginç tarafı, biz de bunu kabul etmiş ve Malazgirt zaferini âdeta kutsallaştırmışız. Durum öyle bir hal almış ki, Yahya Kemal, Türklerin milletleşmesinde Malazgirt’i esas alırken, Ziya Gökalp,Turancılığa yönelmiştir. İşin çok daha acı tarafı, Yahya Kemal ve Yakup Kadri gibi yazarlar, Nev-yunanîlik akımına kapılmışlar, kendilerini İyonyalıların mirasçısı saymışlardır. Yahya Kemal, Fransız tarihçi Camille Julian’ın: “Fransız toprağı, bin yılda Fransız milletini yarattı,” sözünden ilhamla “ Türk milletini, Anadolu toprağı yaratmıştır,” diyerek çelişkilerden kurtulmak istemiştir ama ona göre bunun başlanlangıç tarihi Malazgirt savaşıdır. Yahya Kemal, bu tarihten önceki Türk boylarını millet şuurundan uzak görür. Fuat Köprülü ve Turancılarsa, Selçuklu ve Osmanlıdan miras alınan kültür birikimini unutarak, şöyle demişlerdir: “Bütün Türk kültürleri terazinin bir kefesine konsa, Kitab-ı Dede Korkut diğer kefesine konsa; Dede Korkut ağır basar.” Nedense Selçuklu ve Osmanlı aydınlarının, ne Orhun yazıtlarıyla ne de Dede Korkut’la ilgisi vardır. Bunların, Batılı ve Rus şarkıyatçılarca gündeme getirildiğini biliyoruz.

Turancılar, İslâm öncesinde yeni bir oluşum ararken ve Ortaasya Türklüğü için destanlar yazıp Turancılık hayallerine dalarken, Anadolucular, İyonya kültürüyle bağlantı kurmak istemişler; Yahya Kemal “Bergama Heykeltraşları” şiirini yazmış,  Yakup Kadri de romanlarında Adanos ve Virgilius gibi eski Anadolu şairlerini öne çıkarmıştır.

Bu hengâmede başlayan Türkçülük hareketi, Batının da istismarıyla Anadolu’da yeni yeni ırkların ortaya çıkmasına sebep olmuş, Türklerin burada işgalci olduğu, geldikleri yere gitmeleri gerektiği söylenmeye başlamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Turancılığın yanı sıra Sümer ve Etilerin Türk olduğu öne sürülerek, iki önemli müessese Etibank ve Sümerbank adıyla kurulmuştur. Burada da maksat, Batının, Türkler Anadolu’da işgalcidir tezine karşılık bir savunmadır.

Anadolu’daki Türklerin Ortaasyadaki Kazak ve Kırgızlara benzemediğini gören Yunanlılar, şöyle bir söylem geliştirdiler: Sizler, burada Helenlerle evlenerek, bizlere benzediniz. Buna karşılık da şöyle bir söylem geliştirilebilir: Anadolu’dan Ortaasyaya gidenler de Çinlilerle evlenerek bir değişim geçirmiş olamazlar mı? Bunlar gerçekliği olmayan tezlerdir ve Türklerin Anadolu’da işgalci olduğuna inandırmaya yöneliktir.

Bütün bu tezlerden sonra günümüze gelelim. Anadolu’nun işgali üzerine Fazıl Hüsnü Dağlarca şöyle dermiştir: “On bin yıllık evimi yıktılar.” Bu ifada Yahya Kemal’in şu ifadesiyle paralellik gösterir: ”Türk milletini, Anadolu toprağı yaratmıştır.” Ne var ki Yahya Kemal, bunu 1071’den başlatırken, Dağlarca, Eti ve Sümer’den de öteye taşımıştır.  Ben bunları, şair sezgisi olarak görüyorum. Şair Sezai Karakoç da: “Anadolu insanı” ifadesini kullanarak, buradaki Batı icadı ırkları birleştirmek istemiştir. Türk kelimesinin bir ırkı değil, bir milleti ifade ettiğini söylemek, bu durumda hiç de yanlış olmaz. Mehmet Akif de: “Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl: /Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;/Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!” derken, burada ırk kelimesini kavmiyet değil de millet karşılığında kullandığını ifade ederken devlet-i ebed müddet inancına da işaret ediyor.  Çünkü o, Arnavut olduğunu söylemekten çekinmemiştir ama kendisini daima Türk Milletinin bir ferdi olarak görmüştür. Bütün bunlar, şair sezgisi olarak düşünülebilir ama şairin vehmi, çoğu zaman bilime öncülük edebilir. 1930’larda başlayan öz Türkçecilik akımına katılmayan Yahya Kemal şöyle demişti: “Benim dil konusunda ilmim yok, vehmim vardır.” Zaman içinde bu işin yanlış olduğu ortaya çıkmış, şairin vehminin ilmi yendiği görülmüştür. Nitekim Gazi Paşa da, öz Türkçe öncülerine dönerek şöyle demiştir: “Görüyorsunuz ya beyler, Yahya Kemal Beyin vehmi, sizin ilminizi mağlup etti.”

Günümüzde yapılan arkeolojik kazılar, özellikle Göbekli Tepe ve Çatal Höyük kazıları, Türklerin Anayurdunun Anadolu olduğunu, buradan dünyanın çeşitli yerlerine dağıldıklarını göstermiştir. Mübadeleye tâbi tutulan Karaman Rumları da işin bir başka yönüdür. Bunlar, Hrıstiyandır ve isimleri de Rumcadır. Dilleri ise Türkçedir. Batıdan ilk tercümeleri bunları yaptığını, hatta ilk roman denemesini de bunların gerçekleştirdiğini yazdıkları eserlerden anlıyoruz. Kullandıkları alfabe Rum alfabesi olduğu için biz, bu eserlerin Türkçe olduğunu ancak son zamanlarda anlayabildik. Bunların ne zamandan beri Anadolu’da olduklarını bilmiyoruz. Namık Kemal ve arkadaşları, bunu fark edebilselerdi, edebiyatımız açısından çok değişik bir durum ortaya çıkabilirdi.

Sonuç olarak Anadolu, bizim ezelî yurdumuzdur ve inşallah ebedî yurdumuz da olacaktır. Türk, bir ırkı değil bir milleti ifade eder. Milleti oluşturan alt kimliklerin olması ise normaldir, zaten millet de böyle bir yapıdır. Bu açıdan Sezai Karakoç’un Anadolu insanı ifadesi çok yerindedir ve Türk kavramını anlayamayan ve alt kimlik peşinde koşanlara iyi bir cevaptır. Nitekim Balkanlar’da Müslüman olana “Türk oldu,” dendiğini şimdi daha iyi biliyoruz. Bu durum, zamanla Türklüğün aynı zamanda Müslümanlığı da ifade ettiğini gösterir. Bir zamanların sloganı olmuş bir ifade vardır: “Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim.” Balkanlarda, Türk demek, Müslüman demek olduğu için aynı zamanda İslâm ümmetindenim, demenin anlamı yoktur. Batılı emperyalistler, Balkanlarda da ırklar icat ederek, bunu köreltmeye çalışmışlardır.

İlk medeniyetin Göbekli Tepede olduğu artık günışığına çıkmıştır. Bu da Anadolu’nun medeniyetin beşiği olduğunu gösterir. Bir yönüyle de kavimler kapısı olan Anadolu, on bin yıldır işgallere sahne olmuş ama Malazgirt zaferiyle yine aslına dönerek, Türk yurdu olmuştur ve böyle kalmaya da devam edecektir. Türklüğün ve İslâmlığın batmayan kutup yıldızı, Türkiye’dir; bu yıldız, zaman zaman kararır gibi olsa da on bin yıldır parlamaktadır. Mehmet Akif’in ifadesiyle ebediyen de parlayacaktır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir