DOĞAL FELAKETLERİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ – Doç. Dr. Özcan Erdoğan yazdı

DOĞAL FELAKETLERİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

İçinde yaşadığımız coğrafyada Ağustos ayı içinde son yılların en büyük doğa felaketlerini yaşadık. Önce Doğu Karadeniz İllerinde sel felaketi, arkasında Akdeniz Bölgesinin neredeyse tamamında vukubulan tarihin en büyük orman yangınları ile hemen akabinde Orta Karadeniz İllerinde yaşanılan sel ve taşkın felaketleri, can ve mal kayıplarının yanında gelecek nesillerden ödünç aldığımız ekosistemde yine artık telafisi neredeyse imkansız tahribatlara yol açtı. Orman yangınlarıyla ciğerlerimiz yanarken sel, taşkın ve heyelanlar ile çok sayıda insanımız hayatını kaybederken, oturulan evler başta olmak üzere özellikle dere yataklarına kurulmuş şehir ve kasabalarımız büyük oranda yokoldu. Şüphesiz Sayın Cumhurbaşkanımızın emirleri ile devletimiz doğa felaketlerinin yol açtığı tahribatları süratle giderebilmek için tüm imkanlarını seferber edecek, yaraları saracaktır. Yine tarihten gelen yardımlaşma duyguları içinde insanlarımız felaketlerin önlenmesinde gösterdikleri insan üstü çabayı yaraların sarılmasında da gösterecekler, içinde yaşadığımız ekosistemi daha yaşanabilir kılabilmek için devletimizin öncülüğündeki seferberliğe topyekün iştirak edeceklerdir.

Ülkemizde günümüzde yaşadığımız başta sel, taşkın ve heyelanlar ile orman yangınları olmak üzere doğal felaketler ilk değildir. Bu derece yıkım ve felaketlere yol açmasa da geçen yıllarda da benzer acılar yaşanmış, aşırı yağışların neden olduğu sel, taşkın ve heyelanlar hemem hemen aynı yerleşim birimlerinde hayatı felç etmişti. Gerçekte benzer felaketler yine hiç şüpheniz olmasın önümüzdeki dönemde de yaşanacaktır. Şimdi bize düşen, yaşadığımız bu felaketlerin arkasından soğukkanlılıkla ve gerçekçi olarak bu felaketlerin nedenleri üzerinde düşünmek, bir daha yaşanmaması için gerekli tedbirleri ciddi bir şekilde ortaya koyarak, kararlıkla uygulamaya geçmektir. Aksi takdirde atalarımızın mirası olarak devraldığımız bu coğrafyayı ne  yazıktır ki, gelecek kuşaklara sorunlar yumağı içinde, doğanın dengesini bozmuş, ekosisteminde telafisi imkansız tahribatlarla devretmek durumunda olacağız.

Esasen, son yaşadığımız sel, taşkın, heyelan ve orman yangınları gibi doğal felaketler, ana nedenin ne yazıktır ki insanoğlu olarak bizim yanlış eylem ve uygulamalarımız olduğunu göstermiştir. İçinde yaşanılan doğal çevreyi tam anlamıyla hükmetmeye çalışan, doğayı  hoyratça kendi kısa dönemli amaç ve tutkuları için tahrip eden insanoğlu ekosistemde yüzyıllardır var olan dengenin bozulmasına yol açmıştır. Günümüzde sık sık kamuoyu gündemine getirilen iklim değişikliği de bunun sonucudur. Ancak son sel, taşkın ve heyelanlar bize iklim değişikliği önemli olmakla beraber, afetlerin oluşumunun öncelikli nedeninin, bölgede taşkın temelli olmayan son derece düzensiz bir yapılaşma olduğunu göstermiştir. Gerçekte afetin can ve mal kayıplarına yol açtığı şehir ve kasabalarda Belediye meclislerince usulüne uygun olarak onanlaymış imar planları mevcut olabilir, konutlar da yürürlükteki mevzuata uygun olarak yapılmış olabilir. Başlangıçta imara aykırı, kaçak yapılar olsa bile bilahare imar hukukunda yapılan düzenlemeler ile sisteme uygun konutlar olabilir. Konutların projelerini meslek odalarına kayıtlı mühendisler çizmiş, bugün yerle bir olmuş binaların inşaatları yapım sırasında yürürlükteki mevzuatın öngördüğü denetimlere tabi tutulmuş olabilir. Yeni afet ve salgınlardan en az zararla kurtulabilmek bakımından sorumluluğu hep kendi dışımızdakilere yüklemeden nerede hata yapılıyor? Sorusunun cevabını samimi bir şekilde araştırmalıyız. Bu arada hemen son yılların en şiddetli yağışları bunlar, ne yapılırsa yapılsın tedbir almak mümkün değildir diyenler de bulunabilir ama eğer yerleşimlerimizi ve bölgedeki uygulamalarımızı bilime ve bilimsel gelişmelere göre yapabilseydik afetleri kontrol altına almak, can ve mal kayıplarını en aza indirmek şüphesiz mümkündü. Öyle ki bölge coğrafyasının oldukça dik yamaçlardan oluşması, eğimin yüksek olması, toprağın ve betondan oluşan zeminin suya doymuş olarak, tamamen yüzeysel akışlara yönelmesi yağışların afete dönüşmesine yol açtığı bir gerçektir. Peki, Devlet Su İşleri genel Müdürlüğünün kontrolü altında olup ta şehir ve kasabaların içinden geçen çay ve derelerin ıslah edilerek, üzerlerinin betonla kapatılmasına ne dersiniz? Sonuç, kurtarma çalışmalarında yer alan çoğu insanın tesbit ettiği gibi üzerleri betonla ıslah edilmiş dere yatakları üzerine inşaa edilen köprülerin ayakları, enkesitleri daraltılmış selle birlikte gelen rusubatın ve tomrukların, enkesiti tamamen tıkamasıyla derenin daha da kabararak şiddetli taşkınların oluşmasına, bu ise meskun bölgelerde gelişi güzel oluşturulmuş binaların içinde yaşayanlarla birlikte yıkılmalarına ve kilometrelerce sürüklenmelerine neden olmuştur. Öyle ki, kabaran sel ve taşkınların sürüklediği dinamik yüke dayanamayan köprüler yıkılarak, hem can ve mal kayıplarının büyümesine hem de yerleşimler arası ulaşımın kesilmesine neden olmuştur.

Bilindiği üzere, ülkemiz günümüzde yaralarını süratle sarmaya çalıştığımız orman yangıları, sel, taşkın, heyelan gibi doğal felaketlerin yanında bir deprem gerçeği ile karşı karşıyadır. Sık sık meydana gelen yüksek rihter ölçekli depremler de can ve mal kayıplarının yanında yaşanılan şehirleri yerle bir etmektedir. Bilim insanları deprem fay hatları üzerine herhangi bir yapılaşmaya izin verilmemesi gerektiğini her deprem sonrasında vurgulamalarına rağmen geçmişte örnekleri yaşandığı gibi meclis kararları ile deprem fay hatlarının yerleri değiştirilerek(!) aynı bölgeye yeniden yapılaşma izninin verilmesini, hem de depreme dayanıksız çok katlı yapılara müsaade edilmesine ne dersiniz? Bunun gibi sel ve taşkınları sürekli yaşamamıza rağmen dere yataklarını imara açarak, hiçbir mekânsal risk analizi yapmadan binalar kondurulmasına ne dersiniz? Gerekli tedbirleri alabilmek bakımından yaşanılan her bir doğal felaketin öncelikli nedeninin insan uygulamaları olduğu gerçeğinden hareketle artık bilimin ışığında mekânsal ve mühendislik uygulamaları doğrultusunda, sel, taşkın ve heyelanlara dayanıklı, insan hayatını öne alan tedbirlerin hayata geçirilmesi gereklidir.

Bununla beraber, son yıllarda ülkemizde yaşanılan doğa felaketlerinin uzun yıllara dayalı bir diğer ana nedeni de şüphesiz iklim değişikliğidir. Günümüzde içinde yaşadığımız dünyayı tehdit eden küresel iklim değişikliğinin ana nedeninin de insan eliyle oluşturulan ve insanın içinde yaşadığı doğaya egemen olma tutkusunun bir sonucu olarak ekosistemde var olan dengeyi bozması olduğu gerçeğini hatırdan çıkarmayarak, Birleşmiş Milletlerin hazırlayarak duyurduğu son iklim raporunda da açıkça yer verdiği gibi “daha az soğuk günler, daha sıcak geceler, öldüren sıcak hava dalgaları, seller ve yoğun yağışlar, yıkıcı kuraklıklar ve kasırga ile tropikal fırtına gücündeki artışlar” insan eliyle sera gazı salımının neden olduğu sorunlardır. Bundan böyle doğal felaketlerin yol açacağı olası  can ve mal kayıplarını en aza indirebilmek ve kontrol altında tutabilmek bakımından öncelikle mekânsal uygulamalardan kaynaklanan eksikliklerin, yanlışlıkların ve diğer sorunların ciddi bir şekilde ele alınmasının yanında iklim değişikliği gerçeğinin de göz önünde bulundurulması gereklidir. Eğer insanlık olarak, iklim değişikliğine neden olan sera gazı salınımı belli düzeyde tutamazsak uzun süreli ve yoğun sıcak hava dalgalarıyla daha sık karşılaşmaya, daha şiddetli fırtınalar görmeye, deniz seviyesinin yükselerek, kıyıların sular altında kalması tehlikesi ile, kuraklığın artması sonucunda dünya nüfusunun açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalması kaçınılmazdır.

Doç. Dr. Özcan Erdoğan

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir