SOYKIRIM DEDİKLERİ – Prof. Dr. Durali Yılmaz yazdı

SOYKIRIM DEDİKLERİ

Prof. Dr. Durali Yılmaz

 

93Harbi olarak bilinen (1877-1878) Osmanlı-Rus savaşında, Rus ordusu, Yeşilköy’e kadar gelmişti. Bunun sebebi,  Plevne’de145 gün Rus ordusuna direnerek, dünyanın hayranlığını kazanan Gazi Osman Paşaya, Osmanlı Sarayındaki entrikalar sebebiyle yardım gönderilememesidir. Bizzat Rus Çarının da geldiği 200 bin kişilik modern silahlarla donatılmış Rus ordusu, 20 bin kişiyle Plevne kalesini savunan Gazi Osman Paşanın karşısında başarı gösterememişti. Nitekim cephanesi biten Gazi Osman Paşa, bir yarma hareketiyle kaleden çıkmış ve Ruslara esir düşmüştü. Plevne’nin düşmesi üzerine de Rus ordusu, Yeşilköy’e kadar gelmiş ve Ayastefanos anlaşmasını Osmanlıya dikte ettirmişti. Bu anlaşmanın en önemli maddesi, bugün 27 ilimizi kapsayan Doğu Anadoluyu da içine alan bir Ermeni Devletinin kurulmasıydı. Bu, Balkanlar’dan sonra Anadolu’nun da parçalanması demekti.

Osmanlı Devletinin dağılmasını erken bulan ve en büyük payın Ruslara düşeceğini gören Batılılar, olaya müdahale ettiler. İngiltere; Fransa, Almanya ve İtalya’yı da yanına alarak, Ayastefanos anlaşmasını kabul etmediğini ilan etmişti. Yeni bir savaşı göze alamayan Rusya, buna razı olmuş ve Berlin’de toplanacak bir kongrede yeni bir anlaşma yapılmasına karar verilmiştir. Rusların ve Batılıların Anlaşamaması sonucu, Anadolu topraklarını da içine alan bir Ermeni devleti suya düşmüş; Osmanlı devleti parçalanmaktan kurtulmuştur.

Bu kongreden önce Babıali,  Berlin kongresinden önce ünlü Islâhat fermanını yayımlayarak, elini güçlendirmek istemiştir. Bu fermanın en önemli maddesi, Müslim ve Gayr-i Müslim ayrımının kaldırılmasının kabulüdür. Bilindiği gibi Osmanlıda, Müslümanlar birinci sırada, Rumlar ikinci, Yahudiler üçüncü sırada yer alırdı ve hepsinin de mahalleleri ve kıyafetleri farklıydı. Özellikle Ermeniler, millet-i sâdıka olarak kabul edilirdi. Mimaride, musikide, resimde onların büyük katkısı vardı. Cevdet Paşanın Tezâkir’de anlattığına göre, fermanın bu eşitlik maddesine itiraz, Müslümanların yanı sıra Rumlardan gelmiştir ve şöyle demişlerdir: “Devlet bizi, Yahudilerle beraber etti. Biz İslâmın tefevvukuna razı idik.” Batılı tarihçilerin ifadesiyle Türklerle Ermeniler, etle tırnak gibiydiler. Nasıl oldu da arada bir düşmanlık belirdi? Islahat Fermanındaki eşitlik maddesine Rumlar karşı çıkarken Ermeniler niçin sessiz kalmıştır? Burada Rusların parmağı vardır, demek çok da yanlış olmaz. Ayantafanos/ Yeşilköy anlaşmasında, Doğu Anadoluyu Ermenilere vermeyi vadeden Ruslar, etle tırnak arasına ilk fitneyi sokmuşlardır. Birinci Dünya savaşı sırasında Doğu Anadoluyu işgal eden Ruslar, bir kere daha Ermenileri tuzağa düşürmüşler ve buradaki Müslüman halkın Ermeniler tarafından katliamına göz yummuşlardır. Rusların çekilmesinden sonra bu kez Müslümanlar, intikâm hırsıyla Ermenilere saldırmıştır. Ziya Gökalp’in ifadesiyle bir mukatele yani karşılıklı vuruşma ve öldürme başlamıştır. Bunun üzerine Talat Paşa hükümeti, Ermeniler için tehcir kararı almış, onları daha emniyetli bölgelere göndererek,  bir bakıma katledilmekten kurtarmıştır. Kadın ve çocuklar tehcire tabi tutulmamış, dileyenler burada kalmıştır. Doğu Cephesi komutanı Kazım Karabekir Paşanın,  iki bin kız, dört bin erkek altı bin yetim çocuğa sahip çıktığı, onların eğitimini sağladığı bilinmektedir. Bunların çoğu ise Ermeni çocuklarıdır. Bunlardan bazılarının Cumhuriyetin ilk yıllarında oluşturulan Türk Dil ve Tarih kurumlarında çalıştıklarını ve önemli katkılar sağladıklarını biliyoruz. 21. Yüzyıldaki Karabağ savaşında Ermeniler, bir kez daha yalnız kalmışlardır. İbret almayanlar için tarihin tekerrür etmesi kaçınılmazdır.

Gelelim soykırım meselesine… Prof. Dr. İsmet Giritli’den bir anakdotla başlayalım. Rahmetli Hocayla onun  MÜ İletişim Fakültesi dekanlığı zamanından Kültür Üniversitesine uzanan bir dostluğumuz vardı. Bu sırada ben de İÜ İletişim Fakültesinde olmam nedeniyle bazı doktora jürilerinde de birlikte olmuştuk. Hoca, hukuk fakültesi senatörü, ben de fen-edebiyat fakültesi senatörüydüm. Bilindiği üzere ünivesitelerde senato toplantıları, yönetim kurullarından sonradır. İsmet Hocayla yönetim kurulunun bazı zamanlar uzamasından doğan boşluk sırasında sohbet etme imkânımız olurdu. Hoca, bir gün soykırım meselesi açılınca şöyle bir anısını anlattı: İtalya’da bir kongreye davetliydim. Bana bir Ermeni profesörle bir Yunan profesör musallat oldu. Her fırsatta yanıma geliyorlar, siz soykırım yaptınız, bizi sömürdünüz, diyorlardı. Ben ne desem fayda etmiyor ve onlar, bildiklerini okumaktan geri durmuyorlardı. Sonunda kongreden ayrılmaya karar verdim ve beni davet eden profesör arkadaşıma durumu açtım.  Bana dedi ki :”Ayrılma, akşam yemeğinde bu işi halledeceğim.” Akşam yemeğinde beni, Ermeni Profesörü ve Yunan profesörü masasına davet etti. Bir süre oturduktan sonra söze girdi ve Ermeni profesöre şöyle dedi: “Türkler sizi ne kadar yönetti?” O, cevap verdi: “Biz, Anadolu’nun kadim halkı idik. Bunlar geldi, bin yıla yakındır onların esiriyiz.” Bu kez de Yunan profesöre döndü: “Sizi ne kadar süre yönettiler.” Altı yüz sene,” diye cevap verdi. İtalyan profesör, tekrar Ermeniye sordu: “Senin anadilin ne, dinin ne?” Cevap verdi: “Anadilim tabii ki Ermenice ve gragoryenim.” Yunan’a döndü: “Ya siz? “ dedi. “Anadilim Yunanca ve Ortadoksum,” diye cevap verdi. Bunun üzerine İtalyan Profesör, her ikisine hitaben şöyle dedi: “Sizler, çok değil iki yüz sene bizim egemenliğimizde kalsaydınız, her ikiniz de İtalyanca konuşuyor olacaktınız ve bizim gibi Katolik olacaktınız. Şimdi kalkın Prof. Dr. Giritli’nin elini öpün çünkü sizin dilinizi ve mezhebinizi yüzyıllarca korumuşlar.” Bunun üzerine her ikisi de gözlerini yere indirdiler ve bir tek kelime söyleyemediler.

İsmet Hocanın anlattıklarından sonra düşündüm,  mesela Fransa’da, herkes Fransız olmakla gurur duyar, İngiltere’de İngiliz olmakla… Amerika’da da herkes Amerikalı olmakla övünür. Türkiye’de ise herkes ırkını öne çıkarır.

Fransız romancı Amin Maalouf, ölümcül Kimlikler adlı kitabında şöyle yazar: Bugün İslâm ülkelerinin birçok şehrinde, geçmişi bin sene öncesine dayanan Hristiyan aileler bulabilirsiniz ama hiçbir Hristiyan ülkesinde, geçmişi beş yüz yıl öncesine gidebilen bir Müslüman aile bulamazsınız. Bu gerçekten de böyledir.

Endülüs Emevî Devleti ne kadar yaşadı? Yedi yüz yıl. Bugün Endülüs’te Arap ve Müslüman bir aile var mı? Elbette ki yok… Orada Elhamra sarayının kalıntılarından başka Arap ve İslâm mimarisini hatırlatan bir yapı var mı? O da yok… Bugün Anadolu’da yüzlerce Rum ve Ermeni aile,kimliklerini ve dinlerini koruyarak yaşıyor. Kiliseleri de sapasağlam… Buradan da açıkça anlaşılıyor ki Batılılar, gırtlaklarına kadar battıkları soykırım pisliğini, bize de bulaştırmak istiyorlar ve kendilerine suç ortağı arıyorlar. Tarih ise onları apaçık yalanlıyor.

Soykırım konusunun sürekli politik malzeme yapılması da bunun tamamıyla uydurma olduğunu gösterir. Bu, politikanın değil tarihin konusudur. Vesikalar ortada, en son Hitler’in yaptığı soykırım hâla hafızalarda tazeliğini koruyor. Amerika’yı ele geçiren Batılıların, Kızılderili ırkını dünyadan sildiği ve toprakların gasbettiği bütün dünyanın malumu… Ne acıdır ki sokırım konusunda birçok sahte belge oluşturulmuş, ünlü tarihçi Arnold Toynbee bile Mavi Kitap adlı eseriyle bu sahtekârlığa ortak olmuştur. Ömrünün sonlarında yazdığı hâtıralarında Prof. Dr. Toynbee, bu kitabı yazmakla büyük hata ettiğini ve Türklerin masum olduğunu itiraf etmiştir. Arşivleri açalım, teklifini ise Ermenilerin sürekli yan çizmesi olayın uydurma olduğunu çok açık bir şekilde göstermektedir. Çünkü Osmanlı, Rus ve Amerikan arşivlerindeki vesikalar, Ermenileri yalanlamaktadır. Bu vesikalardan bazıları zaman zaman basına düşmekte ve özellikle Ermeni diasporası ve onların oluşturduğu localarla örtbas edilmektedir.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir