EDEBİYAT VE TOPLUM – Prof. Dr. Durali YILMAZ yazdı

Edebiyat nedir? Batıda ve bizde ne ifade eder? Önce buna açıklık getirmemiz gerekiyor ki, edebiyat ve toplum ilişkisini daha sağlıklı ortaya koyabilelim.

Yönümüzü, Batıya çevirdiğimizden beri bir kavram kargaşası yaşamaktayız. Bunun, yakın bir gelecekte de bitmeyeceği anlaşılıyor. Zihnimizi sürekli bulandıran bu kargaşa, birbirimizle anlaşmamızı da zorlaştırıyor. Bu durum, Batıyı kavramamızı güçleştirdiği için de Batı düşüncesini özümseyemiyoruz. Tanzimat devri yazarlarının da en büyük sıkıntısı buydu. Bence bütün çıkmazların temelinde yatan da budur. Özellikle “edebiyat” kavramının daha ilk başta yarattığı sarsıntıyı, bugün de duyuyoruz. Aslında diğer kavramlar da aynı olumsuz sonuçları doğurdu.

Literatür ve edebiyat iki ayrı zihniyeti temsil eder. Batıdan gelen kavramlar, başlangıçta çeviri olarak dilimize girdi. Genelde Arapça ve Farsça kelimelerle karşılanan bu kavramlar, bir türlü kelime düzeyini aşıp bir kavram için gereken anlamları içerir duruma gelemedi. Sonraları bu kavramlar, olduğu gibi dilimize aktarılmaya başlandı. Artık onlara karşılık bulmaya çabalamıyorduk. Zaten kelime girişi öyle hızlanmıştı ki, Arapça ve Farsça sözlüklerden, bunların her birine karşılık bulmaya da vakit yoktu. Ne var ki, Fransızca söylenişiyle dilimize giren kavramlar da, öncekiler gibi kelime düzeyinde kaldı ve gerekli anlamları çağrıştırır kavram boyutuna ulaşamadı. Bu nedenle de herkese göre bir anlamı olan, herkesin kendince yorumladığı, bunun için de bir türlü kavramlaşamayan kelimelerle karşı karşıya kaldık. Bunlara en belirgin örnek; demokrasi, liberalizm, laisizm, sosyalizm ve benzerleri…
Edebiyat kavramının durumu yukarıdakilere benzemiyor gibiyse de, doğurduğu sonuç onlardan çok farklı… Fransızcada ‘littérature’ olan kavramın karşılığı, çeviri yöntemiyle gelenlere, o dönemin dil anlayışıyla bakılırsa, Arapçadan alınacak, zaten o günkü Türkçede de var olan ‘kitabet’ olabilirdi. Gerçekte ise, bir ara önerildiği gibi, ‘yazın’ bu kavramın en iyi karşılığıydı. Nedense bu, bir türlü dilimize yerleşemedi.

Nereden çıktı bu ‘edebiyat’? Batıyı örnek almak için çırpındığımız bir dönemde nasıl oldu da literatürün bizdeki karşılığı oldu? Daha önce ‘şiir ve inşa’ vardı. Batı yazınını tek örnek bellediğimiz yıllarda da bu iki sözcük kullanılıyordu, hem de kavram olarak. Nitekim Ziya Paşa, yenileşmeyi desteklemek için ‘Şiir ve İnşa’ adlı bir de yazı yayımlamıştı.(1) Bilindiği gibi şiir, şuurdan yani bilinçten gelir. İnşa ise yapma, kurma anlamında. Açıkça anlaşılıyor ki, ‘şiir ve inşa’, ‘littérature’ü tam karşılıyor, belki de çok daha kapsamlı… Gel gör ki, ‘edebiyat’, bir çırpıda ‘şiir ve inşa’yı da silip atıyor. Böylece Batı literatürünü örnek alarak yeniden ‘inşa’ edilmeye çalışılan yazınımız, ‘edebiyat’ın gölgesinde büzülüp kalıyor.

Yenileşme sürecinde ilk yolaçıcı yazarımız Şinasi, önce ‘edebiyat’ın ‘edeb’ kökünden geldiğini vurguluyor. Ardından da, Yeni Türk Edebiyatının ilk büyük yazarı Namık Kemal, ‘edebiyat’ın ne olduğunu ve ne olması gerektiğini açıkça söylüyor: “Sözün ahval-i vicdaniyeyi tahvilde olan tesir-i beliğine mebni bir büyük faidesi dahi milletin hüsn-i terbiyetine hizmettir ki, hakikat-i halde lafzan edebiyatın me’haz-i iştikakı edeb ise, manen edebin masdar-ı intişarı edebiyattır, denilebilir. Zira iki manasıyla edibane yazılmış bir eser, mekarim-i ahlâk için öyle bir kanun-i muteberdir ki, herkes bi’l-ihtiyar itaatine mail ve o cihetle yalnız vücudu muhafaza-i ahkamına kafil olur.”(2)

Görüldüğü üzere Namık Kemal, edebiyatı, milletin ahlâkını güzelleştirici, milleti terbiye edici ve güzellik yolunu gösterici bir uğraş olarak anlıyor. Yine kendi ifadesiyle, edebiyatı, çiçekli bahçesi olan bir okula benzetiyor; burada ancak edebe ve ahlâka uygun eğitim ve öğretimin sözkonusu olduğunu belirtiyor. Böyle bir anlayıştan yola çıkılınca, o dönemde Batı literatürünün en büyük eseri kabul ettikleri ‘Sefiller’i, en büyük ahlâk kitabı, V. Hugo’yu da en büyük ahlâkçı olarak karşılamaları çok doğaldı. Nitekim öyle de olmuştu. Bu anlayışa, daha doğrusu ‘edebiyat’a uymadığı için Ahmet Mithat başta olmak üzere birçok yazar, Emile Zola’nın eserlerinin dilimize çevrilmesine şiddetle karşı çıkmışlardı. Bu sıralarda, Istılahat-ı Edebiye yazarı Muallim Naci, edebiyatı bir kez daha tanımlıyordu: “Hakikatte edebiyat edeb lafzının cami olduğu mania-yi aliye ve latifeyi insanın lavhay-ı vicdanına nakşedecek derecede haiz-i tesir olan beliğ sözlerdir”(3)

Daha sonraki yıllarda ise Mehmet Akif ve bazı yazarlarımız, Divan Şiirini ahlâk dışı, yani ‘edebiyat’ açısından yok saymışlardı. Artık dilimizde ‘edebiyat’ kavramı vardı; ‘Divan Şiiri ve İnşası’ asla ‘edebiyat’ olamazdı.

Bir kavramın, nelere yol açtığını, ‘edebiyat’ kavramının doğurduğu sonuçlar bize göstermektedir. Düzyazımızın, bugün bile öğreticilikten, erdemcilikten, ahlâkçılıktan kurtulamamasının nedeni acaba bu mu? Romanımızın bir türlü Batılı anlamda ‘itiraf’ değil de, doğulu anlamda ‘öğretici’ olması, ‘edebiyat’ın bütün benliğimizi sarmasından mı?

Şiirimiz, ‘edebiyat’ duvarını yıkabildi ve çoğu zaman ‘şiir’ olabildi ama düzyazımız, bu duvarın hemen ötesinde duran ‘inşa’ya yeniden ulaşamadı. ‘Edebiyat’ı unutsak, ‘littérature’ü ‘yazın’la karşılamayı bir kez daha denesek, ya da bir başka kavram bulsak; hazır başlamışken de düşünce ve hayallerimizi, yalçın kaleler gibi çevreleyen diğer bazı kavramları da kavramlaştırabilsek, diyorum. Belki o zaman Tanzimat devrinden beri yaşadığımız sıkıntılardan kurtulabilir; taklitten orijinale geçebiliriz.

Burada bence önemli olan bir konuya da değinmek gerekecektir kanısındayım. Batılı yazarlardan “littérature” kelimesinin yetersiz olduğunu, çünkü bu kelimenin yazılı metinler için kullanılabileceğini oysa sözlü metinler de bulunduğunu ileri sürenler olmuştur. (4) Bana göre bu görüş çok da önemli değildir. Bir kelime kavramlaştıktan sonra sözlük anlamıyla düşünülmemelidir. Bizim düştüğümüz en büyük yanılgı da zaten budur.

Endülüs, Müslümanların bilim ve felsefede zirve yaptığı yerdir. Buradaki bilim ve felsefe, Batının uyanışını sağlamıştır. Yunan felsefesini, didik didik eden Müslüman filozoflar, o dönemin edebi eserleriyle ilgilenmemişlerdir. İslam filozoflarının Euripides, Sophokles, Aristophanes gibi yazarların eserlerinden habersiz olmaları söz konusu olamaz. Batılılar ise öncelikle Yunan tregedyasıyla ilgilenmişler ve bunun sonucu Rönesans başlamıştır. Dönemin en önemli eseri Dante’nin İlahi Komedyası’dır. Bu durum, Batılılarda farklı bir zihniyet oluşumu sağlamıştır. Burada bir istisna vardır: İbn Tufeyl’in Hay Bin Yekzan romanı. Bunun devamı gelmemiştir. Bu romandan dört yüzyıl sonra bu coğrafyada modern romanın anası Donkişot yazılmış, altı yüzyıl sonra da Hay bin Yekzan’ın taklidi olan Robinson Crusoe ortaya çıkmıştır. Batıda, Hay bin Yekzan ile Robinson Crusoe’yu karşılaştıran birçok çalışma vardır ama bizim bundan bile haberimiz yoktur.

Toplumun nabzını tutan ve insanı keşfe yönelen romana, Müslümanların ilgi göstermemesini nasıl açıklamalıyız? Bence Müslümanlar, Gazali’den itibaren tasavvufa yöneldiler; toplumu ve insanı burada keşfetmek istediler. Batıdaki roman, tiyatro gibi sanatlar, tasavvufi eserlerde farklı bir boyutta kendini gösterdi. Batılı yazarların, bu tasavvufi eserlerden de yararlandıkları bilinmektedir. Mesela Dante’nin Muhiddin Arabi’den etkilendiği ; İlahi Komedya’daki bazı sahnelerin Fütühat-ı Mekkiye’den alındığı anlaşılmaktadır.

Tanzimat döneminde yüzümüzü Batıya çevirdik ve burada ilk dikkatimizi çeken, roman ve hikaye oldu. Ne var ki bunlar bizim kavrayamadığımız ve hatta bize çok yabancı şeylerdi. Bunlarda da hikmet aramaya başladık. Yukarıda da belittiğimiz gibi Hugo’nun Sefiller romanını, Fenelon’un Telemak’ını adeta tasavvufi birer hikmet eseri olarak gördük.

Bu bakış açısını belirleyen, literatürü edebiyat olarak dilimize aktarmak olmuştur. Zaman içinde edebiyat ve tiyatro gibi sanatlar, müslüman yazarlar için öğretici, terbiye edici olarak devam etti. İdeolojilerin öne çıkmasıyla da ideologların elinde birer propaganda aracı oldu. Mesela Cumhuriyetin ilk yıllarında yeni bir bilinç oluşturmak için edebi eserler, çokça kullanıldı. Sonraki yıllarda sosyalistler, liberaller ve benzerleri edebiyat ve sanatı bir propaganda aracı yaptılar. Bunun içindir ki insanımız, romanımızda, hikayemizde, tiyatromuzda, Batıda olduğu gibi gerçek anlamda yer alamadı. Bizden çok sonra Batıya açılan Rus yazarları, kendi toplum ve insanını bütün boyutlarıyla anlattılar. Gerçi komünizm döneminde onlar da edebiyatı propaganda aracı yaptılarsa da bu uzun sürmedi.

Sonuç olarak, tolumumuz ve insanımız edebiyatımızda yerini alamadı. Bu nedenle Batıda topluma yön veren ve insanın kendini tanımasını sağlayan bir edebiyat, İslam dünyasında olamadı. Bunun olabilmesi için, öncelikle tasavvufi eserlerimizden yola çıkarak, çağdaş dünyayı, Batı edebiyatından da yararlanarak, yeniden yorumlamamız gerekmektedir. Bunu yapabilirsek, insanlığa, tıpkı Rusların ve Latin Amerikalıların yaptığı gibi yepyeni bir mesaj verebiliriz.

1)Hürriyet, nr.11, 7 Eylül 1868
2)Lisan-ı Osmaninin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir, Tasvir-i Efkar, 16-17 Rebiülahir1283/1886
3)İntikat, s.53
4)Bu konuda ayrıntılı bilgi için: R. Wellec- A. Werren, Edebiyat Biliminin Temelleri, çv. E. Yüksel

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir