AĞLAMAK ARINMAKTIR

AĞLAMAK ARINMAKTIR

Prof.Dr. Durali Yılmaz

“Ağlamak rahatlatır, üzüntü gözyaşıyla akıp gider,” demiş Romalı Şair Ovidius. Ağlamak üzerine çok şey söylenmiştir. Ağlamak, arınmaktır, bir bakıma da üzüntülerden, sıkıntılardan kaçıştır, kurtuluştur. Gözyaşı, cehennem ateşini bile söndürür, denmiştir.

Geçenlerde bir parti genel başkanının,  cenaze töreninde ağladığını gördüm. Bu olay bana yıllar önce şahit olduğum ve hikâyesini yazdığım iki başbakanın gözyaşlarını hatırlattı:  Birinin gözyaşları, paraya, borsaya akıyordu; birininkiler ölüme, mezarlığa; biri ekonomik kriz nedeniyle, diğeri şehitlikteki tören nedeniyle ağlıyordu. Eskiden olsa böyle sorular üretmezdim, bir çırpıda yazacaklarımı yazar, beynimdeki sancıdan kurtulduktan sonra da sıradan hayata dönerdim. Şimdi ise sorular çoğaldıkça çoğalıyor; yazacaklarım gereksiz bilgilerle ve düşüncelerle bulanıyordu. Bundan da ötesi, neyi, nasıl yazacağımı bile kurgulayamıyordum. Bu nedenle de duygusallığım giderek törpüleniyordu. Zihnimdekileri karmakarışık eden bir soru düştü: Yazdıklarımı okuyanlar ne elde edeceklerdi? Yazmaktan bir kaçış mıydı bütün bunlar? Keşke kaçabilsem de sıradan bir hayatın içinde herkes gibi ben de sürüklenebilsem… Yıllardır anlatır dururum gerçek bir sanat eserinin ne olduğunu. Sözlerime: ‘İnsan ruhunda binlerce kapalı pencere vardır,’ diye başlarım. Gerçek sanat eseri, okurun ruhundaki bu kapalı pencerelerden birini açar. Böylece onun hayata ve insanlara bakışı değişmiş olur. Her sanat eseri, insanın ruhunun yeni yeni pencerelerle aydınlanmasını sağlar. O nedenle sanat eserinden yoksun insanlar karanlık insanlardır; ne bakmasını bilirler, ne görmesini… Sanattan yoksun bir insanlık, acaba nasıl bir insanlık olurdu? İlkel insanların, mağara duvarlarına çizdikleri düşünce ve hayallerini görünce anladık ki insan, insan olduğunu sanatla ispatlamıştı. Çizdiği her şekille ruhuna yeni bir pencere açmak istemişti. Bu pencereden gerçeğin ötesine mi bakmak istemişti? Bu durumda ‘Başbakanın Gözyaşları’ ya da ‘Körlüğe Övgü’ adları altında öyküler tasarlamak, yeni bir pencere aydınlığı mı, bu pencereden gerçeğin ötesine bakmak mı? Yoksa bir şeyleri köreltmek mi? Nereden de takıldım körlük ve gözyaşına? Pekiyi ama kan ve barut kokan bir dünyada yaşıyorsanız, insanın hiçbir değer ifade etmediğini görüyorsanız, karanlık kelimelerin ötesine nasıl geçebilirdiniz? Yoksa o başbakanları ağlatan gerçek bu muydu? ‘Körlüğe Övgü’ yazmak istememin temelinde bu gerçekten kaçış mı vardı? Şöyle bir düşünce üreterek, yazmaktan kurtulup sıradan bir hayatın içine dalarak, kendimden kurtulabilir miydim: ‘Uygarlığın ölçüsü, en ucuza en çok insan öldürebilmektir. Onun içindir ki en ucuza, en çok insan öldürebilen milletler, uygardır ve onlar ne yaparlarsa haklıdır. Bu nedenledir ki, bu gücü ele geçirenler, bir başkalarıyla bunu paylaşmazlar ve böylece uygarlık ölçüsünü başkalarının tanımlamasını engellerler.’ Bunun böyle olduğunu kendinize inandırabilirseniz; ne yazmaya ne de konuşmaya gerek kalacaktır. Zaten bu düşüncenin politik bir yönü de var. Politikanın insani duyguları kirleten çamurundan sıçrayan bir zerre, sanatı yaralamaz mıydı? İnsanoğlunun, doğanın en vahşi yaratığı olduğunu, zevk için hem kendini, hem doğayı acımasızca kemirdiğini söylemenin kime ne etkisi olmuş ki? Ama bu perdeyi aralayıp arkasını göstermek… Sanatın görevi bu değil miydi? İnsan ruhunun kapalı pencerelerini tek tek açarak, insanı, insan yapma heyecanındaki sanat eserlerinin bu uygarlık vahşetinin cürufunda filizlendiğini düşünmeden de edemiyorum. İlginçtir ki, insanlara sunulan bayram ve eğlenceler de bu cürufun aldatmacasıdır. ‘Cüruf’ kelimesi de nereden düştü aklıma? Bu kelime, demir ve kömürü çağrıştırıyor; bu da çağımız uygarlığını… Bu çağın sanatı, insan ruhunda bir pencere açarken, bir pencereyi de karartacak mıydı? Tasarladığım öyküler bir kez daha, bir kez daha kurgulanıyor kafamda. Her biri sülük olup yapışmış beynime. Ne yazabiliyorum, ne onlardan kurtulabiliyorum. Her zaman olduğu gibi kendimi yine dostlarımın arasına attım. Hepsi de entel insanlar; hemen olayları çözümlemeye girişirler. Biraz da hüzünlü bir tavırla dedim ki onlara: ‘Düşünebiliyor musunuz, Batılıların 16. yüzyılda yaşadıkları mezhep ve etnik kavgaları, Ortadoğulular 21. yüzyılda yaşıyorlar. Demek ki ulusların çağ atlama lüksü yok; ortaçağı yaşamadıysan, dönüp 21. yüzyılda yaşayacaksın… Beş yüzyıl gecikmeyle!..’ Ben bunları söyler söylemez, dostlarımdan biri heyecanla atıldı: “İşte bunu yaz; öykü olarak yaz, roman olarak yaz. Yazmazsan insanlık suçu işlemiş olursun.” Ben kafamda dönenip duran öykülerden kurtulmaya çabalarken, şimdi de bir ağır öykü gelip çöktü beynime. Onun da adı düştü: ‘Ortaçağı Yaşamak…’ Cürufa dönüşmeye hazır bir öykü; tam da çağa uygun… Kendime son bir kez daha çıkış yolu bulabilmek için yeni bir fikre sarıldım: “Gün gibi ortada olan gerçekleri,  kurgulanmış olaylarla bezeyerek, birilerine anlatmaya çalışmanın ne yararı olabilir?” Pencereler açılıyor, pencereler kapanıyor ve ben sancılı bir hayattan kurtulma umuduyla bir an, yazmama kararı veriyorum ve sakinleşir gibi oluyorum. Ne var ki bunu uzun zaman sürdüremeyeceğimi de biliyorum.e

Gözlerim yaşarıyor; bu çağdakilere ağlamak istiyorum. Necip Fazıl’ın dizeleri düşüyor belleğime ve sesli sesli söylemeye başlıyorum: “Ağlayın su yükselsin/ Belki kurtulur gemi…”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir