AYDIN OLMANIN SORUMLULUĞU

AYDIN OLMANIN SORUMLULUĞU

 

İstanbul Kültür Üniversitesinde bir açık oturum düzenlemiştik. Nazım Hikmet’i yakından tanımış olan Refik Erduran, Oktay Verel ve Orhan Karaveli konuşmacıydı. Moderatör de bendim. Refik Erduran’la bu günden itibaren dostluğumuz başladı.  Bilindiği gibi Refik Erduran, Nazım Hikmet’in üvey kardeşi Melda hanımla evlenmiştir. Nazım’ı kaçıran da Refik Erduran’dır. O günlerde yayımlanan Şeyh Bedrettin romanımı imzalayıp kendisine takdim ettim. Birkaç gün sonra odama geldi. Kitabı dikkatle okumuş ve bazı cümlelerin de altını çizmişti.  Dedi ki:

“Nazım ağabey de yanlış yaptı, ben de yanlış yaptım, bütün komünistler yanlış yaptık. Biz Anadolu’nun militan yüzünü görmek istedik. Siz bu kitapta, Anadolu’nun insan yüzünü gösteriyorsunuz.  Biz, daha önce bu gerçek yüzü görebilseydik; Türkiye çok başka yerde olabilirdi.  Sizden ricam, Pir Sultan’ı da bu bakış açısıyla yazmanızdır.”

Bilindiği gibi Nazım Hikmet, Şeyh Bedreddin Destanı eseriyle militan ve devrimci bir Şeyh Bedrettin portresi çizmişti. Nazım’a göre Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa, ondan aldıkları emirle isyan etmişlerdi. Sonuçta Börklüce ve Torlak idam edilmişler, Şeyh Bedrettin de adının bu olaylara karıştırılması üzerine sürgün olduğu İznik’ten ayrılarak İsfendiyaroğulları’na sığınmış, oradan Sinop limanından bir gemiyle Deli ormana geçmiştir. Burada Çelebi Mehmet’in adamları tarafından yakalanarak, yargılanmış ve Serez’de asılmıştı.

Şeyh Bedrettin, Musa Çelebi’nin Kazaskeri/Şeyhülislamıydı. Fıkıh konusunda âlimdi ve idamından sonra da eserleri, Osmanlı Medreselerinde okutulmuştur. Onun bir isyancı olması mümkün değildi. Musa Çelebi’nin, yanındaki Rumeli Beylerinin saf değiştirmesi sonucu Mehmet Çelebi’ye yenilmesi üzerine Şeyh Bedrettin İznik’e sürgün edilmişti. Torlak ile Börklüce, onun adını kullanmışlardı. Daha önce Aydınoğullarına vergilerini ödeyen halk, beyliğin Osmanlıya katılması üzerine bu kez de Osmanlı devletinin kendilerinden vergi istemesine öfkelenmişti.  Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal, aynı zamanda tanınmış bir İslâm âlimi olan Şeyh Bedrettin’in adını kullanarak, haksızlık karşısında isyan etme noktasındaki halkı örgütlemişlerdi. Bunu önlemek isteyen Çelebi Mehmet’in ordusunu da yenilgiye uğratmışlar ve Aydın/ Ortaklar’da bir komün oluşturmuşlardı. Burada bir de slogan üretmişlerdi: Yârin yanmağından başka her şey ortaktır.

Nazım Hikmet, Şeyh Bedrettin Destanında, isyanın başı olarak Şeyh Bedrettin’i göstermiştir ve isyana ideolojik bir hava vermek istemiştir. Buradan yola çıkan Komünistler, ideolojilerine yerli ve milli bir temel aramışlar ve Osmanlı, komünizm öncesi benzer bir düzene sahipti, diye bir görüş ortaya koymuşlardır. Osmanlının kuruluş yıllarını konu alan Devlet Ana romanının yazarı Kemal Tahir,  Marx üzerine çalışmaları olan Prof. Dr. Sencer Divitçioğlu’na, Osmanlı toprak sistemi üzerine çalışma yapmasını önermiş; o da Asya Tipi Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu kitabını yazmıştır. Önceleri bu görüşe destek olur gibi davranan ve Osmanlı toprak meselesini en iyi bilen Ömer Lütfi Barkan, bir süre sonra onlardan desteğini çekmiştir. Osmanlı üretim tarzı olan miri sistem, Batıdaki servaj sistemine benzemediği gibi komünistlerin Sovyetler Birliğinde uyguladığı kolhoz sistemine de benzemez. Barkan tarafından yayımlanan Osmanlı Kanunnâmeleri incelendiğinde bu, açıkça görülür. Divitçioğlu ve İdris Küçükömer, bu konuda ısrarcı olmuş ve Osmanlıda komünizmin temellerini aramaya devam etmişlerdir. Sonuçta komünist damgasıyla üniversiteden atılmışlardır.

Refik Erduran buna işaret ediyordu; komünistlerin Anadolu insanını tanımadığını, Şeyh Bedreddin, Pir Sultan Abdal gibi militanlar oluşturarak, aydınların kafasını karıştırdıklarını,  bunun bir aydınlar çatışması ortaya çıkardığını ve bu durumun toplumumuza yansımasının Türkiye’ye çok zarar verdiğini söylemek istiyordu.

Ne acıdır ki, bu çatışma günümüzde de devam etmekte; hatta buradan bir Alevi- Sünni çatışması ateşlenmeye çalışılmıştır. Bunun acı sonuçlarını hep beraber yaşadık. Üzülerek ifade edeyim ki, toplumumuz, sohbetten kitaba geçemediği sürece hep bu acı gerçeklerle yüzleşeceğiz. Öncelikle aydınlarımız, ön yargı ve ithal ideolojilerden uzaklaşıp araştırmaya yönelmek zorundadır. Araştıran, düşünen, kendi dünya görüşünü oluşturabilen ve insanımızı tanıyan aydın kesim oluşmadan toplumumuz, huzur ve güvene kavuşamayacaktır.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir