
ŞAİR VE GELECEK ZAMAN
Prof.Dr. Durali Yılmaz
“Nedir zaman, nedir? /Bir su mu, bir kuş mu?/ Nedir zaman, nedir?/İniş mi, yokuş mu?/ Bir kuşa benziyor;/ arkamız hep zifir!/ Bir sese benziyor;/ Önümüz hep kabir…”
Necip Fazıl, zamanı böyle tanımlıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar da diyor ki:”
“Ne içindeyim zamanın,/Ne de büsbütün dışında;/ Yekpâre geniş bir ânın/ Parçalanmaz akışında…”
Aziz dostum Prof.Dr. S. Kemal Tural da “Zamanın Elinden Tutmak” adlı bir kitap yayımlamıştı. Zaman, bir türlü tanımlanamayan, nerede geçmiş, nerede gelecek olduğu kestirilemeyen bit kavram. İnsanlık, bulanık da olsa geçmişin zifiri karanlığında körebe misali dolaşırken, geleceğin merakıyla yanıp tutuşmuştur var olduğu günden beri. İnsan için geleceğin de kotlandığı ileri sürülmüş ve kaderiyecilik diye bir akım ortaya çıkmıştır. Buna karşı da, insanın kendi eylemlerinin yaratıcısı olduğunu söyleyen Mutezileciler olmuştur.
Şiir, mağara devri yazılarından beri insanlığın dilidir ve geleceğe dair söylemler şiirin gizemli ifadeleri arasına sıkıştırılmıştır. Şair, şiirini söyler, okuyanlar da onun gizemini çözmeye çalışır. Bazen de okurlar, apaçık dizelere, gizemli anlamlar yüklemeye çalışır.
Ben uzun süre üniversitelerde Çağdaş Türk Şiiri dersleri okuttum. Bu derslerde çoğu zaman Batı ve Doğu şiiriyle Türk şiirini karşılaştırırdım. Yüksek lisans derslerinden birinde Ahmet Haşim’in Merdiven şiiri gündeme geldi. Bunun pitoresk bir şiir olduğunu, bir ikindi vakti sonbaharındaki görünümü anlattığını söyleyince; edebiyat öğretmeni bir öğrencim dedi ki:
“Hocam, biz bu şiiri sembolik bir şiir olarak anlıyor ve bunun insan hayatını ifade ettiğini biliyorduk. Daha önce üniversitede hocalarımız da böyle anlattı. Biz de öğrencilerimize böyle anlatıyoruz.”
Dedim ki:
“Bizim şiirimizde bir tek A. Muhip Dıranas’ın Ağrı şiiri sembolizme yaklaşır. Biliyorsunuz Batıda sembolizmin en iyi örneklerinden biri Rimbaud’nun Sarhoş Gemi şiiridir.”
Öğrencilik yıllarımda ben de şiirlere böyle anlamlar yüklemeye çalışırdım. Bir gün Sezai Karakoç’a gitmiştim. Cemal Süreya da oradaydı. Karakoç’un Kalorifer şirininin çağımızın çıkmazlarını anlattığını söyleyince, her ikisi de güldü. Sezai Karakoç dedi ki:
“Mülkiye’nin kaloriferlerini tamir ediyorlardı, ben o görüntüyü anlattım.”
O günden itibaren şiire bakışım değişti; şiirlerde gizemli şeyler aramaktan vazgeçtim.
Bilindiği üzere Nostradamus’un(1503-1566) şiirlerinde geleceğe dair şifreler verdiği söylenir. Ne var ki, bunlar olaylar gerçekleştikten sonra anlaşılır. Bizde ise Müştak Baba’nın(1759-1832) şiirleri bu konuda öne çıkar. Müştak Baba, Ankara şiirinde Ankara’nın başken olacağını yüz yıl önce çok açık ifade eder:
“Me’â-yı nâzenine ger elif olursa efser
Lâbüd olur me’vâ İslambol ile hemser”
Görüldüğü üzere Müştak Baba, Hacı Bayram Veli Türbesinde söylediği şiirin ilk dizelerinde Ankara’nın İstanbul eşdeğer olacağını yani başkent olacağını açıkça ifade eder. Sonraki beyitlerde sembolik ifadeler kullanarak Ankara’nın başkent olacağını anlatmaya çalışır. Ne var ki bunu, o zamanlar kimse anlayamaz. Bu, gerçekleştikten sonra Müştak Baba’nın şiirlerinde geleceğe dair ipuçları bulmaya çalışanlar olmuştur. Mesela Timsah şiirinin İsrail’in kuruluşunu ve yıkılışını anlattığı ve hatta Türkiye’de iktidardaki partinin yükseliş ve gerileyişinin ipuçlarını, bu şiirde arayanlar olmuştur.
Sonuç olarak, şiirlerde gizemli ifadeler bulmaya çalışmak bana göre yanlış bir çabadır. Geleceği öğrenme çabası, gereksiz bir yorgunluktur. Aslolan geçmişi iyi anlayarak, geleceği kurmaktır. Mehmet Akif’in dediği gibi:
“Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”
