DÜNYADA HAK ESİRSE, KURTULUŞ TEVHİDDİR

 

DÜNYADA HAK ESİRSE, KURTULUŞ TEVHİDDİR

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

“أعتقد أن المشاركة في الخطر، وأعتقد أن المقاسمة في النِّعمة. وأشهد أن المشاركة في الخطر، وأشهد أن المقاسمة في النِّعمة.”(İnanıyorum ki tehlikede iştirake razıyım; yine inanıyor ve şahitlik ediyorum ki nimeti adil paylaşacağıma söz veriyorum.) Bu ilke, birlikte yaşamın temel ve kurucu esasıdır; devredilemez, vazgeçilemez, hak edilmez bir ayrıcalık değil, tevhidin toplumsal imanı ve şehadetidir. Tehlikede birlikte durmayı, nimette adil paylaşmayı kabul etmeyen birey ve toplumların tevhid anlayışı, içerik itibarıyla Ebû Cehil’in tevhidinden farklı değildir. Zira Ebû Cehil de “Allah birdir” derdi; fakat birlikte kurtuluşu, eşitliği, ortak mücadeleyi ve dünya nimetlerinden adil istifade etmeyi reddederdi. Müşrik toplumların tevhide karşı çıkışlarının asıl gerekçesi de buydu: ayrıcalıklarını kaybetme korkusu. Ne zaman ki gözümüzü kapitalist bir dünyaya açtık; bu ilke tarihsel olarak Emevîlerden itibaren tedricen kaldırıldı, adalet zedelendi ve İslâm dünyası perişan oldu. Bugün bu ilkeyi yeniden pratik hayatımıza hâkim kılmak, bir tercih değil; farz niteliğinde kurucu bir sorumluluktur. Tevhid, ancak bu iman ve şehadetle hayat kurar, toplum inşa eder ve insanı onurlu kılar.

Bireysel kurtuluş arayışı, sonunda bireysel felakete dönüşür; herkesin yalnız kendini kurtarmaya çalıştığı bir dünyada nihayetinde kimse kurtulamaz. Bugün rahatı yerinde olanlar, adalet yoksa yarın bu rahatlığı bulamayabilir. Zira hukukun susturulduğu, adaletin kavramlara hapsedildiği bu çağda gerçek çıkış; bireysel kaçışlarda, geçici güvenlik alanlarında ya da güç biriktirmede değil, tevhidin hayata hâkim kılınan ilkesel pratiğinde yatmaktadır. Bu pratik, tehlike karşısında birlikte durmayı, nimet karşısında adil paylaşımı, hayatın bütün alanlarında ise ortak sorumluluk bilinciyle hareket etmeyi zorunlu kılar.

Bugün dünyada yaşanan kriz, yalnız iktisadî ya da siyasal değildir; esasen ahlâkî ve hukukî bir krizdir. Hak (الحق) ilke olmaktan çıkarılıp güce tâbi hâle getirildiğinde, hukuk adalet üretmez; yalnızca tahakkümü meşrulaştırır. Nitekim İslâm düşüncesinin özlü ifadesi olan “العدل أساس الملك” (“Adalet, düzenin temelidir”) sözü, adaletin çekildiği yerde düzenin ancak görünüşte ayakta kalacağını hatırlatır. Bu sebeple hak esir düştüğünde, adalet yalnız mahkûm edilmez; aynı zamanda toplumsal vicdan da felce uğratılır. Böyle bir zeminde demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemleri, hakikati yaşatmak için değil; araçsallaştırılmış kavramlar olarak kullanılır.

İslâm’ın sunduğu çözüm, bu noktada romantik bir ideal değil; kurucu bir medeniyet projesidir. Tevhid, yalnız itikadî bir kabul değil; sosyal düzenin omurgasıdır. Kur’ân’ın açık çağrısı “وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا” (“Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın, parçalanmayın”) ilkesinde ifadesini bulur. Bu çağrı, tehlikede iştiraki, nimette adil taksimi ve hayatta ortak kader bilincini emreder. Aksi hâlde tevhid iddiası sözde kalır; pratikte ise tefrika, adaletsizlik ve tahakküm üretir. Bugün insanlığın ihtiyaç duyduğu şey, yeni sloganlar değil; tevhidi ilkeyi yeniden hayata hâkim kılacak cesaret, ahlâk ve hukuk iradesidir.

  1. Kapitalist Sistem Olarak Tahakküm Mekanizması: Gücün Hukuku İkame Etmesi

Modern kapitalist sistem, yaygın anlatının aksine yalnızca bir üretim ve mübadele düzeni değildir; aynı zamanda hukuku, ahlâkı ve siyasal meşruiyeti yeniden tanımlayan bütüncül bir tahakküm mekanizmasıdır. Bu sistemde hukuk, adaleti tesis eden bağımsız bir normlar bütünü olmaktan çıkar; sermayenin ve gücün sürekliliğini güvence altına alan araçsal bir aygıta indirgenir. Böylece hak, ontolojik ve ahlâkî bir ilke olmaktan koparılır; iktidar ilişkilerinin belirlediği göreli bir menfaate dönüştürülür. Bugün küresel düzende hukukun işlevi, zayıfı korumak değil; güçlünün fiilini meşrulaştırmak hâline gelmiştir. Bu durum, hukukun susturulması ve adaletin mahkûm edilmesi anlamına gelir.

İslâm hukuk düşüncesinde ise hukuk, gücün değil; hakkın hizmetindedir. Hak (الحق), siyasal otoritenin bahşettiği bir ayrıcalık değil; Allah’a nispet edilen mutlak bir ilkedir. Bu sebeple klasik İslâm siyaset teorisinin temel önermesi olan “العدل أساس الملك” (“Adalet, düzenin temelidir”) ilkesi, devletin bekasını adalet şartına bağlamıştır (Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye, c.1, s.27). Aynı şekilde “الملك يبقى مع الكفر ولا يبقى مع الظلم” (“Devlet küfürle ayakta kalabilir; zulümle ayakta kalamaz”) sözü, zulmün siyasal düzeni içten çürüten bir unsur olduğunu ifade eder (İbn Teymiyye, es-Siyâsetü’ş-Şer‘iyye, s.76). Kapitalist sistem ise zulmü istisna olmaktan çıkarıp yapısal ve sürekli hâle getirir.

Kapitalist düzenin en yıkıcı sonucu, adaletsizliğin normalleştirilmesi, eşitsizliğin rasyonelleştirilmesi ve sömürünün görünmez kılınmasıdır. Gelir uçurumları “piyasa gerçekliği”, yoksulluk “bireysel başarısızlık”, sömürü ise “rekabet” diliyle meşrulaştırılır. Böylece toplumlar, adaletsizliğe karşı direnmek yerine onunla uyum sağlamaya zorlanır. Oysa Kur’ân’ın açık ikazı şudur:“كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ”
(“Servet, içinizde yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç olmasın”) (Haşr 59/7). Bu ayet, servetin merkezîleşmesini ahlâkî ve hukukî bir sapma olarak tanımlar. Kapitalist sistem bu ilkeyi tersine çevirir; serveti merkezîleştirir, toplumu ise tefrikaya açık kırılgan bir yapıya dönüştürür. Sonuçta ortaya çıkan tablo nettir: Hak esirdir, adalet mahkûmdur, hukuk ise gücün diliyle konuşmaktadır. Bu zeminde bireysel kurtuluş arayışları teşvik edilirken, ortak kader bilinci sistemli biçimde aşındırılır. Oysa İslâm’ın teklif ettiği düzen, bireyin değil; toplumun adaletini esas alır. Çünkü tevhid, yalnız inanç birliği değil; hukukun, ahlâkın ve iktisadın adalet etrafında yeniden inşasıdır. Kapitalist tahakkümün karşısında tevhidin anlamı tam da burada ortaya çıkar.

  1. Tefrika Kavramının Teolojik ve Sosyopolitik Boyutu: İhtilaftan İftiraka

Tefrika, İslâm düşüncesinde basit bir görüş ayrılığı değil; tevhid bilincinin parçalanması anlamına gelir. Zira İslâm, ihtilafı (farklılıkları) meşru ve hatta üretken kabul ederken; iftirakı (parçalanmayı) açık bir sapma olarak görür. Klasik usûl geleneği bu ayrımı titizlikle korumuş; farklı içtihatların adalet ve kardeşlik zemininde bir arada var olabileceğini savunmuştur. Nitekim “اختلاف أمتي رحمة” (“Ümmetimin ihtilafı rahmettir”) rivayeti, ihtilafın ilkesizliğe dönüşmediği sürece rahmet üreteceğini ifade eder (Beyhakî, el-Medhal, c.1, s.219). Ancak modern dönemde ihtilaf, ahlâkî ve hukukî sınırlarından koparılmış; kimlik siyaseti, mezhepçilik, aşiretçilik ve ideolojik kamplaşma üzerinden iftiraka dönüştürülmüştür.

Bu dönüşüm, kendiliğinden gerçekleşmiş bir sosyolojik süreç değil; büyük ölçüde bilinçli bir siyasal mühendislik faaliyetidir. “Böl, parçala ve yönet” stratejisi, İslâm coğrafyasında en etkili sonucunu tefrika üretimi üzerinden vermiştir. Hak ve adalet etrafında birleşmesi gereken topluluklar, alt kimlikler üzerinden karşı karşıya getirilmiş; ortak tehdit algısı dağıtılmıştır. İbn Haldûn’un “asabiyet” kavramı bu noktada yeniden anlam kazanır: İç dayanışmasını kaybeden toplumlar, dış tahakküme en açık hâle gelir (İbn Haldûn, Mukaddime, c.1, s.289). Tefrika, böylece yalnız bir ahlâk problemi değil; doğrudan siyasal bir güvenlik açığı üretir.

Kur’ân’ın bu konudaki uyarısı son derece açıktır:“وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ”
(“Birbirinizle çekişmeyin; sonra gevşersiniz ve gücünüz gider”) (Enfâl 8/46). Bu ayet, tefrikanın yalnız manevi değil; askerî, iktisadî ve siyasal sonuçlar doğurduğunu açıkça ortaya koyar. İslâm dünyasının bugün yaşadığı parçalanmışlık, devlet çöküşleri ve sürekli kriz hâli, bu ilkenin ihmal edilmesinin kaçınılmaz neticesidir. Tefrika derinleştikçe adalet talebi zayıflar, zulüm sıradanlaşır, hak arayışı bireyselleşir. Sonuç olarak tefrika, yalnızca Müslümanları birbirinden ayırmaz; tevhidin toplumsal imkânını da ortadan kaldırır. İhtilafın rahmet olmaktan çıkıp iftiraka dönüştüğü bu zeminde, ne adalet tesis edilebilir ne de kalıcı bir düzen kurulabilir. Bu sebeple tevhid çağrısı, önce tefrikanın reddini, ardından hak merkezli bir birlikte yaşam ahlâkının yeniden inşasını zorunlu kılar. Çünkü hak esirken, adalet mahkûmken, parçalanmış toplulukların kurtuluş üretmesi mümkün değildir.

  1. Tevhidin Kurucu İlkesi Olarak Riskte İştirak: Sosyal Güvenliğin İman Boyutu

İslâm düşüncesinde riskte iştirak, teknik bir sigorta meselesi değil; imanın toplumsal tercümesidir. Tevhid, yalnızca metafizik bir kabul olarak kalmaz; tehlike anında birlikte durmayı emreden ahlâkî ve hukukî bir yükümlülük üretir. Bu nedenle riskin bireyselleştirildiği, tehlikenin “kişisel sorumluluk” söylemiyle başkalaştırıldığı düzenler, tevhidin ruhuyla bağdaşmaz. Kur’ân’ın açık uyarısı bu noktada yol göstericidir:“وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى” (“İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın”) (Mâide 5/2). Yardımlaşma, tehlike anında ortaklaşmayı, yükü birlikte taşımayı ve kırılgan olanı yalnız bırakmamayı gerektirir. Bu ilke ihmal edildiğinde toplum, dayanışma üretmez; korku ve güvensizlik üretir.

Klasik İslâm hukukunda âkıle, beytülmâl ve kefâlet gibi kurumlar, riskin toplumsallaştırılmasının tarihsel örnekleridir. Amaç, felaketi bireyin omzuna yüklemek değil; toplumsal adaletin sürekliliğini temin etmektir. Nitekim Hz. Peygamber’in uygulamalarında tehlike anında topluluğun sorumluluk üstlenmesi, tevhidin pratik bir tezahürü olarak görülür (Serahsî, el-Mebsût, c.26, s.48). Buna karşılık modern kapitalist düzen, riski bireyselleştirir; başarısızlığı ahlâkî bir kusur, yoksulluğu ise kişisel hatanın sonucu olarak sunar. Böylece sosyal güvenlik, bir hak olmaktan çıkarılıp piyasa ürünü hâline getirilir.

Bu dönüşümün sonucu ağırdır: Risk bireyselleştikçe korku yaygınlaşır, korku yaygınlaştıkça tevhid bilinci zayıflar. Çünkü tevhid, güven duygusuyla ayakta durur; güven ise ancak birlikte üstlenilen sorumluluk ile mümkündür. İslâm ahlâkının temel ilkelerinden biri olan
“لا ضرر ولا ضرار” (“Zarar vermek de yoktur, zarara zararla karşılık vermek de”) kuralı, riskin tek taraflı yüklenmesini açıkça reddeder (İbn Mâce, Ahkâm, s.784). Riskte iştirakin terk edildiği bir toplumda, bireyler birbirine rakip hâle gelir; topluluk ise dağınık ve kırılgan bir yapıya dönüşür. Sonuç olarak riskte iştirak, tevhidin vazgeçilmez kurucu unsurudur. Bu ilke olmadan sosyal güvenlik kurulamaz; sosyal güvenlik olmadan adalet, adalet olmadan ise birlikte yaşam sürdürülemez. Bugün İslâm dünyasında yaşanan güvensizlik, korku ve dağılmanın temelinde, bu iman ilkesinin sistemli biçimde ihmal edilmesi yatmaktadır. Hak esirken, adalet mahkûmken, riskten kaçan bireyler değil; riski birlikte üstlenen toplumlar kurtuluş üretebilir.

  1. Nimette Adil Bölüşüm: Gelir Dağılımı, Emek ve Sermaye Ahlâkı

İslâm düşüncesinde nimette adil bölüşüm, iktisadî bir tercih değil; hukukî ve ahlâkî bir zorunluluktur. Servetin dolaşımı, adaletin görünür yüzüdür. Bu nedenle İslâm, gelirin kaynağını ve paylaşım biçimini birlikte ele alır; emeği merkeze alan, sermayeyi sorumlulukla sınırlayan bir düzen öngörür. Kur’ân’ın bu konudaki ilkesel uyarısı açıktır:
“كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ” (“Servet, içinizde yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç olmasın”) (Haşr 59/7). Bu ayet, servetin merkezîleşmesini adaletsizlik olarak tanımlar; bölüşümün kamusal barışla doğrudan ilişkisini kurar. Dolayısıyla adil bölüşüm, yalnız yoksulluğu azaltan bir politika değil; tevhidin toplumsal şartıdır.

Klasik İslâm hukukunda ücret (أجرة), kâr (ربح), kira (أجرة) ve faiz (ربا) ayrımı, bölüşüm ahlâkının merkezinde yer alır. Emek gelirleri meşru kabul edilirken; emeğe dayanmayan kazanç, özellikle faiz, açık bir adaletsizlik olarak reddedilmiştir. “الخراج بالضمان” (“Kazanç, üstlenilen risk karşılığındadır”) ilkesi, kârın meşruiyetini sorumluluk ve risk şartına bağlar (Serahsî, el-Mebsût, c.14, s.25). Buna karşılık modern kapitalist düzen, kârı riskten koparır, faizi doğallaştırır, emeği ise maliyet kalemine indirger. Bu kopuş, gelir dağılımını bozar; toplumu sınıfsal uçurumlara sürükler.

Adil bölüşümün terk edildiği bir toplumda sosyal barış kalıcı olamaz. Zira yoksulluk, yalnız maddî eksiklik değil; onur kaybı üretir. Tasavvuf geleneği bu noktada nimetin paylaşılmamasını kalp katılığı olarak yorumlar. Hz. Peygamber’in uyarısı son derece nettir:
“ليس المؤمن الذي يشبع وجاره جائع” (“Komşusu açken tok yatan kimse mümin değildir”) (Hâkim, el-Müstedrek, c.2, s.15). Bu ifade, imanı bireysel dindarlıkla sınırlamaz; onu toplumsal adaletle ilişkilendirir. Nimette adil bölüşüm gerçekleşmediğinde, din söylemi artar; fakat adalet azalır. Sonuç itibarıyla nimette adil bölüşüm, tevhidin ikinci kurucu ayağıdır. Riskte iştirak olmadan güvenlik, adil bölüşüm olmadan ise birlikte yaşam kurulamaz. Bugün İslâm dünyasında derinleşen yoksulluk, yalnız kaynak eksikliğinin değil; bölüşüm ahlâkının çöküşünün sonucudur. Hak esirken, adalet mahkûmken, servetin birkaç elde toplanması; tevhidi değil, tefrikayı büyütür. Kurtuluş, nimeti kutsamakta değil; nimeti adaletle paylaşmaktadır.

  1. Vahiy Projesinin Tahrifi: Abdestli Kapitalizm ve Piyasa İslâmı

Modern dönemde İslâm dünyasının yaşadığı en derin kırılmalardan biri, vahyin kurucu projesinin tahrif edilmesidir. Bu tahrif, dinin açıktan inkârı şeklinde değil; dinin araçsallaştırılması yoluyla gerçekleşmiştir. İslâm, adaleti ikame eden bir hayat nizamı olmaktan çıkarılarak; piyasa koşullarıyla uyumlu, iktidar ilişkileriyle barışık, “abdestli kapitalizm” diye nitelenebilecek bir söyleme indirgenmiştir. Böylece tevhid, toplumsal düzen kuran bir ilke olmaktan uzaklaştırılmış; bireysel dindarlığı besleyen fakat adaletsizliğe itiraz etmeyen bir forma sokulmuştur. Bu dönüşüm, vahyin maksadını (makāsıd) göz ardı eden bir şekilcilik üretmiştir (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, c.2, s.8).

Bu süreçte dinî söylem, piyasa İslâmı adı verilebilecek bir dil üretmiştir: Servet birikimi meşrulaştırılırken, bölüşüm adaleti geri plana itilmiş; zenginlik “bereket”, yoksulluk ise “imtihan” retoriğiyle doğallaştırılmıştır. Oysa Kur’ân’ın temel uyarısı açıktır:
“وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ” (“O günleri insanlar arasında döndürürüz”) (Âl-i İmrân 3/140). Bu ayet, iktidarın ve servetin tek elde kalıcılaşmasını reddeder. Buna rağmen piyasa İslâmı, servetin merkezîleşmesini ilahî takdir gibi sunarak zulmü görünmez kılar. Böylece din, adaleti savunan bir itiraz dili olmaktan çıkar; mevcut düzeni kutsayan bir söyleme dönüşür.

Tasavvuf geleneği bu tahrifi, nefsin dinleşmesi olarak tanımlar. Zira din, nefsin arzularına hizmet eder hâle geldiğinde hakikat üretmez. “حب الدنيا رأس كل خطيئة” (“Dünya sevgisi her hatanın başıdır”) sözü, bu tehlikeyi işaret eder (Beyhakî, Şuabü’l-İman, c.7, s.337). Abdestli kapitalizm tam da bu noktada ortaya çıkar: İbadet vardır; fakat adalet yoktur. Dindarlık görünür; fakat tevhidin toplumsal talebi susturulmuştur. Böyle bir zeminde vahiy, dönüştürücü değil; uyumlaştırıcı bir işlev görür. Sonuç olarak vahiy projesinin tahrifi, İslâm dünyasını yalnız siyaseten değil; ahlâken de silahsızlandırmıştır. Hak esirken, adalet mahkûmken; dinin piyasa diliyle konuşması, zulmün en sofistike biçimidir. Bu nedenle kurtuluş, dini çoğaltmakta değil; vahyi yeniden kurucu ilke olarak hayata hâkim kılmaktadır. Tevhid, ancak bu tahrif reddedildiğinde yeniden medeniyet kurucu bir güç hâline gelebilir.

  1. Böl, Parçala, Yönet Stratejisi ve İslâm Coğrafyasında Devlet Çöküşleri

Modern siyasal mühendisliğin en etkili araçlarından biri olan “böl, parçala ve yönet” stratejisi, İslâm coğrafyasında tefrika üzerinden işletilmiştir. Bu strateji, doğrudan askerî işgalden ziyade; kimliklerin çoğaltılması, aidiyetlerin keskinleştirilmesi ve ortak tehdit algısının dağıtılması yoluyla sonuç üretir. Böylece toplumlar, dış müdahaleye direnç gösterecek tevhidî birlik zeminini kaybeder. İbn Haldûn’un ifadesiyle, asabiyet (toplumsal dayanışma) zayıfladığında devlet, dış baskılara karşı en kırılgan hâline gelir (İbn Haldûn, Mukaddime, c.1, s.289). Nitekim son yüzyılda İslâm dünyasında yaşanan devlet çöküşleri, bu ilkenin ihmalinin tarihsel teyididir.

Bu strateji, yerel farklılıkları doğal sınırlarında tutmak yerine çatışma üretici bir dile dönüştürür. Mezhep, etnisite ve kabile bağları; hak ve adalet etrafında birleşmenin alternatifi olarak kurgulanır. Kur’ân’ın açık uyarısı bu noktada belirleyicidir: “وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا”(“Parçalanıp ihtilafa düşenler gibi olmayın”) (Âl-i İmrân 3/105). Bu ayet, tefrikanın yalnız ahlâkî değil; siyasal sonuçlar doğurduğunu hatırlatır. Parçalanan toplumlar, adalet üretmez; adalet üretemeyen yapılar ise kalıcı devlet inşa edemez.

Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Lübnan ve Filistin örnekleri; devletin içten çözülmesi ile dış müdahalenin nasıl birbirini beslediğini açıkça göstermektedir. Bu ülkelerde çatışma, çoğu zaman “iç mesele” gibi sunulsa da arka planda küresel güç dengeleri ve kaynak siyaseti belirleyici olmuştur. Ancak dış müdahale, ancak içerde tefrika üretildiğinde kalıcı sonuçlar doğurur. Nitekim “الفتنة نائمة لعن الله من أيقظها” (“Fitne uykudadır; onu uyandırana lanet olsun”) uyarısı, bu tür iç çatışmaların toplumsal yıkım potansiyeline işaret eder (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, c.1, s.95). Sonuç olarak böl, parçala ve yönet siyaseti, İslâm coğrafyasında yalnız sınırları değil; zihinleri ve vicdanları da parçalamıştır. Devletler çökerken, toplumlar güvensizlik, korku ve sürekli kriz hâline mahkûm edilmiştir. Bu zeminde tevhid, bir inanç bildirimi olarak kalmış; birlikte yaşamı kuran siyasal ilke olmaktan uzaklaştırılmıştır. Oysa hak esirken ve adalet mahkûmken, kurtuluş ne yeni ittifaklarda ne de geçici güç dengelerinde bulunabilir. Çıkış, tevhidin yeniden siyasal ve toplumsal kurucu ilke hâline getirilmesindedir.

  1. Tevhidî Birlikte Yaşam Projesi: Şûra, İcmâ ve Ortak Sorumluluk Ahlâkı

İslâm’ın sunduğu çıkış yolu, ne nostaljik bir geçmişe dönüş ne de mevcut küresel düzenle yüzeysel uyumdur; çözüm, tevhidî birlikte yaşam projesinin yeniden kurucu ilke hâline getirilmesidir. Tevhid, yalnız inanç birliği değil; karar alma, sorumluluk paylaşma ve adalet üretme biçimidir. Bu sebeple İslâm siyaset ve hukuk geleneği, iktidarı keyfî iradeden kurtarmak için şûrayı (danışma) ve icmâyı (ortak akıl) temel mekanizmalar olarak inşa etmiştir. Kur’ân’ın emri bu noktada açıktır:“وَأَمْرُهُمْ شُورَىٰ بَيْنَهُمْ” (“Onların işleri aralarında danışma iledir”) (Şûrâ 42/38). Şûra, yalnız yöneticiyi sınırlamaz; toplumu sorumluluk sahibi özne hâline getirir.

İcmâ, bu sürecin kurumsal tamamlayıcısıdır. Bireysel kanaatlerin mutlaklaştırılmasını engeller; hakikatin kolektif muhasebe ile aranmasını sağlar. Usûl geleneğinde icmâ, yalnız hukuki bir delil değil; toplumsal parçalanmaya karşı epistemik bir emniyet supabı olarak görülmüştür (Cessâs, el-Fusûl fi’l-Usûl, c.3, s.247). Şûra ve icmâ birlikte işletilmediğinde, kararlar ya otoriterleşir ya da kaotikleşir. Her iki durumda da adalet üretilemez. Oysa tevhid, kararın merkezinde hakkı; uygulamanın merkezinde adaleti zorunlu kılar.

Bu projenin ahlâkî zemini ise ortak sorumluluk bilincidir. Tehlikede iştirak, nimette adil taksim ilkesi, tevhidin toplumsal şehadetidir. Bu ilke, yalnızca sosyal politikalarla değil; ahlâk, hukuk ve iktisat birlikte inşa edilerek hayata geçirilebilir. Hz. Peygamber’in “كلكم راعٍ وكلكم مسؤول عن رعيته” (“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz”) uyarısı, bu sorumluluğun hiyerarşik değil; toplumsal olduğunu vurgular (Buhârî, Ahkâm, c.9, s.69). Sorumluluğun paylaşıldığı yerde güven; güvenin olduğu yerde ise birlikte yaşam mümkündür. Sonuç olarak tevhidî birlikte yaşam projesi, bugünün dünyasında romantik bir çağrı değil; zorunlu bir medeniyet teklifidir. Hak esirken, adalet mahkûmken; kurtuluş bireysel ahlâk hamlelerinde değil, şûra ile yönetilen, icmâ ile denetlenen, adaletle bölüşen bir toplumsal düzenin kurulmasındadır. Tevhid, ancak bu şekilde yeniden hayat kurucu, devlet inşa edici ve insanlığı onurlandırıcı bir güce dönüşebilir. Hak esirse, adalet mahkûmsa, çıkış ne güç biriktirmekte ne de kaçış stratejilerindedir. Çıkış, tevhidin ilkesel pratiğini yeniden hayata hâkim kılacak cesaret, ahlâk ve hukuk iradesindedir.

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir