EMPERYALİZMİN VE SİYONİZMİN GÖLGESİNDE BÜYÜYEN FİDANLAR

EMPERYALİZMİN VE SİYONİZMİN GÖLGESİNDE BÜYÜYEN FİDANLAR

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM, İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

Zihinsel İşgal, Kavram Savaşları ve Usûlsüz Dindarlığın Epistemolojik Krizi

Ne yazık ki emperyalizm ve Siyonizm’in ürettiği tarihsel anlatılar, kavramsal çerçeveler ve sosyal-siyasal yönlendirmeler, birçok alanda zihinleri etkileyerek bir tür kavramsal kuşatma ve zihinsel yönlendirme üretmektedir. Bu süreçte, bu yapılara açıkça karşı olduklarını ifade eden bazı âlim ve kanaat önderlerinin dahi, farkında olarak veya olmayarak, bu zihinsel çerçevenin sınırları içinde hareket ettikleri görülmektedir. Bu durum, kimi zaman Müslüman toplumların kendi iç dinamiklerini yanlış okumasına ve kardeşlik zeminini zedeleyen söylemlerin üretilmesine yol açmaktadır. Böylece dışarıdan üretilen kavramsal etki alanı, içeride düşünsel ayrışmalara dönüşmekte; eleştiri amacıyla kurulan dil bile zaman zaman farkında olmadan aynı çerçevenin yeniden üretilmesine hizmet edebilmektedir. Bu tablo, bilinç düzeyinde fark edilmeyen bir zihinsel yön kayması ve epistemolojik kuşatma hali olarak değerlendirilebilir.

Emperyalizm ve Siyonizm merkezli zihinsel ve siyasal stratejilerin en belirgin sonucu, İslam dünyasının iki ana damarını temsil eden Şia ve Ehl-i Sünnet toplumlarının mezhep eksenli bir düşmanlık hattına sürüklenmesi olmuştur. Bu süreçte amaç, İslam’ın medeniyet kurucu bütünlüğünü parçalayarak ümmet bilincini zayıflatmak; İran ve Türkiye gibi tarihsel ve toplumsal derinliği olan iki büyük havzayı birbirine rakip ve hasım hâline getirmektir. Böylece kardeşlik zemini yerine, sürekli yeniden üretilen bir ihtilaf dili ikame edilmiş; toplumlar kendi iç dinamiklerinden değil, dışarıdan üretilen kavramsal çerçeveler üzerinden birbirini okumaya zorlanmıştır. Bu durum, bazı entelektüel çevrelerin ve din yorumcularının da bu söylem kalıplarını yeniden üretmesiyle daha da derinleşmiş; hatta kimi zaman Müslüman toplumsal hafızanın dış referanslara daha fazla bağlandığı bir zihinsel kırılma ortaya çıkmıştır.

Bu kırılma yalnızca mezhepsel düzeyde kalmamış, aynı zamanda devlet ve toplum yapılarının iç dokusuna da sirayet etmiştir. Alt kimlikler üzerinden kurulan siyasal ve ideolojik yapılar, devletin kurumsal bütünlüğünü zayıflatmış; farklılıklar bir zenginlik unsuru olmaktan çıkarılarak parçalanmanın ve kontrol mekanizmalarının aracı hâline getirilmiştir. Böylece devletlerin kendi iç dinamiklerinden güç üretmesi gerekirken, “devlet içinde devlet” mantığıyla işleyen paralel aidiyet ve sadakat alanları oluşmuştur. Bu zihinsel ve yapısal parçalanma, ümmetin ortak medeniyet ufkunu gölgelemiş; İslam toplumlarını üretim, ilim ve kurumsal gelişim yerine sürekli iç gerilim üreten yapılara dönüştürmüştür. Sonuç olarak mesele yalnızca siyasi bir rekabet değil; Emperyalizm ve Siyonizm eksenli zihinsel kuşatmanın ürettiği derin bir medeniyet, usûl ve kavram krizidir.

Modern çağın en yıkıcı tahakküm biçimi, coğrafyaların değil zihinlerin işgalidir. Bugün İslam dünyasında yaşanan birçok gerilim, yalnızca siyasi veya ekonomik sebeplerle açıklanabilecek bir durum değildir. Asıl mesele, daha derinde yatan zihinsel bağımlılık, kavramsal manipülasyon ve epistemolojik dağınıklık problemidir. Bu nedenle çağımızın çatışmaları çoğu zaman görünürde mezhepler, ideolojiler veya tarih yorumları üzerinden yürütülse de gerçekte bunlar kavramlar ve zihinler üzerinden sürdürülen bir hegemonya mücadelesidir. Bu zihinsel kuşatmanın en acı sonuçlarından biri, Müslüman toplumların zaman zaman kendi kardeşlerine karşı yabancı güçlere yakınlaşan bir psikolojiye sürüklenmiş olmalarıdır. Müslüman bir toplumu anlamak ve onunla dayanışma geliştirmek yerine, dış aktörlerin ürettiği bilgi ve algı kalıpları üzerinden birbirini düşmanlaştıran bir zihinsel iklim ortaya çıkmıştır. Böyle bir atmosferde, emperyal güçlerin ürettiği veya dolaylı biçimde desteklediği akademik ve ideolojik literatürler, bazı çevreler tarafından sorgulanmadan benimsenmekte; bu eserler üzerinden Müslüman toplumların zihinsel haritaları yeniden şekillendirilmektedir.

Daha da dikkat çekici olan husus, bu söylemlerin zaman zaman kendilerini “âlim” veya “hoca” olarak konumlandıran bazı kişiler tarafından da yeniden üretilmesidir. Emperyal söylemin kalıpları içinde düşünmeye başlayan bu yaklaşımlar, farkında olmadan Müslüman toplumların birbirlerine karşı konumlandırılmasına hizmet etmektedir. Böylece zihinsel sömürgecilik yalnızca dışarıdan dayatılan bir süreç olmaktan çıkmakta; iç aktörlerin bilinçli veya bilinçsiz katkılarıyla güç kazanan bir epistemolojik bağımlılık biçimine dönüşmektedir. Bu süreçte İslam’ın yorumlanma biçimi de ciddi bir daralmaya uğramaktadır. İslam, çoğu zaman yalnızca şekle indirgenmiş bir dindarlık anlayışı içinde sunulmakta; sakal, cübbe, kıyafet veya sembolik göstergeler üzerinden tanımlanan dar bir din algısı üretilmektedir. Klasik fıkıh literatürü ve rivayet geleneği, bağlamından koparılarak tek boyutlu bir okuma biçimiyle aktarılmakta; böylece dinamik bir medeniyet tecrübesi olan İslam, tarihsel bir formun tekrarına indirgenmektedir.

Bu yaklaşımın en önemli sonucu, din ile şeriat arasındaki ilişkinin doğru anlaşılmamasıdır. Din, ilahi hakikatin evrensel ilkelerini ifade ederken; şeriat, bu ilkelerin tarihsel ve toplumsal bağlamlarda ortaya çıkan hukukî yorumlarını temsil eder. Bu ayrımın göz ardı edilmesi, tarihsel yorumların dinin kendisiymiş gibi sunulmasına yol açmakta; böylece değişebilir olan ile değişmez olan birbirine karıştırılmaktadır. Benzer bir karışıklık, nas ve içtihat ilişkisi konusunda da görülmektedir. Usûl geleneğinin temel ayrımlarından biri olan nass-ı kat‘î ile nass-ı zannî arasındaki farkın ihmal edilmesi, yorum alanını daraltmakta ve düşünsel esnekliği ortadan kaldırmaktadır. Oysa İslam düşünce geleneği, bu ayrımlar üzerinden zengin bir içtihat kültürü üretmiş; farklı zaman ve mekânlarda yeni yorumların ortaya çıkmasına imkân tanımıştır. Usûl bilincinin zayıfladığı bir ortamda ise yorum ile hüküm, tarihsel bağlam ile evrensel ilke birbirine karışmakta; sonuçta ortaya epistemolojik bir bulanıklık çıkmaktadır.

Bu durum, adeta bulanık suda balık avlamaya benzer bir entelektüel atmosfer üretmektedir. Usûlden yoksun yorumlar çoğaldıkça toplum içinde karşılıklı ithamlar, tekfir söylemleri ve mezhepsel gerilimler artmakta; Müslüman toplumlar kendi içlerinde birbirlerini suçlayan ve dışlayan gruplara bölünmektedir. Oysa böylesi bir zihinsel iklimde ne sağlıklı bir ilim geleneği gelişebilir ne de güçlü bir medeniyet tasavvuru ortaya çıkabilir. İslam, özünde bir medeniyet dinidir. Bu medeniyet, yalnızca ritüeller üzerinden değil; aynı zamanda akıl, adalet, özgürlük ve toplumsal sorumluluk ilkeleri üzerinden inşa edilmiştir. Vahiy, insan aklını devre dışı bırakan değil; aksine onu sürekli diri tutan ve hakikati arama sorumluluğu yükleyen bir rehberdir. Bu nedenle İslam düşünce geleneğinde vahiy ile akıl arasında bir çatışma değil, tamamlayıcı bir ilişki söz konusudur.

Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlardan biri de, bazı çevrelerin vahyin anlam ufkunu daraltan bir yaklaşım benimsemeleridir. Vahyin mesajını çağın sosyal gerçekliğiyle ilişkilendirmek yerine, onu yalnızca geçmişin yorum kalıpları içinde okumaya çalışan bir zihinsel tutum ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşım, yalnızca yeni yorumların önünü kapatmakla kalmamakta; aynı zamanda mevcut vahiy metinlerinin derin anlam katmanlarının bile yeterince anlaşılmasını engellemektedir. Dolayısıyla İslam dünyasının bugün karşı karşıya bulunduğu temel mesele, yalnızca mezhepsel gerilimler veya siyasi çatışmalar değildir. Daha derin olan sorun, usûl bilincinin zayıflaması ve düşünsel metodolojinin bulanıklaşmasıdır. Bu nedenle Müslüman toplumların yeniden güçlü bir medeniyet perspektifi geliştirebilmesi için öncelikle sağlam bir metodolojik zemine ihtiyaç vardır.

Bu zemin, İslam düşüncesinin köklü usûl geleneğini yeniden hatırlamak ve onu çağın ihtiyaçları doğrultusunda geliştirmekle mümkündür. Usûl, yalnızca bir teknik yorum yöntemi değil; aynı zamanda hakikati arama disiplinidir. Bu disiplin yeniden ihya edilmeden sağlıklı bir din anlayışı, güçlü bir toplum yapısı ve kurucu bir medeniyet perspektifi geliştirmek mümkün değildir. Aksi takdirde Müslüman toplumlar, kendi düşünsel miraslarını üretken bir şekilde yeniden yorumlayan kurucu aktörler olmak yerine, başkalarının ürettiği kavramların ve tarih anlatılarının gölgesinde yaşamaya devam edeceklerdir. Böyle bir durumda ortaya çıkan tablo, yalnızca siyasi zayıflık değil; aynı zamanda zihinsel bağımlılıkla şekillenen bir medeniyet krizi olacaktır.

Din ile din kültürünün birbirine karıştırılması, günümüz İslam düşüncesinde ortaya çıkan en ciddi metodolojik sorunlardan biridir. İlahi hakikati temsil eden din ile tarih boyunca oluşmuş yorumlar, gelenekler ve kültürel birikim arasındaki farkın göz ardı edilmesi, hakikat ile mecazın birbirine karışmasına yol açmaktadır. Bu yaklaşım, Kur’ân’ın eleştirdiği “Biz atalarımızı bu yol üzerinde bulduk” anlayışının modern bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Böyle bir zihinsel atmosferde yetişen bazı akademisyen ve din yorumcularının, farkında olmadan emperyal söylemin ürettiği kavramsal kalıplar içinde düşünmeye başlamaları ise ayrı bir talihsizliktir. Adeta aklını kiraya vermişçesine şartlandırılmış ve koşullandırılmış bir bilgi anlayışıyla hareket eden bu çevreler, sorgulanmadan kabul edilen veriler üzerinden toplumları yönlendirmekte ve böylece yeryüzünde bozgun çıkaran bir düşünsel kargaşanın oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Bunun en acı sonuçlarından biri de İslam dünyasının iki ana damarı olan Şia ve Ehl-i Sünnet geleneklerinin, tarihsel ve medeniyet kurucu zenginlikleri üzerinden birbirini tamamlayan bir tecrübe olarak okunması gerekirken, bazı çevreler tarafından ayrıştırıcı ve çatışmacı bir zihinsel çerçeve içinde sunulmasıdır. Gerek İran’da gerek Türkiye’de zaman zaman ortaya çıkan bu yaklaşım, aslında toplumları birleştirmek yerine ayrıştıran bir düşünce iklimi üretmekte; böylece farkında olunmadan emperyalizmin sosyal ve siyasal mühendislik stratejilerine uygun bir entelektüel zemin hazırlanmasına hizmet etmektedir. Bu tablo, yalnızca siyasi bir problem değil, aynı zamanda derin bir usûl ve düşünce krizinin göstergesidir.

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM, İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir