İSLÂM HUKUKUNDA SOSYAL GÜVENLİĞİN METODOLOJİK TEMELLERİ

 

İSLÂM HUKUKUNDA SOSYAL GÜVENLİĞİN METODOLOJİK TEMELLERİ

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

Bazen insan hava sıcak bile olsa üşür. Bu üşüme fizyolojik değil; hukukî güvenin, kurumsal teminatın ve birlikte yaşama bilincinin zayıflamasından kaynaklanan toplumsal bir kırılmadır. Zira insanı ısıtan şey iklim değil, güven duygusudur. Tehlike karşısında yalnız kalacağını bilen birey için anı yaşamak, huzur değil; sorumluluktan kaçış anlamına gelir. Oysa hayat, tehlikesiz bir alan değil; tehlikenin birlikte yönetildiği bir düzen gerektirir. Bu düzen kurulmadığında birey, riskle baş başa kalır; toplum ise içeriden üşür.

İslâm hukuk düşüncesi, bu durumu şekil merkezli değil, maksat merkezli bir bakışla ele alır. Hükümlerin meşruiyeti, lafzî bağlılıkla değil; toplumsal maslahatı gerçekleştirme kapasitesiyle ölçülür. Şâtıbî, hükmün varlığını ve sürekliliğini maslahata bağlayarak, hukukun hayatla birlikte akması gerektiğini açıkça ifade eder (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, c. II, s. 8–12). Bu yaklaşım, geçmişte üretilmiş yöntemlerin bugüne aynen taşınmasını değil; maksadın korunarak aracın yenilenmesini zorunlu kılar.

Bu çalışmanın temel iddiası şudur: Tevhit, yalnızca itikadî bir ilke değil, toplumsal sorumluluğun kurucu zeminidir. Tevhit anlayışı, bireyin tehlike anında yalnız bırakılmadığı; riskin paylaşıldığı ve nimetin adil bölüştürüldüğü bir düzeni zorunlu kılar. Sosyal güvenlik, bu nedenle yardım ahlâkının değil; hak ve adalet hukukunun konusudur. İslâm hukukunda “zararın giderilmesi” ilkesi, bireysel merhamete değil, sistemli tedbire işaret eder (Mecelle, md. 20). Bir kilo balı, bir gram zehir yenilmez kılar; sosyal güvenlik alanında küçük bir metodolojik hata, büyük bir adalet iddiasını hükümsüz bırakabilir.

  1. Geçmişin Kutsallaştırılması Ve Metodolojik Daralma

Toplumların düşünsel ve kurumsal tıkanmalarının temelinde çoğu zaman bilgi eksikliği değil, yöntemin kutsallaştırılması yer alır. Geçmişte belirli tarihsel şartlar altında üretilmiş çözüm biçimleri, zamanla bağlamından koparılarak değişmez hakikatler gibi sunulmuş; böylece usûl, maksatların önüne geçirilmiştir. İslâm hukuk geleneğinde bu durum, nasların değil; nas etrafında teşekkül etmiş tarihsel yorumların mutlaklaştırılması şeklinde ortaya çıkmıştır. Oysa klasik usûl literatürü, hukukun donuk değil; hayatla irtibatlı bir yapı olduğunu vurgular. Nitekim Serahsî, hukukun hayattan koparıldığında hikmetini yitireceğini açıkça belirtir (Serahsî, el-Mebsût, c. I, s. 36–38).

Metodolojik daralmanın en belirgin sonucu, şeklin maksadı boğmasıdır. Şâtıbî’nin sistematik biçimde ortaya koyduğu üzere, hükümlerin meşruiyeti lafzî sadakatten değil; korunması hedeflenen değerlerden anlaşılır. Dinî ve hukukî düzenin nihai amacı, dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunmasıdır; bu amaçları gerçekleştirmeyen hiçbir yöntem, tarihsel meşruiyetine dayanarak savunulamaz (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, c. II, s. 17–25). Geçmişte işe yarayan bir aracın bugün de işe yarayacağı varsayımı, hukuku tarihe hapsetmek anlamına gelir. Bu durum, özellikle sosyal güvenlik gibi değişken risk yapıları barındıran alanlarda ciddi adalet boşlukları doğurur.

Bu zihinsel donukluğun toplumsal bedeli ağırdır. Riskin bireyselleştiği, sorumluluğun kurumsal düzeyde üstlenilmediği her yerde korku yaygınlaşır; güven duygusu zayıflar. Hukuk, koruyucu olmaktan çıkar; şekil üreten bir söyleme dönüşür. Geçmişi kutsallaştırmak, geleneği yaşatmak değil; onu işlevsizleştirmektir. Bu nedenle sosyal güvenlik meselesi, tarihsel formların tekrarıyla değil; maksatları esas alan, değişen şartları dikkate alan bir metodolojiyle ele alınmalıdır. Ancak bu şekilde toplum, sıcak söylemler arasında bile üşümekten kurtulabilir.

  1. Kooperatif Teşekkülleri Ve Ölçek Sorunu

Kooperatif teşekkülleri, sınırlı sayıda insanın yüz yüze ilişki kurabildiği, risklerin nispeten düşük ve homojen olduğu topluluklarda işlevsel bir dayanışma modeli olarak ortaya çıkmıştır. Ne var ki modern toplumlarda nüfusun yüz binleri, hatta milyonları aştığı yapılarda bu modeli mutlak ve ideal çözüm olarak sunmak, iktisadî ve sosyolojik gerçeklikle bağdaşmamaktadır. Zira mesele yalnızca niyet meselesi değil; ölçek, organizasyon kapasitesi ve riskin çeşitlenmesi meselesidir. Büyük ölçekli toplumlarda riskler büyür, karmaşıklaşır ve süreklilik kazanır; bu riskleri küçük ölçekli araçlarla yönetmeye çalışmak, modern dünyada yapısal bir anakronizm üretir.

İslâm hukuk düşüncesi, sosyal düzenlemelerde fiilî imkânı ve toplumsal gerçekliği dikkate almayı esas alır. İbn Kayyım’ın ifadesiyle, “zamanın, mekânın ve şartların değişmesiyle hükümlerin uygulanma biçimi de değişir” (İbn Kayyım, İʿlâmü’l-Muvakkıʿîn, c. III, s. 3–6). Bu ilke, kooperatif teşekküllerinin her şartta ve her ölçekte uygulanabilir olduğu iddiasını problemli hâle getirir. İştirakçi sayısı arttıkça, sorumluluk kişisel olmaktan çıkar; kurumsal bir çerçeveye ihtiyaç doğar. Aksi hâlde sistem, iyi niyetli fakat kırılgan bir dayanışma ağına dönüşür ve kriz anlarında dağılır.

Bu nedenle kooperatif modeli, bağlamı içinde değerlidir; ancak tarih ve ölçek üstü bir çözüm gibi sunulduğunda, toplumsal riskleri azaltmak yerine artırır. Geniş katılımlı toplumlarda sosyal güvenliğin sağlanması, güçlü sermaye yapıları, aktüeryal hesaplama ve kurumsal denetim gerektirir. Az olanla çoğun yükünü taşımaya çalışmak, adalet üretmez; sorumluluğu bireyin omuzlarına yıkar. İslâm dünyasında sosyal güvenlik alanındaki tıkanıklığın önemli sebeplerinden biri de, ölçeği dikkate almayan bu yöntemsel ısrardır. Hukuk ve iktisat, romantik temennilerle değil; gerçekçi araçlarla işler.

  1. Teberru–İvaz Ayrımı Ve Şekilcilik Sorunu

İktisadî ve hukukî tartışmalarda sıkça başvurulan bir yöntem, şekil üzerinden meşruiyet üretme çabasıdır. Kooperatif teşekküllerinde ödenen primlerin “teberru” kapsamında değerlendirilmesi; buna karşılık anonim ortaklıkların “ivazlı” yapıları gerekçe gösterilerek mahkûm edilmesi, bu şekilci yaklaşımın tipik bir tezahürüdür. Oysa İslâm hukukunda belirleyici olan, işlemin ismi değil; doğurduğu sonuç ve gerçekleştirdiği maslahattır. Nitekim Serahsî, muamelelerin hükmünün lafızlara değil, hakikate ve sonuçlara göre belirleneceğini vurgular (Serahsî, el-Mebsût, c. XII, s. 24–26). Şekil, adalet üretmiyorsa meşruiyet de üretmez.

Teberru iddiasının problemli tarafı, fiilî beklentiyi görünmez kılmasıdır. Zira risk gerçekleştiğinde karşılık talebi doğar; karşılık talebinin doğduğu yerde ilişki fiilen ivazlı bir karakter kazanır. Bu durum, hukukun temel ilkelerinden biri olan “akidlerde itibar, lafza değil maksada göredir” kaidesini gündeme getirir (bkz. Mecelle, md. 3). Teberru etiketiyle yürütülen fakat karşılık beklentisi üreten ilişkiler, hukuken de iktisaden de muğlaklık doğurur. Muğlaklık ise denetimsizliği, denetimsizlik ise adaletsizliği besler. İslâm hukuk geleneği, belirsizliği (garar) meşruiyet zemini olmaktan çıkararak bu riski açıkça bertaraf etmeyi hedefler (bkz. İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, c. II, s. 108–110).

Bu bağlamda ivazlı yapının başlı başına bir kusur gibi sunulması isabetli değildir. Aksine ivaz, şeffaflık, hesap verebilirlik ve kurumsal sorumluluk üretir. İbn Kayyım’ın açıkça belirttiği üzere, hukuk düzeninin gayesi şekli korumak değil; zulmü önlemektir (İbn Kayyım, İʿlâmü’l-Muvakkıʿîn, c. I, s. 87–89). İvazlı olmak ahlâk dışı değildir; adaletsiz olmak ahlâk dışıdır. Bu nedenle sosyal güvenlik gibi yüksek riskli ve geniş katılımlı alanlarda, şekilci teberru söylemleri yerine, açık ve denetlenebilir ivazlı yapılar tercih edilmelidir. Ancak bu şekilde hukuk, retoriği değil; adaleti koruyabilir.

  1. Tehlike Kavramı Ve Tehlikede İştirak İlkesi

İnsan hayatı, mahiyeti gereği tehlike ile iç içe kuruludur. Tehlike istisna değil, süreklilik arz eden bir durumdur; bu sebeple hukuk düzenleri tehlikeyi yok saymak yerine tehlikeyi yönetme yükümlülüğü altındadır. İslâm hukuk düşüncesi, tehlikeyi bireysel kader alanına terk etmez; aksine onu kolektif sorumluluk alanı olarak görür. Bu yaklaşım, toplumsal düzenin temelini oluşturan “zararın önlenmesi” ilkesinin doğal sonucudur. Nitekim “zarar giderilir” kaidesi, soyut bir ahlâk çağrısı değil; hukukî ve kurumsal bir yükümlülük ifade eder (Mecelle, md. 20). Tehlikenin bireyselleştirildiği yerde adalet çözülür; tehlikenin paylaşıldığı yerde toplum ayakta kalır.

Bu noktada teklif edilen ilke şudur: Tehlike gerçekleştiğinde iştirak, nimet ortaya çıktığında taksim. Tehlikede iştirak, yalnızca maddî katkı anlamına gelmez; riskin hukukî, iktisadî ve ahlâkî olarak birlikte üstlenilmesini ifade eder. Tevhit anlayışı, burada metafizik bir kabul olmaktan çıkarak toplumsal düzen kurucu bir ilke hâline gelir. Zira tevhit, bireyleri yalnızca inançta değil; yük paylaşımında ve sorumlulukta da birleştirir. Bir toplumda birey tehlike anında yalnız bırakılıyorsa, tevhit söylemi teorik bir iddia olmaktan öteye geçemez. İbn Haldun’un ifadesiyle, toplumsal düzen ancak müşterek yükümlülük bilinciyle sürdürülebilir (İbn Haldun, Mukaddime, c. I, s. 286–289).

Tehlikede iştirak ilkesinin ihlali, yalnızca sosyal adaletsizlik üretmez; ahlâkî çözülmeye de yol açar. Riskin bireyin omuzlarına yüklendiği toplumlarda korku yaygınlaşır, insanlar birlikte yaşamaktan değil birlikte zarar görmekten çekinir hâle gelir. Hukuk, güven üretme işlevini kaybederek şekilsel bir düzenlemeye indirgenir. Toplumu ayakta tutan şey, tehlikenin yokluğu değil; tehlike karşısında yalnız bırakılmayacağına dair güvendir. Bu güven tesis edilmeden, ne kardeşlik söylemi ne de adalet iddiası toplumu ısıtabilir.

  1. Klasik Yardım Anlayışı Ve Onur Sorunu

Klasik yardım anlayışı, tarihsel bağlamında merhamet merkezli bir telafi mekanizması olarak ortaya çıkmış olsa da modern toplumlarda çoğu zaman onur zedeleyici bir ilişki biçimine dönüşmüştür. Yardım alan özne olmaktan çıkar; veren–alan ayrımı, hukuki bir koruma üretmek yerine minnet ve bağımlılık üretir. Oysa İslâm hukukunda amaç, geçici bir rahatlatma değil; hakkın sahibine iadesi ve haysiyetin korunmasıdır. Bu nedenle yardımın süreklilik kazanması, sistemin kurulamadığının göstergesidir. Merhamet, adaletin yerine ikame edildiğinde hukuk geri çekilir.

İnfak öğretisi de bu noktada yanlış okunmaktadır. İnfak, keyfî bir bağış değil; malda başkasının hakkının bulunması ilkesine dayanır. Bu hak, bireysel iradenin dalgalanmalarına bırakıldığında korunma onur kaybına dönüşür. Serahsî’nin işaret ettiği üzere, hakların teminatı bireysel takvaya değil; kurumsal düzenlemeye bağlanmalıdır (Serahsî, el-Mebsût, c. XXIX, s. 140–143). Onuru zedeleyen her yardım, koruma değildir; yeni bir risktir. Zira haysiyet kaybı, yoksulluğun kendisinden daha yıkıcı sonuçlar doğurur.

Bu nedenle modern toplumlarda sosyal güvenlik, yardımın yerine geçmek zorundadır. Yardım duygusaldır; sosyal güvenlik ise hak temelli, öngörülebilir ve hukukîdir. İbn Kayyım’ın vurguladığı gibi, hukuk düzeninin nihai gayesi zulmü önlemek ve adaleti tesis etmektir (İbn Kayyım, İʿlâmü’l-Muvakkıʿîn, c. I, s. 87–89). İnsanı ayakta tutan şey, her an başkasının lütfuna muhtaç kalmayacağını bilmesidir. Bu güven tesis edilmeden, toplumsal dayanışma söylemi kalıcı bir ısınma sağlayamaz.

  1. Modern Sigorta Ve Sosyal Adaletin Kurumsallaşması

Modern toplumlarda sosyal adalet, iyi niyet beyanlarıyla değil; kurumsal, öngörülebilir ve denetlenebilir mekanizmalarla tesis edilir. Sigorta sistemi bu bağlamda, bireysel riskleri kolektif akılla yöneten bir hukuk tekniği olarak ortaya çıkmıştır. Sigorta, kaderi pazarlayan bir yapı değil; kaderin yıkıcı sonuçlarını paylaşılabilir kılan bir teminat düzenidir. Bu yönüyle sigorta, “tehlikede iştirak” ilkesinin çağdaş dünyadaki kurumsal karşılığıdır. İslâm hukukunun zararı giderme ve riski azaltma hedefi, bu sistemle çatışmaz; bilakis onunla örtüşür (bkz.: Mecelle, md. 20; ayrıca Serahsî, el-Mebsût, c. X, s. 145–148).

Anonim şirketler aracılığıyla yürütülen sigorta modellerinin eleştirisi, çoğu zaman aracın kendisine değil, onu kuşatan ahlâkî ve hukukî çerçevenin eksikliğine yönelmelidir. İvazlı yapı, başlı başına bir kusur değildir; aksine şeffaflık, hesap verebilirlik ve sürdürülebilirlik üretir. İslâm hukukunda akitlerin meşruiyeti, karşılıklılık içermesinden değil; zulüm üretip üretmemesinden anlaşılır. İbn Kayyım’ın ifadesiyle, “şeriat bütünüyle adalettir; adaletin çıktığı her yer şeriatın alanıdır” (İbn Kayyım, İʿlâmü’l-Muvakkıʿîn, c. III, s. 3–5). İvazlı olmak ahlâk dışı değildir; adaletsiz olmak ahlâk dışıdır.

Sigortanın reddi, bireyi korumaz; onu görünmez risk alanlarına iter. Sigortasızlık, tevekkül değil; tedbirsizliktir. Nitekim klasik fıkıh literatüründe tedbir, tevekkülün alternatifi değil; onun ön şartı olarak değerlendirilmiştir (bkz.: Gazzâlî, İhyâʾü ʿUlûmi’d-Dîn, c. IV, s. 240–242). Tedbirin terk edildiği yerde iman yücelmez; ihmal kutsallaştırılır. Bu nedenle modern sigorta sistemi, doğru ilkelerle inşa edildiğinde sosyal adaletin düşmanı değil; en güçlü taşıyıcısıdır. Toplum, ancak bu kurumsal akılla ısınır; aksi hâlde sıcak söylemler arasında üşümeye devam eder.

  1. İman, Akıl Ve Alanların Karıştırılması Sorunu

Çağdaş toplumların en derin krizlerinden biri, iman alanı ile aklın ve tedbirin alanının birbirine karıştırılmasıdır. Oysa İslâm düşüncesinde bu iki alan birbirini dışlamaz; bilakis birbirini tamamlar. Ahiretin teminatı iman iken, dünyanın teminatı aklî ve kurumsal tedbirdir. Bu dengenin bozulduğu yerde iman, sorumluluktan kaçışa; tedbir ise anlamını yitirmiş bir tekniğe dönüşür. İmam Mâtürîdî’nin açıkça ifade ettiği üzere, akıl ihmal edildiğinde teklif anlamsızlaşır; zira sorumluluk, ancak aklın işletilmesiyle mümkündür (Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, s. 6–9). İmanı, tedbirin yerine ikame etmek; dini korumak değil, onu hayattan koparmaktır.

Cennet ve cehennemi yalnızca uhrevî bir zaman dilimine hapsetmek de bu karışıklığın bir sonucudur. Oysa vahyin temel hedeflerinden biri, dünyada adaletin, güvenin ve birlikte yaşama ahlâkının tesis edilmesidir. Hz. Ömer’e atfedilen “Fırat kenarında bir kurt bir koyunu parçalasa bundan Ömer sorumludur” sözü, bu anlayışın hukukî ve ahlâkî özeti niteliğindedir. Bu ifade, kusursuz sorumluluk ilkesinin; yani birlikte yaşama projesinin temelidir. İbn Haldun’un da belirttiği üzere, siyasal ve toplumsal düzen, ancak ortak sorumluluk bilinciyle ayakta kalabilir (İbn Haldun, Mukaddime, c. I, s. 308–312). Sorumluluğun sistemleşmediği yerde, iman söylemi hamasete dönüşür.

Bugün sigorta primlerini ödediği hâlde teminat alamayan; sosyal güvenlik ağlarının dışında kalan geniş kitleler, bu alan karışıklığının fiilî bedelini ödemektedir. Cenazelerin kalabalığı, kefenlerin kalitesi, dünyada da ahirette de kurtuluş garantisi değildir. İman ile amel, niyet ile sonuç arasındaki bağ koparıldığında, din hayat kurucu olmaktan çıkar; teselli üretici bir söyleme indirgenir. Oysa dünyada cehennemi yaşayanlara dünyada çare üretmeyen bir din anlayışı, kendi maksadını inkâr eder. Tevhit, ancak birlikte yaşandığında ve birlikte sorumluluk alındığında anlam kazanır; aksi hâlde toplum, sıcak sözler arasında bile üşümeye mahkûm olur.

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir