KADER MAZLUMLARI TEVHİDE ÇAĞIRIYOR

KADER MAZLUMLARI TEVHİDE ÇAĞIRIYOR

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

Kader, zulmü “kaçınılmazlık” diliyle aklayan bir kadercilik değil; mazlumu tevhide, zalimi hesaba çağıran ilâhî bir muhasebe ilkesidir. Yanlış kader anlayışı, sorumluluktan kaçışın en güvenli sığınağı hâline getirilmiş; doğru kader anlayışı ise ahlâk, hukuk ve adaletin teminatı olmuştur. Kader meselesi, çağımızda yalnızca itikadî bir tartışma başlığı olmaktan çıkmış; sorumluluktan kaçışın, yanlışların meşrulaştırılmasının ve nihayet iç ve dış sömürünün korunmasının en elverişli zemini hâline getirilmiştir. Kurtuluşun tevhitte olduğu hakikati, yanlış bir kader okuması üzerinden “ahirette telafi edilir” mantığına indirgenmiş; böylece dünya hayatında hesap verme bilinci askıya alınmıştır. Bu anlayış, kaderi bir iman disiplini olmaktan çıkarıp adeta ahlâkî sigorta poliçesine dönüştürmüştür.

Sorumluluğun ötelenmesi ve Allah’a havale edilmesi, insanı daha az günahkâr değil; daha cesur bir biçimde hataya açık hâle getirmiştir. Zira yapılan yanlışların bedelini görmeyeceğine inanan birey ve toplumlar, hatayı kaderle aklamış; sorumluluğu ise kendilerinden uzaklaştırarak Allah’a yükleme cür’etini göstermiştir — haşa. Bu zihniyet, bireyin kendini temize çıkardığı, zulmün sorgulanmadığı ve yanlışların süreklilik kazandığı bir iklim üretmiştir. Böylece kader, tevhidin dili olmaktan çıkarılmış; inanç yaptırımı yoluyla itiraz etmeyen, başkaldırmayan ve hesap sormayan kitlelerin korunma aracına dönüştürülmüştür.

Oysa kader, insanı sorumluluktan kurtaran bir kalkan değil; onu hesap bilinciyle yüzleştiren ilâhî bir ölçüdür. Tevhid, sorumluluğu dağıtmaz; toplar. Yanlış kader anlayışıyla teslimiyete sürüklenen ortak akıl, dünyayı ihmal eden bir ahiretçilik üretmiş; doğru kader anlayışı ise dünyada adaletin, ahlâkın ve hukukun inşasını zorunlu kılmıştır. Bu sebeple kaderi yeniden konuşmak değil; kaderi tevhid ekseninde yeniden anlamlandırmak, bugün yalnız İslâm toplumları için değil, insanlık vicdanı için de kaçınılmaz bir zarurettir.

Bugün İslâm toplumlarında kader ve kaza meselesi, salt teorik bir kelâm tartışması olmaktan çıkmış; doğrudan doğruya adalet duygusunu, sorumluluk bilincini ve nihayet tevhid şuurunu etkileyen bir kırılma alanına dönüşmüştür. Kaderin imanın esaslarından sayılması, onu tartışılmaz bir slogan hâline getirmemiş; bilakis nasıl anlaşıldığına bağlı olarak ya diriltici bir iman disiplini ya da uyuşturan bir meşrulaştırma dili üretmiştir. Bu nedenle mesele, taraftarlık refleksiyle değil; tarih, toplum ve hukuk boyutlarını birlikte gözeten objektif bir gözle ele alınmalıdır.

Nitekim bu konuda Müslümanların tam bir birlik sağlayamaması ve farklı yorumların zamanla ihtilaftan iftiraka savrulması, problemimizin yalnız “kaderin varlığı” değil, “kaderin nasıl okunduğu” olduğunu göstermektedir. Bir tarafta kaderin, özellikle siyasî düzlemde, hataları ve haksızlıkları örtmek için işlevselleştirildiğini ileri süren eleştiriler; diğer tarafta kaderin imanın ayrılmaz bir rüknü olarak korunması gerektiğini savunan klasik çoğunluk yer almaktadır. Ancak hangi çizgide durulursa durulsun, Kur’ân’ın çerçevesi nettir: İnsan eyleminden sorumludur ve kader, bu sorumluluğu iptal eden değil; onu tevhid ekseninde derinleştiren bir ilâhî ölçüdür. “لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ” — “Kazandığı lehinedir, yüklendiği aleyhinedir” (Bakara 2/286) bu sınırı tayin eden temel ilkedir.

 

  1. Kader Tartışmasının Kırılma Noktası: Siyasî Meşruiyet ile Tevhid Arasında

Kader ve kaza meselesi etrafında oluşan ayrışmanın ilk hattı, kader söyleminin siyasî meşruiyet üretme işlevi gördüğü iddiasında somutlaşmaktadır. Bu yaklaşımı benimseyen bilginlere göre, özellikle erken dönem siyasal tecrübelerde kader, iktidarın hatalarını ve toplumsal adaletsizlikleri görünmez kılan bir retorik perdeye dönüştürülmüştür. Başarısızlıkların ve zulümlerin “ilahî takdir”e havale edilmesi, yönetenlerin hesap verilebilirliğini zayıflatmış; bireylerin ve kurumların sorgulanması kader diliyle bastırılmıştır. Böyle bir okuma, kaderin tevhidî işlevinden koparılarak cebirci bir kalıba hapsedildiğini ileri sürer.

Bu eleştirinin merkezinde, Kur’ân’ın sorumluluk vurgusuyla çelişen bir kader tasavvuru yer alır. Zira Kur’ân, zulmün faili olarak kaderi değil, insanın tercihini gösterir: “إِنَّ اللَّهَ لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا” — “Şüphesiz Allah insanlara asla zulmetmez” (Yûnus 10/44). Bu ilke, kaderin zulmü aklayan bir gerekçe olamayacağını; aksine zulmü mahkûm eden bir ilâhî ölçü olduğunu açıkça ortaya koyar. Kaderi siyasî konforun dili hâline getiren her söylem, tevhidi zedeler; tevhid zedelendiğinde ise din, adalet üreten bir hakikat olmaktan çıkarak statükoyu koruyan bir ideolojiye dönüşür.

Bu nedenle kader tartışması, yalnızca tarihsel bir itham ya da savunma meselesi değildir; asıl mesele, kaderin hangi ahlâkî ve hukukî sonuçları ürettiğidir. Eğer kader, sorumluluğu dağıtan ve suçu görünmez kılan bir işlev görüyorsa, burada kaderin değil kaderciliğin hâkim olduğu söylenmelidir. Tevhid merkezli bir kader okuması ise mazlumu susturmaz; bilakis onu hak bilinciyle ayağa kaldırır ve gücü sınırlayan bir hesap ahlâkı inşa eder.

  1. Klasik Çoğunluğun Yaklaşımı: İlâhî İlim, Cüz’î İrade ve Hesap Bilinci

Kader ve kaza meselesinde ikinci ana hat, klasik kelâm geleneğinin benimsediği ve İslâm dünyasında yaygın kabul gören yaklaşımdır. Bu çizgiye göre kader ve kaza, imanın rükünleri arasında yer alır; Allah’ın ezelî ilmi, kudreti ve hâkimiyeti, varlık alanını bütünüyle kuşatır. İnsan ise bu kuşatıcılık içinde cüz’î irade sahibi bir faildir. Doğum, ölüm, cinsiyet gibi insan iradesinin dışında kalan alanlar kader kapsamında değerlendirilirken; insanın bilinçli tercihleri, ahlâkî ve hukukî sorumluluk doğuran fiiller olarak kabul edilir. Bu yaklaşım, kaderi inkâr etmeksizin, insanın sorumluluğunu muhafaza etmeyi hedefler.

Ne var ki klasik çoğunluğun bu öğretisi de, pratikte yanlış okunduğunda kadercilik üretme riskini taşımaktadır. İlâhî ilmin kuşatıcılığı, insan iradesini anlamsızlaştıracak şekilde yorumlandığında; “Allah böyle dilemiş” ifadesi, hesap sorulmayan bir alan oluşturur. Oysa Kur’ân’ın dili, bu tür bir yoruma kapalıdır. İlâhî hitap, insanın fiillerinden hesaba çekileceğini açıkça bildirir: “كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ” — “Her nefis kazandığına karşılık rehindir” (Müddessir 74/38). Bu ayet, kaderin insanı sorumluluktan muaf kılmadığını; bilakis fiillerin sonuçlarını kaçınılmaz bir muhasebeye bağladığını gösterir.

Bu noktada kaderin doğru anlaşılması, tedbir–takdir dengesinin kurulmasına bağlıdır. Fiilî dua ile sözlü dua arasındaki ilişki ne ise, kader ile kaza arasındaki ilişki de odur. Tedbir almadan takdire sığınmak, tevhid değil; tembellik ve sorumsuzluk üretir. Kur’ân’ın toplumsal yasayı ifade eden uyarısı bu dengeyi teyit eder: “إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنفُسِهِمْ” — “Allah, bir toplum kendisinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez” (Ra‘d 13/11). Bu ilke, kaderi pasif kabullenişten kurtarır; onu tevhid merkezli bir sorumluluk bilincine dönüştürür. Böylece kader, mazlumu suskunluğa mahkûm eden değil; hem bireyi hem toplumu adalet talebiyle diri tutan bir iman disiplinine dönüşür.

  1. Kader, Sorumluluk ve İç Sömürü: Siyasî ve Dinî Alanın Ortak Kırılması

Kader tartışmasının toplumsal hayata yansıdığı en kritik alan, siyasî ve dinî iç sömürü mekanizmalarıdır. Kaderin yanlış yorumu, bir yandan siyasî iktidara hesap dışı alanlar açarken; diğer yandan dinî söylemi aracılığa ve vesayete dönüştürür. Böylece kader, mazlum için “susma”, güçlü için “dokunulmazlık” dili üretir. Oysa tevhid, otoriteyi sınırsızlaştırmaz; sınırlar. Kur’ân’ın temel ilkesi bu noktada belirleyicidir: “إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ” — “Hüküm yalnızca Allah’ındır” (Yûsuf 12/40). Bu ilke, hem siyasal iktidarın hem de dinî otoritenin hesap verebilir olduğunu ilan eder. Kader, bu hesabı askıya almaz; bilakis kaçınılmaz kılar.

Siyasî alanda kader, “olmuş olanın kutsanması”na dönüştüğünde meşruiyet krizi doğar. Yolsuzluk ve usulsüzlük sıradanlaşır; eleştiri “fitne” diye damgalanır. Dinî alanda ise kader, “Allah ile aldatma”nın gerekçesi hâline gelir; aracılık, din esnaflığı ve vekâletle dindarlık yaygınlaşır. Oysa Kur’ân, Allah’a ulaşmada her türlü aracılığı reddeder; tevhid, bireyin doğrudan sorumluluk üstlenmesini ister. Kaderi bu reddin karşısına yerleştiren her söylem, tevhidi zedeler ve dini ahlâk üreten bir hakikat olmaktan çıkarır.

  1. Tevhid Merkezli Okuma: Mazlum İçin Diriltici, Güç Sahibi İçin Sınırlayıcı

Kaderin tevhid merkezinde yeniden okunması, iki yönlü bir sonuç üretir: Mazlumu diriltir, güç sahibini sınırlar. Mazlum için kader, “her şey böyledir” diyen bir teslimiyet değil; “her şey adaletle anlam kazanır” diyen bir umut ve direnç kaynağıdır. Güç sahibi için ise kader, “dokunulmazlık” değil; hesap bilincidir. Kur’ân’ın vurgusu nettir: “وَلَا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ غَافِلًا عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ” — “Zalimlerin yaptıklarından Allah’ı gafil sanma” (İbrâhîm 14/42). Bu ayet, kaderin zulmü normalleştiren değil, ertelemesiz bir muhasebeye bağlayan ilke olduğunu gösterir.

Sonuç olarak kader, mazlumları susmaya değil; tevhide yönelmeye, tevhid ise İslâm toplumlarını ahlâk, hukuk ve adalet temelinde yeniden ayağa kalkmaya çağırır. Kaderi tevhid ekseninden koparan her okuma, ister siyasî ister dinî olsun, sonunda adaleti aşındıran bir söyleme dönüşür. Buna karşılık tevhid merkezli kader anlayışı, sorumluluğu iptal etmez; derinleştirir. İşte bu nedenle kader, mazlumları kaderciliğe değil; bilinçli bir imanla adalet talebine çağırmaktadır.

  1. Sonuç Yerine: Kaderin Tevhidî Çağrısı ve Sorumluluk Ahlâkı

Gelinen noktada açıkça görülmektedir ki kader ve kaza meselesi, yalnızca kelâmî bir tartışma başlığı değil; İslâm toplumlarının ahlâkî yönelişini, siyasal bilincini ve din anlayışını doğrudan belirleyen kurucu bir meseledir. Kaderin yanlış okunması, tarih boyunca mazlumun elinden itiraz ve hak talebini almış; güçlüye ise hesap dışı bir alan açmıştır. Bu sapma, kaderin kendisinden değil; kaderin tevhidten koparılarak kaderciliğe indirgenmesinden kaynaklanmıştır. Oysa Kur’ân’ın inşa ettiği kader tasavvuru, ne sorumluluğu iptal eder ne de zulmü meşrulaştırır; bilakis insanı ahlâkî fail olarak merkeze alır.

Bu bağlamda kader, “olmuş olanı kutsayan” bir yazgı öğretisi değil; olması gerekeni hatırlatan ilâhî bir ölçüdür. İnsan, kendi fiillerinin sonuçlarından kaçamayacağını bilir; fakat bu bilme, onu umutsuzluğa değil, tevhid bilinciyle tedbir almaya sevk eder. Nitekim Kur’ân’ın uyarısı bu dengeyi kesin bir dille kurar: “مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ” — “Sana isabet eden her iyilik Allah’tandır; sana isabet eden kötülük ise kendindendir” (Nisâ 4/79). Bu ayet, kaderin sorumluluğu Allah’a yıkma aracı olamayacağını; aksine insanın kendi payını görmesini emrettiğini ortaya koyar.

Sonuç itibarıyla kader, mazlumları suskunluğa mahkûm eden bir teselli dili değil; onları tevhide, bilinçlenmeye ve adalet talebine çağıran ilâhî bir hitaptır. Tevhid ise kaderi doğru yerine oturtur: Ne insanı ilâhî iradenin önüne geçirir ne de insanı iradesiz bir nesneye indirger. İslâm toplumlarının gerçek dirilişi, kaderi savunmakla değil; kaderi tevhid ekseninde yeniden anlamlandırmakla mümkündür. Ancak bu şekilde kader, zulmün bahanesi olmaktan çıkar; adaletin ve sorumluluk ahlâkının en güçlü hatırlatıcısı hâline gelir.

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir