KADERİN SİYASÎ KULLANIMI VE GÜNÜMÜZ MÜSLÜMANININ İRADE KRİZİ
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM
İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Tarihten Günümüze iman edilmesi gereken bazı konularda tartışmalarımız bitmedi. Bu konularda ittifak edemediğimiz sürece ihtilaflarımız da sürecek gibi görünüyor. Bugün bu tartışmalar “ihtilaf” olmaktan çıkıp “iftirak” hâline dönüşmüştür. İlkesel konularda Ehlisünnet çizgisinin yerleştirilmesi artık zarurettir. Müslümanların yaşadığı perişanlığın sebebi inançsızlık değil, ilkesizliktir. Tevhidin kurucu unsurlarından biri olan Tedbir ile Takdir, Kader ile Kaza inancın değil, bilincin konusudur. Şimdi bu meseleye tarihî, fikrî ve ahlakî yönleriyle bütüncül bir bakışla yaklaşalım.
Tedbir Almadan Takdire Sığınmak Sünnetullaha İsyandır.
Tedbir olmadan takdir, takdir olmadan tedbir faydasızdır. Allah’ın kâinata koyduğu yasalar, yani Sünnetullah, sebepler üzerine kuruludur. Sebepleri terk eden, sonucu suçlamasın. Tedbir almadan takdire sığınmak, Allah’ın düzenini ihlal ve ihmaldir; bu da bir tür isyandır. Peygamberimiz (s.a.s.)’in o meşhur sözü meseleyi özetler: “اعْقِلْهَا وَتَوَكَّلْ” – Deveni bağla, sonra tevekkül et. (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 60) Tevekkül, tembellik değildir; tedbirin adabıdır. Bir kulun görevi, sebeplere sarılmak; sonucu Allah’a bırakmaktır. Tedbir, tevekkülün zıddı değil, tamamlayıcısıdır.
Sorumluluktan Kaçışın Dini Kılıfı Kaderin İstismarıdır.
İnsanoğlu tarih boyunca suçu başkasına yüklemeye meyillidir. “Kader böyleymiş” cümlesi, bu kaçışın en eski bahanesidir. Herkes cenneti ister ama cehennemin bedelini ödemek istemez. Kârda ortak, zararda kayıp oluruz. Oysa kader, suçu gizlemenin bahanesi değil, sorumluluğun aynasıdır. Kader inancı insanı edilgen değil, aktif kılar. Kur’an’da kader, Allah’ın takdiriyle insanın iradesi arasında kurulmuş bir dengedir. “Dilediğini yapar” ayetinin ardına sığınarak adaletsizliği meşrulaştırmak, ilahî adaletle değil, insanî korkaklıkla ilgilidir.
Bireysel Sorumluluktan Kurumsal Sorumluluğa Geçemedik
Tarihte bireysel sorumluluk toplumun ahlakî omurgasıydı. Ancak modern dönemde bu yük kurumsal yapılara devredildi. Kurumsallaşmayı anlayamayan toplumlar, kabile hukukuna geri döndüler. Bugün hâlâ bireysel alışkanlıklarımızla kurumsal çağda yaşamaya çalışıyoruz. Sonuç: adalet boşlukları, hak kayıpları ve güven erozyonu. Vicdanı olmayan kurum, kurumsallaşmamış vicdandan daha tehlikelidir. Müslüman toplumun krizi budur: Kurumlar güçlü ama vicdan zayıf; birey dindar ama adalet duyarsız.
Emevîlerin Kader Siyaseti Aklı Susturmuştur.
Kader tartışmalarının kökü Emevî dönemine dayanır. Bu dönemde kader inancı bir iktidar ideolojisine dönüştü. Emevîler, yaptıkları zulümleri “Allah’ın takdiri” olarak sundular. Böylece halkın vicdanı uyuşturuldu, iradesi bastırıldı. Kader bir iman ilkesi değil, bir siyasal araç hâline getirildi. Halbuki Kur’an “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 39) diyerek kaderi sorumlulukla tanımlar. Emevî kaderciliği, insanı edilgenleştiren, iktidarı ise kutsayan bir anlayışa dönüştü. Bugün hâlâ bu anlayışın gölgesinde yaşıyoruz: Zulüm kaderle aklanıyor, adalet kaderle erteleniyor.
Kaderi İman Değil, İtaat Aracı Gören Zihniyetin Çöküşü
Kaderi iman konusu olmaktan çıkarıp itaate indirgemek, insanın onurunu yok eder. Müslüman, yeryüzünde adaletin şahididir; ama kaderi yanlış anlayan toplum, zulmün seyircisine dönüşür. “Allah böyle yazmış” diyerek yapılan her haksızlık, iradenin intiharıdır. Bugün hâlâ kader söylemiyle insanların sesleri susturuluyor; yoksulluk, adaletsizlik, yozlaşma meşrulaştırılıyor. Oysa kader, zalimi aklamak için değil, mazlumu sabırla güçlendirmek içindir.
Modern Kadercilik ve İrade Felci
Günümüz Müslümanının en büyük problemi irade felcidir. “Ne yapalım, kader böyleymiş” sözü, çağdaş bir teslimiyet kılıfıdır. Bu anlayış, bilimi, emeği ve siyaseti Allah’ın kaderine havale edip, kendi sorumluluğunu unutan bir zihniyet doğurmuştur. Bugün geri kalmışlık kader değil, kaderi yanlış okumanın bedelidir. Çünkü Kur’an’da kader, düzen demektir; tembellik değil sistemdir. Kaderi doğru anlayan toplumlar ilimle ilerler; yanlış anlayanlar mazeretle geriler.
İradenin Yeniden İnşası İçin Tevhidî Duruş Şarttır.
İrade, imanla bütünleşmediğinde teslimiyet çaresizliğe dönüşür. Tevhid, yalnızca Allah’ın birliğine inanmak değil, insanın sorumluluğunu fark etmesidir. İrade, tevhidin yeryüzündeki imzasıdır. Bugün İslam dünyasının yeniden dirilişi, iradenin dirilişine bağlıdır. Kader, Allah’ın çizgisi değil, insanın yönelişidir. Allah’ın takdiri, kulun tercihiyle şekillenir. Kaderi doğru anlayan insan, mazlum olursa sabreder, güçlü olursa adaletle hükmeder. Yanlış anlayan ise her iki durumda da suçu kadere yükler.
Sonuç: Kader İman Değil, Direniş Bilincidir.
Bugün ümmetin yaşadığı kriz iman değil, irade krizidir. Kader inancı, üretmeyen, sorgulamayan bir toplumu besledikçe iman, hareket değil uyuşukluk hâline gelir. Oysa Kur’an’ın kader anlayışı, insanı kaderin öznesi yapar. Kader, kaçışın değil yürüyüşün adıdır.
İrade, imanın en canlı delilidir. Müslüman, sebeplere sarılır, sonucu Allah’a bırakır.
Kader, tembelliğin değil tedbirin fıkhıdır. Unutmayalım: “Allah, bir kavmi onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.” (Ra’d, 11) İşte bu ayet, kaderin en doğru tefsiridir. Prof. Dr. Hadi SAĞLAM İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

