KLASİK DÖNEM YAPTIRIM ANLAYIŞINDAN KURUMSAL YARGI YETKİSİNE GEÇİŞ

KLASİK DÖNEM YAPTIRIM ANLAYIŞINDAN KURUMSAL YARGI YETKİSİNE GEÇİŞ

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM, İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

İhkāk-ı haktan kurumsal adalete: Usul kaybı ve yorum krizi. Klasik dönemde hukuki yaptırım anlayışı, toplumsal düzeni koruyan ahlâkî ve hikmet merkezli bir denge mantığına dayanırken; modern dönemde bu yapı, giderek kurumsallaşmış yargı mekanizmalarının “yargı sopası”na dönüşen, normları daha mekanik ve devlet merkezli uygulayan bir sisteme evrilmiştir. Bu dönüşüm, hukukun ruhunu adalet ve sorumluluk ekseninden prosedür ve otorite eksenine kaydırmıştır. Oysa “الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ” ifadesi de çoğu zaman yanlış yorumlandığı gibi salt cinsiyet üstünlüğü değil, sorumluluğun ve yükümlülüğün şahsiyet, imkân ve toplumsal görevler temelinde dağılımını ifade eden bir düzeni işaret eder; burada esas olan cinsiyet değil, sorumluluğu üstlenme ehliyeti ve adaletin kişiye yüklediği yükümlülüktür. Aynı şekilde Kur’an’da geçen “وَاضْرِبُوهُنَّ” (darabe) ifadesi de tarihsel, dilsel ve bağlamsal bütünlük içinde ele alınması gereken; tek anlamlı, salt fiziksel şiddete indirgenemeyecek çok katmanlı bir kavramdır. Dolayısıyla klasik anlayışın özünde, yaptırımın merkezinde insanın ontolojik sorumluluğu yer alırken, modern kurumsallaşma bu sorumluluğu büyük ölçüde devletin tekeline alarak “hukuku uygulayan güç” ile “adaleti gerçekleştiren hikmet” arasındaki gerilimi derinleştirmiştir.

Bu yazımda, Kur’an’da yer alan Nisâ Suresi 34. ayeti etrafında yürütülen güncel tartışmaları dinleme ve gözlemleme neticesinde kaleme alınmıştır. Tartışmaların önemli bir kısmında görülen metodolojik dağınıklık, meselenin yalnızca lafız merkezli yaklaşımlarla ele alınmasının doğurduğu sonuçları yeniden düşünmeyi gerekli kılmıştır. Özellikle “قَوَّامُونَ / kavvâmûn” kavramının çoğu zaman salt otorite ve üstünlük anlamına indirgenmesi, metnin bütüncül bağlamını daraltmakta ve sorumluluk merkezli yapıyı görünmez hale getirmektedir. Oysa kavvâmiyet, klasik usûl literatüründe yalnızca bir güç ilişkisi değil, aynı zamanda yükümlülük, adalet ve koruyuculuk sorumluluğu içeren bir kavram alanına işaret eder. Bu yanlış anlamlandırmalar, metnin tarihsel bağlamından koparılarak okunmasıyla birleştiğinde, İslam hukuk düşüncesinde zaten mevcut olan örf, maslahat ve illet-hüküm ilişkisi gibi temel usûl ilkelerinin ihmal edilmesine yol açmaktadır.

Dolayısıyla bu yazım, herhangi bir polemik üretmekten ziyade, ceza hukuku, tarihsel terakki ve usûl-i fıkıh bütünlüğü içinde metni yeniden düşünme çağrısıdır. Amaç, klasik metinleri modern değerlerle zorlamak değil; klasik usûlün kendi iç tutarlılığı içinde yeniden okunmasını sağlamaktır. Bu bağlamda temel iddia şudur: Hukuk metinleri, tarihsel bağlamdan koparıldığında değil; usûl bütünlüğü içinde okunduğunda doğru anlaşılır. İslam düşüncesinde bazı tartışmalar, metnin lafzından ziyade metni okuma yöntemindeki kırılmalardan doğar. Bu sebeple problem çoğu zaman metinde değil, metodolojinin kaybında ortaya çıkar. Kur’an’da yer alan Nisâ Suresi 34. ayeti etrafındaki tartışmalar da bu tür bir usûl krizinin tipik örneğidir.

Ayet içinde yer alan “ضَرَبَ / darabe” fiili, tarih boyunca farklı anlamlandırmalara konu olmuştur. Bir grup yorum, lafzı esas alarak “hafifçe dövme” anlamına yönelmiş; bir başka grup ise kelimenin semantik alanını genişleterek “ayrılma”,uzaklaşma” veya “boşama” gibi yorumlara gitmiştir. Böylece tartışma iki uç arasında sıkışmıştır: literalizm ve savunmacı semantik genişletme. Oysa her iki yaklaşımın ortak problemi, metni tarihsel ve hukuki bağlamından koparmasıdır. Burada asıl mesele bir kelimenin anlamı değil, ceza hukukunun tarihsel terakkisini okuyamama problemidir.

  1. İhkāk-ı Hak ve Hukukun Tarihsel Başlangıcı

İnsanlık tarihinin erken dönemlerinde hukuk, bugünkü anlamda kurumsal bir yapıya sahip değildi. Hak arama ve yaptırım uygulama çoğu zaman bireyin doğrudan müdahalesiyle gerçekleşiyordu. Klasik literatürde bu durum “إِحْقَاقُ الْحَقِّ / ihkākü’l-hakk”, yani hakkın birey tarafından bizzat tahakkuku şeklinde ifade edilmiştir. Bu dönemin temel özellikleri şunlardır; Kurumsal yargı mekanizmalarının yokluğu veya zayıflığı, Hak aramanın bireysel güç ilişkilerine dayanması, Yaptırımların doğrudan ve çoğu zaman fiziksel karakter taşıması. Bu tablo, tarihsel bir hukuk aşamasıdır; normatif olarak bugüne taşınması gereken bir model değildir.

  1. Ceza Hukukunda Kurumsallaşma ve Terakki

Tarih ilerledikçe hukuk sistemi kurumsallaşma sürecine girmiştir. Bu süreç, bireysel yaptırım yetkisinin kamusal otoriteye devrini ifade eder. Bu dönüşümün temel unsurları: Mahkemelerin teşekkülü, Hâkimlik müessesesinin kurumsallaşması, Yargılamanın usûl ve delil sistemine bağlanması, Ceza yetkisinin devlete ait hale gelmesi. Modern hukukta temel ilke açıktır: Ceza uygulama yetkisi bireye değil, devlete aittir. Bu durum ceza hukukunda bireysel güçten kurumsal adalete geçiş anlamına gelir ve hukuk tarihinin en önemli ilerleme aşamalarından biridir.

  1. Beden Bütünlüğü ve Hukuki Duyarlılığın Tarihsel Değişimi

Hukuk tarihinin önemli bir gerçeği, beden bütünlüğüne ilişkin algının değişkenliğidir. Bir dönemde örfî olarak kabul edilen bazı müdahaleler, zamanla insan onuruna aykırı ve işkence niteliğinde görülmeye başlanmıştır. Bu dönüşüm özellikle ceza ve disiplin alanında belirgindir. Klasik dönemde disiplin amacıyla fiziksel müdahalenin yer yer kabul gördüğü sosyal yapılar bulunmuştur. Çocuk terbiyesine dair rivayetlerde geçen ifadeler de bu tarihsel bağlamın bir yansımasıdır. Ancak modern hukuk ve pedagojik tecrübe göstermiştir ki, beden bütünlüğüne yönelik müdahaleler çoğu durumda terbiye değil şiddet üretmektedir. Bu nedenle günümüzde bu tür uygulamalar çoğu hukuk sisteminde hak ihlali veya işkence kategorisinde değerlendirilmektedir.Bu dönüşüm, hukuk teorisinde şu ilkeyi doğurmuştur: “تَغَيُّرُ الْأَحْكَامِ بِتَغَيُّرِ الزَّمَانِ” — Ahkâmın zamanla değişmesi inkâr edilemez. Burada değişen şey dinî metnin amacı değil, uygulama formunun tarihsel dönüşümüdür.

  1. İllet–Hüküm İlişkisi ve Hukuki Terakki

Hukuk metodolojisinin temel ilkelerinden biri, illetin değişmesiyle hükmün değişmesidir. Çünkü hüküm, kendi tarihsel bağlamında işlev gören bir anlam taşır. Geçmişte beden bütünlüğüne müdahalenin sosyal bir yaptırım olarak kabul edildiği örfî sistemlerde bu tür uygulamalar “ceza” veya “disiplin” kategorisinde görülebiliyordu. Ancak toplumsal duyarlılıkların değişmesiyle birlikte aynı fiil bugün ceza değil, suç olarak tanımlanmaktadır. Bu durum, hukukun tarihsel olarak güç merkezli yapıdan hak merkezli yapıya evrildiğini göstermektedir.

  1. Literalizm, Tarihi Dondurma ve Anlam Kayması

Bugün karşılaşılan temel problem, metnin literal düzeyde okunarak tarihsel bağlamından koparılmasıdır. Oysa aynı metinsel gelenek içinde insanlar ulaşım bağlamında geçen deve, at ve merkep gibi unsurları tarihsel bağlamda değerlendirip modern araçlarla değiştirebilmektedir. Bu noktada çelişki şudur: Günlük hayatın değişimini kabul eden zihin, hukuk alanında aynı değişimi kabul etmekte zorlanmaktadır. Bu durum çoğu zaman şu psikolojik kabulle beslenir: “Tarihsel uygulamayı savunmak dinî sadakatin ölçüsüdür.” Oysa bu yaklaşım, dinin temel amacını adalet üretmekten tarihsel formları korumaya indirger.

  1. Örf, Sosyal Değişim ve Hukuki Dinamizm

İslam hukuk düşüncesi örfü normatif bir unsur olarak kabul etmiştir. Kur’an’da geçen “خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ” (A’râf Suresi 199) ifadesi, hukukun toplumsal gerçeklikten kopuk olmadığını gösterir. Bu yaklaşım klasik hukukta şu kaide ile formüle edilmiştir:“الْعَادَةُ مُحَكَّمَةٌ” — Örf hukuken belirleyicidir. Bu ilke, hukukun statik değil dinamik bir yapı olduğunu; toplum değiştikçe hukuki formun da değişebileceğini ortaya koyar.

  1. Usûl Kaybı ve Yorum Krizi

Bugün yaşanan tartışmaların temel problemi metin değil, usûl kaybıdır. Usûl kaybı, metni bağlamından kopararak iki aşırı sonuca yol açar; katı literalizm, sınırsız semantik zorlamalar. Her iki yaklaşım da metnin maksadını görünmez hale getirir. Oysa doğru yöntem, metni; tarihsel bağlam, hukuki amaç, toplumsal dönüşüm, kurumsal adalet ilkesi içinde birlikte okumaktır.

SONUÇ

Kur’an’ın amacı insanlığı tarihsel bir formda dondurmak değil, adalet üreten bir toplumsal düzen inşa etmektir. Bu düzen tarih boyunca ihkāk-ı hak anlayışından kurumsal yargı sistemine, bireysel güç kullanımından devletin kurumsal adalet mekanizmasına doğru evrilmiş bir hukukî terakkiyi ifade eder. Dolayısıyla mesele, bir ayetin yalnızca literal düzeyde yorumlanması değil; hukukun tarihsel gelişim çizgisini ve metodolojik dönüşümünü doğru okuyabilme meselesidir. Bugün yapılması gereken şey, metni tarihin belirli bir döneminde dondurmak değil, onun ortaya koyduğu adalet ilkesini çağın kurumsal hukuk dili ve insan hakları duyarlılığı içinde yeniden anlamlandırmaktır.

Bu çerçevede en temel problem, İslam hukuk düşüncesinin iki aşırı uç arasında sıkıştırılmasıdır. Bir tarafta tarihsel uygulamaları doğrudan norm haline getiren katı literalist okumalar, diğer tarafta metni savunma refleksiyle anlam alanını aşırı genişleten zorlama semantik yorumlar bulunmaktadır. Her iki yaklaşım da usûl bütünlüğünden uzaklaşmakta ve meseleyi çözmek yerine daha karmaşık hale getirmektedir. Oysa ceza hukukunun tarihsel gelişimi açıkça göstermektedir ki, bir dönemde örf ve toplumsal kabul içinde değerlendirilen yaptırımlar, hukukî terakki ile birlikte kurumsal yargı mekanizmalarına devredilmiş, bireysel müdahalenin yerini hak temelli ve devlet güvenceli adalet sistemi almıştır. Bu dönüşüm yalnızca teknik bir değişim değil, aynı zamanda hukuk düşüncesinde insan onuru merkezli bir kırılmadır.

Bu nedenle İslam hukuk düşüncesi, ne tarihsel uygulamaları mutlaklaştıran bir donuklukta ne de metni bağlamından koparan bir soyutlamada okunabilir. En sağlıklı yaklaşım, metni usûl merkezli, tarihsel bağlamı dikkate alan ve hukukî terakkiyi esas alan dengeli bir yöntemle değerlendirmektir. Benzer şekilde, klasik dönem araç ve yöntemlerinin bugüne aynen taşınması nasıl bir anakronizm ise, hukukî yaptırım biçimlerinin de aynı şekilde tarihsel bağlamından koparılarak mutlaklaştırılması metodolojik bir hatadır. Nasıl ki ulaşım araçları at ve deveden modern sistemlere evrilmiş, şehir planlamasında ölçüler değişmiş ve toplumsal ihtiyaçlar farklılaşmışsa, hukukî mekanizmalar da aynı tarihsel dönüşümün içindedir. Burada değişmeyen şey araçlar değil, amaçtır; yani adaletin tesisi ve insan onurunun korunmasıdır. Sonuç olarak bu çalışma, bir tarafı dışlayan değil, aksine İslam hukuk düşüncesini iki aşırı uç arasında metodolojik bir merkeze yerleştirme çabasıdır. Bu çaba, metni ne tarihsel bir kalıba hapsetmekte ne de modern kaygılarla zorlamaktadır; tam aksine onu adalet eksenli evrensel hukuk ilkesi içinde yeniden okumayı teklif etmektedir. Bu çağda ceza hukukundaki tarihsel terakkiyi, adalet saraylarında yargı yetkisinin mahiyetini ve kurumsal adaletin doğasını dikkate almadan; tarihsel bağlamı aşan literal okumalarla kadınların dövülmesine ilişkin tartışmaları dinin doğrudan emri gibi sunmak veya bunu zorlama semantik yorumlarla yumuşatma çabaları, hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, hukuk psikolojisi ve siyaset teorisinden kopuk, metodolojik olarak dar ve “miyop” bir okuma biçimine işaret etmektedir. Bu tür yaklaşımlar, nasları tarihsel bağlamı ve usûl bütünlüğünü gözetmeden okuma hatasından kaynaklanmakta olup, modern hukuk düşüncesinin kurumsal yapısını göz ardı eden ciddi bir perspektif eksikliğini yansıtmaktadır.

Prof. Dr. Hadi Sağlam İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir