
KÖLE TOPLUMLARIN ANATOMİSİ: ESİR DEVLETLER, ESİR MİLLETLER
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM, İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Tarih boyunca devletlerarası güç ilişkileri, çoğu zaman adalet ve hukuk zemininden ziyade kuvvet ve çıkar dengeleri üzerinden şekillenmiştir. Güçlü devletlerin zayıf olanları siyasi ve ekonomik açıdan bağımlı hâle getirdiği bu düzen, zamanla “köle devlet” benzeri yapıları doğurmuş; bu yapılar da kendi içlerinde benzer reflekslerle toplumu menfaat, sadakat ve çıkar ilişkileri üzerinden yönetme yoluna gitmiştir.
Bu çerçevenin tarihsel arka planında, İslam hukukunda savaş sonrası elde edilen ganimetlerin dağılımına dair düzenlemeler bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de Enfâl Sûresi 41. ayette ganimetlerin taksimine ilişkin ilke ortaya konmuş, Hz. Peygamber dönemindeki uygulamalarla da bu husus hukuki bir çerçeveye kavuşturulmuştur. Ancak burada esas olan, bu düzenlemenin adalet ve kamu yararı ilkesi içinde bir hukuk sistemi oluşturmasıdır; keyfî güç ve makam paylaşımı değildir. Ne var ki tarih içinde bu ilkesel çerçeve, bazı dönemlerde yanlış yorumlanarak devlet makamlarının bir “ganimet” mantığıyla paylaşılması anlayışına dönüşmüştür. Oysa modern hukuk devletinde kamu görevleri bir kazanç veya paylaşım alanı değil, millete hizmet etmek üzere verilmiş birer emanettir. Buna rağmen makamların liyakat ve adalet yerine güç ve çıkar dağıtımına göre şekillenmesi, hem hukuk devletinin hem de toplumsal güvenin zedelenmesine yol açan temel sorunlardan biri olmuştur.
Bir devletin bağımsızlığı yalnızca haritada çizilmiş sınırlarla ölçülmez. Gerçek bağımsızlık, iradenin kime ait olduğu ile ilgilidir. Eğer bir devletin kararları başka merkezlerde alınıyor, ekonomisi dışa bağımlı hâle geliyor, düşünce dünyası başkalarının kavramlarıyla şekilleniyorsa; o devlet şeklen var olsa bile gerçekte esaret altındadır. Esir alınmış bir devletin milleti de özgür değildir. Bayrak dalgalansa, kurumlar çalışsa, seçimler yapılsa bile irade başkasının elindeyse özgürlük yalnızca bir görüntüden ibaret kalır. Böyle bir düzende millet, kendi kaderini tayin eden bir özne değil; başkalarının belirlediği sınırlar içinde yaşayan bir topluluğa dönüşür.
Fakat mesele yalnızca devletlerin esareti değildir; milletler de bazen görünmez zincirlerle esir alınır. Bir toplum menfaat ve çıkar esiri hâline getirilmişse, özgürlüğünü koruyamaz. Eğer bir millet ideallerle değil, yalnızca midesiyle yönlendiriliyorsa; hakikat ve adalet yerine geçim korkusu ve çıkar hesabı belirleyici oluyorsa, o milletin iradesi zayıflamış demektir. Mideden idarecilere bağlı kalan, değerlerinden çok çıkarını önceleyen bir toplum özgür bir millet değil; yönlendirilen bir kalabalık hâline gelir. Böyle bir esaretin zincirleri görünmezdir; fakat bağımlılığı gerçektir.
Ancak tarih bize başka bir hakikati de öğretir: Bir toplumun gerçek gücü yalnızca ordusunda veya ekonomisinde değil, inanç ve karakter dünyasında saklıdır. Şehit olmayı bir ikram, gazi olmayı bir lütuf olarak gören bir milleti hiçbir güç yenemez. Çünkü böyle bir inanç dünyasında kaybetmek yoktur; zafer de şereftir, şehadet de. İki güzelden birine kavuşmayı şeref bilen bir inanç yapısı, toplumun ruhuna yerleşmiş en güçlü direniş iradesidir. Bu inanç, hukuksuzluğa ve zulme karşı adeta görünmez bir sigorta işlevi görür. Bu yüzden bağımsızlık yalnızca siyasi bir statü değil; aynı zamanda zihinsel, ahlaki ve imanî bir duruştur. Devletin iradesi güçlü, milletin karakteri sağlam ve bireyin vicdanı diri olduğu sürece özgürlük ayakta kalır. Aksi hâlde hakikat değişmez: Devlet esirse, millet özgür değildir; millet çıkarın esiri olmuşsa özgürlük sadece bir kelimeden ibaret kalır. Fakat şehadeti ikram bilen bir toplum da asla kalıcı biçimde esir edilemez.
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM, İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
