KUR’ÂN’DA KADININ DÖVÜLMESİ KONUSUNDAKİ İHTİLAFIN ODAK NOKTASI: USÛL–ANLAM–TARİHSEL BAĞLAM KRİZİ

KUR’ÂN’DA KADININ DÖVÜLMESİ KONUSUNDAKİ İHTİLAFIN ODAK NOKTASI: USÛL–ANLAM–TARİHSEL BAĞLAM KRİZİ

Prof. Dr. Hadi Sağlam – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

Nisâ 34’te geçen “وَاضْرِبُوهُنَّ” ifadesine, Kur’ân’daki kullanımlarından hareketle “boşamak, ayrılmak, uzaklaşmak” gibi geniş semantik anlamlar yüklenmesi ya da yalnızca literal düzeyde fiziksel müdahale anlamına indirgenmesi, iki farklı uçta görünen fakat aynı usûl hatasına dayanan yaklaşımlardır (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, VIII, 314–318; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-ʿAzîm, II, 292–295); bu yaklaşımlardan biri anlamı aşırı genişleterek metni yeniden üretmekte, diğeri ise anlamı daraltarak tarihsel bağlama hapsetmektedir. Oysa burada problem anlamın kendisi değil, onu üreten metodolojik çerçevedir; bu çerçevede temel mesele nassın ya sınırsız yoruma açılması ya da tek bir literal anlama sıkıştırılmasıdır ve her iki yaklaşım da aynı derecede usûl dışı sonuçlar üretmektedir, çünkü metni anlamlı kılan unsur yalnızca lafız değil onu kuşatan usûl-i fıkıh bütünlüğüdür, dolayısıyla kırılma anlamda değil yöntemdedir. Usûl literatürü bu noktada açık ilkeler ortaya koyar: “العادة محكمة” (Mecelle, md. 39) hükmün örften bağımsız olmadığını ifade eder; yine “إذا تغير السبب تغير الحكم” ve “تغير الأحكام بتغير الزمان” kaideleri hükmün sabit lafızdan değil illet, sebep ve bağlamdan beslendiğini ortaya koyar (Serahsî, Usûl, II, 302; İbn Âbidîn, Neşrü’l-ʿurf, s. 78–81; Ali Haydar Efendi, Dürerü’l-hükkâm, I, 52); bu nedenle nassın örfe bina edildiği durumlarda örf değiştiğinde hükmün değişmesi de metodolojik bir zorunluluktur. Sonuç olarak mesele, “وَاضْرِبُوهُنَّ” lafzının hangi anlama geldiği değil, nasların nasıl okunacağına dair usûl problemidir; çözüm ne daraltmak ne genişletmektir, çözüm metni illet–örf–maslahat bütünlüğü içinde yeniden okumaktır.

Klasik dönemde sözlü hukuk düzeninin hâkim olduğu toplumsal yapılarda, ceza hukuku büyük ölçüde bireysel müdahale ve doğrudan yaptırım mantığı üzerinden işlemekteydi. Bu çerçevede “إِحْقَاقُ الْحَقِّ” (ihkākü’l-hakk) anlayışı, hakkın çoğu zaman bireysel güç ve fiilî müdahale ile tahakkuk ettiği bir yapıyı ifade ederken, cezalandırma da toplumsal düzeni koruyan görünür ve doğrudan bir araç olarak uygulanmaktaydı. Ancak tarihsel süreç içerisinde bu yapı, kurumsal yargı organlarının teşekkülü ile birlikte dönüşerek bireysel yaptırımın yerini usûl, delil ve yargı denetimine dayalı kurumsal ceza hukukuna bırakmıştır. Bu dönüşüm, ceza hukukunda özellikle beden bütünlüğüne yönelik yaptırımların mahiyetinde köklü bir değişim doğurmuştur. Klasik dönemde caydırıcılık merkezli olarak uygulanan fiziksel cezalar, modern hukukta ıslah, insan onuru ve hak ihlali yasağı eksenine taşınmış; bu çerçevede “تغيّرُ العِلّةِ يُوجِبُ تَغَيُّرَ الحُكْمِ” ve “الحُكْمُ يَدُورُ مَعَ العِلَّةِ وُجودًا وَعَدَمًا” ilkeleri gereğince cezanın amacı yeniden tanımlanmıştır. Böylece beden bütünlüğüne yönelik müdahaleler, çağdaş hukuk sistemlerinde “işkence yasağı” kapsamında değerlendirilerek hukuki meşruiyet alanının dışına çıkarılmıştır. Bu süreç, hukukun yalnızca teknik değil, aynı zamanda ontolojik dönüşümünü de ifade etmektedir. Ceza hukukundaki bu kurumsallaşma ve terakki, aile hukukunda da benzer bir dönüşüm üretmiştir. Klasik yapıda boşanma, çoğu zaman taraf iradesine bağlı bir tasarruf olarak “iki dudak arasındaki beyan” ile gerçekleşebilirken, modern hukukta bu alan yargı denetimi, usûl güvenceleri ve kurumsal karar mekanizması ile düzenlenmiştir. Böylece aile içi ihtilaflar, bireysel irade ve ani tasarrufların doğurduğu sonuçlardan arındırılarak, devlet eliyle işletilen kurumsal adalet sistemine taşınmıştır. Netice itibarıyla ceza hukukundan aile hukukuna uzanan bu dönüşüm, hukukun bireysel güç ilişkilerinden kurumsal adalet mekanizmasına evrilmesini ifade etmekte; bu evrim yalnızca teknik bir değişim değil, hukukun ontolojik yapısında gerçekleşen köklü bir dönüşüm olarak okunmaktadır.

Usûl-i fıkıh literatüründe yer alan “الْعَادَةُ مُحَكَّمَةٌ” kaidesi ve Mecelle’deki “تغيّر الأحكام بتغيّر الزمان” ilkesi, hukukun sabit lafızlar üzerinden değil illet, maslahat ve örf dinamikleri üzerinden anlaşılması gerektiğini ortaya koyar. Bu yaklaşım, normun metinsel donukluk içinde değil, tarihsel ve toplumsal gerçeklik içinde anlam kazandığını gösterir. Ebû Yûsuf’un nassın örf üzerine bina edilebileceğine dair yaklaşımı da, hükmün anlamını belirleyen şeyin yalnızca lafız değil, onu kuşatan yaşanmışlık ve toplumsal bağlam olduğunu açık biçimde ortaya koyar; bu bağlam koparıldığında ise metin korunmuş değil, yorum krizine sürüklenmiş olur. Dolayısıyla Nisâ 34 etrafındaki tartışmalar, bir kelimenin anlam ihtilafı değil, doğrudan hukuk düşüncesinin metodolojik zemini meselesidir. “وَاضْرِبُوهُنَّ” lafzını yalnızca fiziksel anlamla sınırlandırmak da, onu sınırsız semantik genişletmelere açmak da aynı derecede usûl dışı aşırılıklardır. Çünkü her iki yaklaşım da metni açıklamak yerine, onu önceden benimsenmiş kabullere göre yeniden üretmekte ve anlamı metnin içinden değil, dışından kurmaktadır. Sonuç olarak doğru yöntem; metni “تَغَيُّرُ الزَّمَانِ وَالْأَحْكَامِ” ilkesinin ışığında, tarihsel bağlam, kurumsal adalet ve usûl bütünlüğü içinde birlikte okumaktır. Böylece mesele bir lafız tartışması olmaktan çıkar ve hukuk felsefesinin merkezî sorusuna dönüşür: Hukuk, metni donduran bir literalizm mi üretecek, yoksa adaleti kurumsallaştıran dinamik bir usûl sistemi mi inşa edecektir?

Nisâ 34 etrafında şekillenen tartışmaların merkezinde yer alan sorun, “darabe” lafzına yüklenen anlam çeşitliliği değil; nass–usûl–tarih ilişkisinin kurumsal bilinç düzeyinde inşa edilememesidir. Zira bir yanda “نَسْخ” (nesh) olgusunu metin içi tarihsel tedrici dönüşüm olmaktan çıkarıp keyfî bir iptal mekanizmasına dönüştüren yaklaşım, diğer yanda din ile şeriat ayrımını kuramayan ve tarihsel hukuk formlarını sabitleyen okuma biçimi, aynı metodolojik kopuşun iki farklı yansımasıdır. Oysa İslâm hukuk düşüncesinde hüküm, sabit bir lafızdan değil “العِلَّة” (illet) üzerinden işler; “الحكم يدور مع علته وجودًا وعدمًا” kaidesi gereği illet değiştiğinde hüküm de değişir ve bu ilke, şeriatın tarihsel uygulama formlarının tabiatını belirler. Benzer şekilde örf üzerine bina kılınan hükümler için geçerli olan “العادة محكمة” ilkesi, toplumsal gerçeklik değiştiğinde hukuki formun da değişeceğini ortaya koyar; dolayısıyla burada söz konusu olan ne metnin iptali ne de anlamın keyfî genişletilmesidir, bilakis usûlün kendi iç mantığıdır.

Bununla birlikte, kurumsallaşma bilincini geliştiremeyen toplumlarda nasların bireysel okuma biçimlerine indirgenmesi, metodolojik bir anlam üretim sisteminin oluşmasını engellemekte; bu durum da aynı metin üzerinden birbirine zıt sonuçların doğmasına yol açmaktadır. Çünkü kurumsal usûl yerine bireysel yorumun hâkim olduğu zeminde, metinler sistematik bir hukuk dili içinde değil, parçalı algı ve reaksiyonel okumalar üzerinden anlamlandırılmaktadır. Bu nedenle ortaya çıkan ihtilaflar, aslında metnin kendisinden değil; kurumsal usûl eksikliğinden ve din–şeriat–tarih ayrımının doğru kurulamayışından kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak problem, bir kelimenin ne anlama geldiği değil; o kelimeyi hangi metodolojik çerçeveyle okuduğumuzdur — zira usûl kurulmadan yapılan her okuma, anlam üretmek yerine anlamı çoğaltan bir karmaşaya dönüşmektedir. وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

Prof. Dr. Hadi Sağlam – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir