MEZHEPLERİ İNKÂR MI, YOKSA MEZHEPPERESLİĞİ Mİ? MEZHEPLERİ REDDETMEK DEĞİL, DOĞRU YERE KOYMAK. MEZHEP HUKUKUNDAN MODERN KANUNA GEÇİŞİN SANCILARI
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Mezhepler, İslâm’ın alternatifleri değil; dinin anlaşılması ve uygulanması için tarih boyunca oluşmuş büyük içtihat ve hukuk ekolleridir. Bu ekoller, kendi dönemlerinin sosyal, hukukî ve kültürel şartları içinde ibadet ve muamelat alanında düzen kurmuş, toplumlara hukuk birliği ve pratik çözüm üretme kabiliyeti kazandırmıştır. Bu yönüyle mezhepleri inkâr etmek, ilmî geleneği yok saymak anlamına gelirken; onları dinin kendisi gibi mutlak ve değişmez görmek de tarihî bir içtihat birikimini donuklaştırmak anlamına gelir.
Asıl denge noktası burada ortaya çıkar: Mezhepleri reddetmek değil, onları doğru yere koymak gerekir. Çünkü içtihat vahiy değildir; vahyin anlaşılmasına yönelik beşerî bir yorum faaliyetidir. Dinin değişmez sabiteleri; sübûtu ve delâleti kat‘î olan inanç esasları, farzlar ve haramlardır. Bunun dışında kalan geniş alan ise zannî içtihat sahasıdır ve hayatın değişen şartlarına göre yeniden yorumlanabilir. Bu sebeple mezhepleri korumak adına içtihatları nass gibi görmek de, mezhepleri tümden reddetmek de aynı ölçüde dengeyi bozar. İhtiyaç duyulan şey; sabiteleri muhafaza eden, fakat içtihat alanını canlı tutan, hikmeti merkeze alan dengeli bir anlayıştır.Formun ÜstüFormun Altı
Mezhepler, İslâm düşünce tarihinin en önemli içtihat ve hukuk birliği tecrübeleridir. Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî gibi büyük ekoller; kendi çağlarının sosyal, iktisadî ve hukukî problemlerine çözüm üretmiş, ibadet ve muamelat alanında toplumsal düzeni sağlayarak insanlığa büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Mecelle ve Aile Hukuk Kararnâmesi gibi çalışmalar ise bu birikimin kurumsal ve hukukî tezahürleri olarak takdire şayandır. Bu sebeple mezhepleri inkâr etmek veya mezhepsizliği çözüm olarak görmek ne ilmî ne de usûlî açıdan doğru değildir. Ancak aynı şekilde, mezheplerin ortaya koyduğu zannî içtihatları, nassın değişmez ve kat‘î hükümleri gibi görmek de İslâm düşüncesinin önündeki en büyük problemlerden biri hâline gelmiştir. Çünkü içtihat; vahiy değil, vahyi anlama faaliyetidir. Tarih boyunca topluma yön veren pek çok içtihat, kendi dönemlerinin şartlarına göre üretilmiş hukukî çözümlerden ibarettir.
İslâm’ın değişmez sabiteleri; sübûtu ve delâleti kat‘î olan haramlar, farzlar ve temel ahlâk ilkeleridir. Bunun dışındaki geniş alan ise hayatın akışına göre yeniden yorumlanabilen zannî içtihat alanıdır. Vacip, sünnet, müstehap, mekruh ve muamelata dair pek çok hüküm; toplumların değişen yapıları, ihtiyaçları ve şartları doğrultusunda yeniden değerlendirilmek zorundadır. Çünkü hayat durağan değil; sürekli akan bir hakikattir. Yasalar değişir, kavramlar değişir, toplumlar değişir, araçlar değişir, insan değişir. Deve, at ve hımarla yürüyen bir dünyanın hükümlerini; uçaklar, hızlı trenler ve dijital çağın gerçekliği karşısında hiçbir içtihat yenilemesi yapmadan aynen sürdürmeye çalışmak, hayatı anlamamak olur. Budanmayan ağacın verimsizleşmesi gibi, yenilenmeyen içtihat da topluma çözüm üretemez. Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey; mezhep düşmanlığı değil, mezhepperestlikten uzak, ortak aklı esas alan, nassın ruhunu korurken hayatın gerçekliğini de okuyabilen canlı bir içtihat medeniyetidir.
Hukuk, zamanın değişen hâllerini adaletin değişmeyen hakikatiyle buluşturan ve toplumun yükünü her çağda yeniden omuzlayan dinamik bir düzen ilmidir; zira adalet sabittir, fakat onu hayata taşıyan norm yenilenmediğinde koruyucu bir kalkan olmaktan çıkıp bizzat çözülmesi gereken bir enkaza dönüşür. Hukukun görevi toplumu taşımaktır; toplumu taşıyamayan her hüküm ise, ister klasik ister modern olsun, tarihin dışına düşmeye mahkûmdur.
Mezhepler, İslâm’ın farklı çağ ve toplumlarda yaşanabilir hale gelmesini sağlayan büyük içtihat ekolleridir. İbadet hayatında düzen, hukukta tutarlılık ve toplumda birlik sağlamaları bakımından tarih boyunca önemli bir işlev görmüşlerdir. Bu yönüyle mezhepler, dinin alternatifi değil; dinin anlaşılması ve uygulanmasına yönelik ilmî yorum gelenekleridir. Ancak mezheplerin ortaya koyduğu içtihatların, zamanın şartları içinde üretilmiş beşerî yorumlar olduğu unutulmamalıdır. Çünkü içtihat, vahiy değil; vahyi anlama çabasıdır. Bu sebeple mezhepleri korumak adına içtihatları nas gibi değişmez görmek, zamanla dinin evrensel ruhu ile tarihsel yorumlarını birbirine karıştırma tehlikesini doğurmuştur.
İslâm düşüncesinin en büyük gücü, nassın değişmez ilkeleri ile hayatın değişen şartlarını birlikte okuyabilme kabiliyetidir. Mezheplerin asıl değeri de burada ortaya çıkar: Geçmişte kendi çağlarının problemlerine çözüm üretebilmeleri… Bugün yapılması gereken şey ise mezhepleri inkâr etmek değil; onların taşıdığı içtihat ruhunu yeniden diriltmektir. Çünkü mezheplerin lafızları tarihe ait olabilir; fakat adalet, maslahat, hikmet ve hakkı koruma gayesi her çağda canlıdır. Dinin ruhunu koruyabilmek, geçmişin yorumlarını kutsallaştırmakla değil; o yorumların dayandığı hikmeti çağın gerçekliği içinde yeniden üretebilmekle mümkündür.
- GİRİŞ
Hukuk, toplumun değişen şartlarına rağmen adalet ülküsünü koruma çabasının en sistematik, en kurumsal ve en sürekli ifadesidir; bu yüzden durağan bir metinler bütünü değil, toplumsal gerçeklik, ekonomik yapı, bilimsel gelişmeler ve devlet organizasyonundaki dönüşümlerle birlikte sürekli yeniden şekillenen dinamik bir nizam ilmidir. Tarih boyunca hiçbir hukuk düzeni toplumsal gerçeklikten bağımsız bir varlık alanı kuramamış; bilakis toplumun değişimine ayak uydurmak zorunda kalmıştır. İslâm hukukunda yenilenme süreci, içtihadın ekolleşmesiyle başlamış, mezhep doktrinlerinin fiilî yasa tekniğine dönüşmesiyle kurumsallaşmış, devletin kanunlaştırma süreçleriyle genişlemiş ve modern dönemde pozitif hukuka evrilerek yeni bir düzleme taşınmıştır. Bu tarihî yürüyüş, hukukun toplumsal değişimin bir adım gerisinde kalması hâlinde adaletin gerçekleşmesinin bir adım ileri gidemeyeceğini gösterir. Klasik dönemle modern dönem arasındaki fark yalnızca meselelerin türü değil; meselelerin hacmi, çeşitliliği ve hızındaki radikal artıştır. Dijital ilişkiler, küresel ticaret, finansal karmaşıklık, aile yapısının sosyolojik dönüşümü, uluslararası hukuk normlarının bağlayıcılığı ve çok katmanlı toplumsal yapı, hukuk normunun artık yalnızca geçmişin yöntemleriyle üretilemeyeceğini ortaya koymaktadır. Bu noktada İslâm hukukunun iç dinamikleri modern hukuka güçlü bir teorik zemin sunar; zira klasik fıkıh, hükmün değişebilirliğini yalnız yöntem esnekliği değil, adaletin korunması için zorunlu bir ilke olarak görmüştür. İbn Kayyim’in “الأحكام تتغير بتغير الزمان والمكان والعرف والأحوال” kaidesi (İ‘lâmü’l-Muvakkıîn, c.3, s.14), Serahsî’nin fetvanın zamanla değişeceğini ifade eden tespiti (Usûl, c.2, s.134), Şâtıbî’nin kamu yararını esas alan maksat teorisi (el-Muvâfakât, c.2, s.302) ve İbn Âbidîn’in devlet tasarruflarının kamu yararı ile sınırlı olduğunu belirten yaklaşımı (Reddü’l-Muhtâr, c.5, s.256), modern hukukun fıkhî dayanaklarını oluşturmaktadır. Mecelle’nin kodifikasyon başarısı ve 1917 Hukuk-ı Aile Kararnamesi’nin mezhepler arası tercih esaslı yapısı, devlet aklının fıkhî normu kurumsal düzleme taşımasının tarihsel örnekleridir. Bu makale, mezhep hukukundan modern kanuna uzanan bu uzun ve derin tekâmül yürüyüşünü anlamayı amaçlamaktadır.
- İçtihadın Ekolleşmesi
İslâm hukuk düşüncesinin ilk evresi, hukukun hayatla en canlı temas kurduğu dönemdir; içtihad, nassın hikmetini hayatın sürekli değişen dokusuyla buluşturan yaratıcı bir metod olarak işlev görmüş, müçtehid nassın lafzına sıkışan yorumları değil, ilahî maksadı gerçekleştiren toplumsal bir anlayışı temsil etmiştir. Bu dönemin temel ilkesi “الحكم يدور مع علته وجوداً وعدماً”dır (Serahsî, el-Mebsût, c.1, s.108) ve hükmün illetle bağını, dolayısıyla toplumsal gerçekliğe bağımlılığını vurgular. Hz. Ömer’in zekât, ganimet ve ceza uygulamalarında gösterdiği esneklik, hükmün değişen şartlara uyarlanmasının ilk örnekleridir. İbn Kayyim’in “الأحكام تتغير بتغير الزمان والمكان والعرف والأحوال” prensibi (İ‘lâmü’l-Muvakkıîn, c.3, s.14) bu dönemin ruhunu ilke hâline getirmiş ve hükmün değişmez olmadığını, değişmeyenin ilahî maksat olduğunu ortaya koymuştur. Zamanla bu içtihat çeşitliliği ekolleşmeye dönüşmüş, Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî metodolojileri farklı sosyal bağlamların ihtiyaçlarına cevap veren kurumsal yapılar olarak ortaya çıkmıştır. Mezhepler yalnız ilmî ekoller değil, fıkhın ilk yazısız hukuk kodları olmuş; ilmî otorite mezhep imamları etrafında toplanarak içtihad kurumsal bir form kazanmıştır. Ancak doktrinler zamanla sabitleşmiş, toplum hızla değişmiş, mezhep hükümleri yer yer yetersiz kalmıştır. Ali Haydar’ın klasik miras hükümlerinin şehir toplumunu taşıyamadığını belirtmesi (Dürerü’l-Hükkâm, c.1, s.45) bu gerilimin tarihsel delilidir. Bu gerilim, devletin kanunlaştırıcı rolünü zorunlu hâle getirmiştir.
- Mezheplerin İlk Yasa Tekniği
Mezhepler, klasik dönemin fiilî yasa üretim merkezleridir; yalnız ilmî görüşler bütünü değil, toplumsal düzenin temel norm üreticileridir. “اليقين لا يزول بالشك” (kesin olan şüphe ile kalkmaz) (İbn Nüceym, el-Eşbâh, s.50) hukuk güvenliğinin; “العادة محكمة” (örf muhakkemdir) (İbn Âbidîn, c.4, s.456) toplumsal sürekliliğin; “الضرورات تبيح المحظورات”, “المشقة تجلب التيسير” gibi ilkeler kamu yararı ve hakkaniyetin erken dönem ifadeleridir. Kıyas, istihsan, maslahat, örf, sedd-i zerâi gibi yöntemler modern hukukun takdir yetkisi, hakkaniyet ilkesi, kamu yararı değerlendirmesi gibi kurumlarının fıkhî öncülleridir. Mezheplerin içtihat tasnifi, tercih (tercihât), telfîk ve tehayyür mekanizmaları, kodifikasyon öncesi dönemlerin sistem kurucu teknikleridir. Osmanlı mahkemelerinde kadıların temel başvuru kaynakları mezhep kitaplarıdır; bu, mezhebin uygulanan hukuk olduğunu gösterir. Bu nedenle modern kanunlaştırma, mezhep hukuku olmadan anlaşılamaz; çünkü modern kanun, mezhep mirasının yazılı ve kurumsal formudur.
- Toplumsal Değişim ve Hükmün Yenilenmesi
Hukuk, toplumsal değişimin temposuna uyum sağladığı ölçüde adalet üretir; aksi hâlde hüküm toplumu taşıyamaz. İbn Kayyim’in “تغيّر الأحكام بتغيّر الزمان والمكان والعرف والأحوال” kaidesi (İ‘lâmü’l-Muvakkıîn, c.3, s.14), Serahsî’nin “الفتوى تتغير بتغير الزمان” tespiti (Usûl, c.2, s.134), hükmün değişmeyen ilkesinin ilahî maksat; değişenin yöntemi taşıyan form olduğunu ifade eder. Hz. Ömer’in uygulamaları, toplumsal değişime karşı fıkhın esnekliğini gösteren tarihî örneklerdir. Modern çağda dijital akitler, yapay zekâ, küresel finans, siber suçlar, veri güvenliği, aile yapısının dönüşümü gibi alanlar klasik hükümlerin doğrudan uygulanamayacağı meselelerdir; fakat fıkıh usûlü bu alanlarda hüküm üretecek esnekliğe sahiptir. Hükmü sabitlemek fıkhın özüne aykırıdır; hükmü yenilemek ilkeye sadakattir.
- Devlet Aklının Kanunlaştırıcı Rolü
Toplumsal yapının genişlemesi norm birliğini zorunlu kılmış, devlet fıkhın yalnız uygulanmasında değil, bizzat üretilmesinde de kurumsal bir otorite hâline gelmiştir. İbn Âbidîn’in “تصرفات الإمام منوطة بالمصلحة العامة” (Reddü’l-Muhtâr, c.5, s.256) hükmü, modern yasama yetkisinin fıkhî karşılığıdır. Osmanlı Kanunnâmeleri, Arazi Kanunu, Ceza Kanunnâmeleri, ticaretle ilgili örfî düzenlemeler devletin mezhep literalizminin ötesine geçerek kamu yararını koruyan yeni normlar üretmesini sağlamıştır. Koçi Bey’in “النظام بالقانون” tespiti (Risale, s.27) devlet düzeninin kanunla sağlanacağını vurgular. Mecelle, Hanefî mezhebinden seçilen hükümleri modern bir kod yapısında birleştirerek fıkhî normu kanun formuna dönüştürmüş; 1917 Hukuk-ı Aile Kararnamesi ise Mâlikî ve Şâfiî görüşlerini de kullanarak aile hukukunu modern biçimde düzenlemiştir. “الطلاق الثلاث بلفظ واحد يقع طلقة واحدة” hükmünün kabulü (Ali Haydar, c.2, s.521–523), devletin toplumsal ihtiyaçlar karşısında mezhep literalizmini aşmasını gösterir. Şeyhülislâm Mustafa Hayri Efendi’nin “الدولة إن اقتضت المصلحة تخرج عن المذهب” (Takrirler, s.47–49) sözü devletin kanunlaştırıcı meşruiyetini temellendirir. Kanunlaştırma modernleşmenin kopuşu değil; fıkhın kendi iç mantığından doğan bir tekâmüldür.
- Modern Hukuka Geçişin Fıkhî Temelleri
Modern hukuk, İslâm hukukunun özündeki maksat merkezli yapının doğal bir devamıdır. İbn Kayyim’in değişim kaidesi (İ‘lâmü’l-Muvakkıîn, c.3, s.14), Gazâlî’nin zarûriyyât listesi (el-Mustasfâ, c.1, s.174), Şâtıbî’nin maksat teorisi (el-Muvâfakât, c.2, s.302), devletin kamu yararına bağlı tasarrufu (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, c.5, s.256), modern hukuk ilkelerinin tamamıyla uyumlu fıkhî temellerdir. Maslahat, örf, kıyas, istihsan gibi usûl araçları modern hukukun kamu yararı ilkesi, hâkim takdir yetkisi, genel ilkeler ve boşluk doldurma mekanizmalarıyla paralellik gösterir. Bu nedenle modern hukuka geçiş bir kırılma değil; fıkhın kendi iç tekâmülünün zorunlu sonucudur.
Hukuk normu toplumsal düzeni taşıyan bir araçtır ve aracın niteliği, onu yüklenen toplumsal gerçekliğin hacmi ve yoğunluğuyla doğrudan ilişkilidir; bu sebeple tarih boyunca hiçbir normatif yapı kendisini doğuran toplumun değişimini dikkate almaksızın varlığını sürdürememiştir. Normun tekâmülü, yalnızca metin değişikliği değil; norm üretme tekniklerinin evrimidir. İslâm hukukunda bu evrim, bireysel içtihadın ekolleşmeye, ekolleşmenin fetva kurumsallaşmasına, fetvanın devlet merkezli kanunlaştırmaya ve kanunlaştırmanın modern pozitif hukuk düzenine dönüşmesine kadar uzanan çok katmanlı bir çizgidir. Kıyas, istihsan, istislah (maslahat), örf, sedd-i zerâi, istishab, icmâ gibi yöntemler klasik dönemde norm üretiminin esnek ve dinamik araçları olmuş, müçtehidin nas ile hayat arasında organik bağ kurmasını sağlamıştır. Kıyas illetteki ortaklık üzerinden hükmü yeni meselelere taşımış; istihsan katı kıyasın doğuracağı güçlükleri maslahata öncelik vererek gidermiş (Serahsî, Usûl, c.2, s.194); maslahat anlayışı ise hükmün şeklini değil, maksadını merkeze alarak adaletin gerçekleşmesini hedeflemiştir. Bu tekniklerin sistemleşmesiyle mezhepler, yeknesak ve öngörülebilir norm havuzları üretmiş; bu literatür klasik dönemin en kapsamlı “yazısız kodları” hâline gelmiştir. Fetva ise mezhep normlarını pratik hayata taşıyan, yargı kararlarını yönlendiren, kanun öncesi dönemin fiilî norm alanıdır. Osmanlı’da Şeyhülislâmlık ve kazaskerlik teşkilatı, fetvayı kurumsal omurga hâline getirmiştir (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, c.5, s.256). Kanunlaştırma ise normun bireysel içtihat alanından çıkıp devletin bağlayıcı iradesine dönüşme aşamasıdır; Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye (1869–1876) bunun en parlak örneğidir: Hanefî mezhebinden seçilen hükümler, maslahata en uygun diğer mezhep görüşleri ve küllî kaideler modern bir kod yapısı içinde bir araya getirilmiştir (Cevdet Paşa, Tezâkir, s.419). Modern pozitif hukuk ise normun yazılı, kurumsal, çok kaynaklı ve uluslararası etkilerle zenginleşmiş hâlidir. Tüm bu süreç gösterir ki adaleti taşıyan araç değişir; adaletin kendisi değil. Normun tekâmülü şer‘î maksadın değişen zamanlara taşınmasıdır; değişmeyen ilke, değişen teknik; değişmeyen hakikat, değişen ifade biçimidir. Eğer norm kendi zamanının gerçekliğini taşıyamaz hâle gelirse koruyucu bir araç olmaktan çıkar ve bizzat çözülmesi gereken bir soruna dönüşür. Bu nedenle hukuk normu tarih boyunca kendisini yenilemek zorundadır.
- Adaletin Aracı Olarak Hukukun Yenilenmesi
Hukukun nihai gayesi yalnızca kuralların tatbiki değil, adaletin gerçekleşmesidir; adalet ise durağan değil, toplumsal yapının dönüşümüne göre sürekli değişen dinamik bir değerdir. Bu sebeple hukuk adaleti taşıyabildiği sürece hukuktur; adaleti gerçekleştirme kudretini kaybettiği anda tarihsel bir kalıntıya dönüşür. Klasik fıkıh geleneği bu hakikati erken dönemden itibaren sezmiş ve hukuku, adaletin değişen formlarını taşıyabilecek esnek bir metodoloji üzerine inşa etmiştir. Fıkhın en önemli ilkesi hükmün değişebilirliğidir; İbn Kayyim’in “تغيّر الأحكام بتغيّر الزمان والمكان والعرف والأحوال” kaidesi (İ‘lâmü’l-Muvakkıîn, c.3, s.14) hukuk–adalet ilişkisindeki süreklilik–değişkenlik dengesinin teorik temelidir. Burada değişen şey ilke değil, ilkenin hayata taşınma biçimidir. Kıyas, istihsan, istislah, örf ve sedd-i zerâi gibi usûl araçları klasik dönemde adaletin farklı durumlara uyarlanmasını sağlayan yöntemlerdir. Şâtıbî’nin şeriatın özünün “maslahatın gerçekleştirilmesi ve mefsedetin giderilmesi” olduğunu vurgulaması (el-Muvâfakât, c.2, s.302) bunu teyit eder. Hukukun yenilenmesi, yeni normlar üretmekten önce, eski araçların yeni gerçekliğe cevap veremediğini keşfetmeyi gerektirir. Sözlü akitlerin ve sözlü boşamaların bağlayıcı olduğu bir toplumda bu yöntem adaletli iken; modern toplumların karmaşık yapısında yazılı güvence zorunlu hâle gelmiştir. Bu değişim bir sapma değil, adaletin korunmasıdır. Hukuk kendisini yenilemezse adaleti taşıyamaz; bu yüzden yenilenme, hukuk biliminin zayıflığı değil adaletin sürekliliğinin teminatıdır. İbn Âbidîn’in “تصرفات الإمام منوطة بالمصلحة العامة” kaidesi bu zorunluluğu teyit eder (Reddü’l-Muhtâr, c.5, s.256). Modern çağda dijital akitler, elektronik ticaret, siber suçlar, uluslararası sözleşmeler, finansal araçlar, küresel göç, aile yapısının dönüşümü, veri güvenliği, yapay zekâ sorumluluğu gibi alanlar klasik hükmü değil klasik yöntemi modern norm üretimine uyarlamayı gerektirir. Çünkü klasik hüküm kendi döneminin toplumsal gerçekliği için çözüm iken modern sorunlara uygulanmaya çalışıldığında adaleti engelleyen bir unsur hâline gelir. Bu nedenle hukukun yenilenmesi, ilahî hükme aykırılık değil ilahî maksada bağlılığın çağdaş ifadesidir. Adalet araç değiştirerek yürür; aracı yenilemeyen hukuk adaleti taşımakta acze düşer.
- Tarihsel Normlardan Kurumsal Yapılara: Hukukun Kurumsallaşma Evreleri
Hukuk yalnızca normlardan ibaret değildir; normların uygulanabilmesi için kurumsal yapılara ihtiyaç duyar. İslâm hukukunda bu kurumsallaşma dört evrede gerçekleşmiştir. İlk evre içtihadın bireysel norm üretimi dönemidir; sahabe ve tâbiîn dönemindeki içtihatlar ile Hz. Ömer’in maslahat merkezli uygulamaları buna örnektir. İkinci evre içtihadın mezhepler şeklinde ekolleşmesidir; mezhepler yalnız ilmî çerçeveler değil toplumsal düzenin ilk kurumsal norm havuzlarıdır. Üçüncü evre fetva kurumunun kurumsallaşmasıdır; Osmanlı’da Şeyhülislâmlık ve kazaskerlik, fetvayı devlet yapısına bağlamıştır. Dördüncü evre ise devletin kanunlaştırıcı otorite olarak sahneye çıkmasıdır; kozmopolit toplumlarda norm birliği ancak devlet eliyle sağlanmıştır. Koçi Bey’in “النظام بالقانون” sözü (Risale, s.27) bu evreyi özetler. Mecelle, fıkhî normun kod yapısına dönüşmesinin zirvesidir; 1917 Hukuk-ı Aile Kararnamesi ise mezhepler üstü çözüm tekniklerinin devlet eliyle yürürlüğe konulduğu en ileri örnektir. Modern çağda hukuk ulusal yasalar, uluslararası sözleşmeler, anayasal ilkeler ve yargı içtihatlarının katmanlı yapısıyla daha karmaşık bir kurumsal düzen hâline gelmiştir. Bu evrim, hukukun modernleşme baskısıyla değil fıkhın maksadını farklı dönemlerde koruma amacıyla gerçekleşen tarihî tekâmülün kurumsal izdüşümüdür.
- İlke–Metot Gerilimi: Sabit Olan ile Değişen Arasındaki Denge
Hukuk tarihinde asıl tartışma “hüküm değişir mi?” değildir; “hükmün hangi unsuru sabittir, hangisi değişkendir ve değişimin sınırları nedir?” sorusudur. Şâtıbî’nin “الشريعة وُضعت لمصالح العباد” (el-Muvâfakât, c.2, s.302) ifadesi, şeriatın gayesinin kulların maslahatını gerçekleştirmek olduğunu belirtir ve maksadın sabit, vasıtaların değişken olduğunu ortaya koyar. “المقاصد ثابتة والوسائل متغيرة” ilkesi bu yaklaşımı özetler. İmam Ebû Hanîfe’nin istihsanı “insanlara daha uygun olana yönelmek” şeklinde tanımlaması (Serahsî, el-Mebsût, c.10, s.145), yöntemin ilkeye feda edilmediğini, bilakis ilkeyi gerçekleştirmek için yöntemin değişebileceğini gösterir. İlke yanlış anlaşılırsa metot donuklaşır; metot ölçüsüz genişletilirse ilke aşınır. İbn Kayyim’in “şeriatın temeli hikmet ve insanların maslahatı üzerinedir” tespiti (İ‘lâmü’l-Muvakkıîn, c.3, s.11) bu dengeyi kurar. Modern hukukun karşı karşıya olduğu yeni alanlar—dijital hukuk, uluslararası ticaret, çevre hukuku, yapay zekâ etiği, veri güvenliği—klasik metodu aynen uygulamayı imkânsız kılar; çünkü illet değişmiştir. İllet değiştiğinde eski formu korumak ilkeye sadakat değil, maksadın ihlâlidir. Bu nedenle sabit olan adalet, değişen ise adaleti taşıyan metodolojidir. Denge sağlanamazsa hukuk donar; dengenin sağlandığı yerde hukuk hem geleneği hem modernliği aynı çizgide taşır.
- Fıkhî Geleneğin Geleceği: Yeni İçtihat Formlarının Zorunluluğu
Fıkıh geleneğinin asıl mirası, hükmün kendisi değil hükme götüren yöntemdir; yöntem canlı kaldığı sürece fıkıh her çağda yeni hükümler üretebilir. Modern dünyanın bilimsel, teknolojik ve toplumsal dönüşümü—dijital mülkiyet, blockchain, yapay zekâ sorumluluğu, büyük veri güvenliği, uluslararası ticaret, finansal türevler, biyoetik, çevre hukuku, insan hakları rejimleri—klasik dönemin karşılaşmadığı sorunlardır; fakat fıkıh usûlü bu alanlara hüküm üretme kapasitesine sahiptir. İbn Kayyim’in “لا يُنكر تغيّر الأحكام بتغيّر الأزمان” (İ‘lâmü’l-Muvakkıîn, c.3, s.14) sözü yeni içtihat ihtiyacının teorik temelidir. Yeni içtihadın bireysel değil kolektif, disiplinler arası ve kurumsal olması gerekir; zira modern müçtehit hukuk, iktisat, sosyoloji, teknoloji, tıp, uluslararası ilişkiler, veri bilimi gibi alanlar arasında geçiş yapabilen bir yetkinliğe sahip olmalıdır. Makâsıdü’ş-şerîa teorisi modern içtihadın anahtarıdır; maksat sabittir fakat maksadı hayata taşıyan araçlar değişmelidir. Yeni içtihat formu, klasik usûlün modern bilimsel gerçeklikle bütünleşmiş hâlidir. Fıkıh çağın sorunlarına cevap veremezse tarihsel bir hatıraya dönüşür; yöntemini yenilerse adaleti geleceğe taşıyan bir hukuk mimarisine dönüşür.
SONUÇ: İslâm hukukunun tarihsel seyri hükmün değil hükme götüren yöntemin tekâmül hikâyesidir. İçtihadın bireysel çabadan kurumsal mezheplere; mezheplerin fiilî norm alanlarından fetva kurumuna; fetvanın devlet eliyle kanunlaştırmaya; kanunlaştırmanın ise modern pozitif hukuk sistemlerine dönüşmesi—hukukun toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda geçirdiği tekâmülün en berrak göstergesidir. Bu yürüyüş hukukun özünü değil, o özü hayata taşıyan araçları değiştirmiştir. Klasik fıkıh geleneği değişimin hukukun doğasına yerleştirildiğini erken dönemden itibaren kavramış; “hükümler zamanın, mekânın, örfün ve hâllerin değişmesiyle değişir” (İ‘lâmü’l-Muvakkıîn, c.3, s.14) ilkesini merkezileştirmiştir. Modern hukuka geçiş bir kopuş değil, fıkhın kendi iç mantığının zorunlu istikametidir. Değişen şey hükmün kaynağı değil, hükmü taşıyan formdur: ilke sabittir, yöntem yenilenir; maksat sabittir, vasıta değişir; adalet sabittir, ama adaleti gerçekleştiren araç her çağda yeniden inşa edilir. Modern dünyadaki dönüşümler klasik yöntemin modern norm üretimine aktarılmasını zorunlu kılar. Devlet aklının kanunlaştırıcı rolü fıkhın ruhunu modern forma taşımış, “تصرفات الإمام منوطة بالمصلحة العامة” ilkesi (Reddü’l-Muhtâr, c.5, s.256) modern yasama yetkisinin fıkhî meşruiyetini oluşturmuştur. Hukuk adaleti taşıdığı sürece hayattadır; adalet ise ancak güncellenmiş, uygulanabilir ve toplumsal karşılığı olan normlarla mümkündür. Yenilenmeyen norm adaletin önünde engel hâline gelir; yenilenmiş norm ise adaletin zamanlar üstü yürüyüşünü sürdürür. Bugünün görevi geçmişin hükümlerini kutsamak değil geçmişin yöntemini geleceğin hukukuna taşımaktır. İçtihadı tarih değil her çağda yeniden doğan aklî ve vicdanî bir sorumluluk olarak yaşatmaktır. Çünkü hukuk bir bina değil; her nesilde yeniden inşa edilmesi gereken bir adalet mimarisidir.
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

