NURETTİN TOPÇU KİMDİR? NEYİ SAVUNUR, NEYE İTİRAZ EDER?
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Nurettin Topçu (1909–1975), Türkiye düşünce hayatında dini savunurken dindarlığı en sert biçimde sorgulayan, imanı yüceltirken Müslümanların ibadet ve maneviyat pratiklerini ahlâk terazisinde tartan mütefekkirdir. Sorbonne’da aldığı felsefe eğitimiyle modern düşünceyi derinlemesine tanımış; fakat çözümü ilerleme mitlerinde değil, ahlâk, irade ve sorumluluk merkezli bir İslâm anlayışında aramıştır. Topçu’nun temel sorusu “inanıyor muyuz?” değildir; inandığımız şey bizi neye dönüştürüyor? sorusudur. Bu yüzden o, rahatlatan değil rahatsız eden, teselli eden değil hesap soran bir düşünürdür.
Topçu’ya göre iman, insanı korunaklı bir manevî alana çekmez; yük aldırır. İbadet, kurtuluşu garanti eden bir ritüel güvenliği değildir; adalet üretmekle mükellef bir ahlâk disiplinidir. Namaz kılıp zulme susan, oruç tutup haksızlığı normalleştiren, hacdan dönüp adaletsizliğe alışan bir dindarlık, onun nazarında iman değil alışkanlıktır. İbadet Allah’a yaklaştırıyorsa bu yakınlık mutlaka merhamet, adalet ve sorumluluk olarak görünür hâle gelmelidir; aksi hâlde ibadet, Allah’a değil nefse yapılmış olur. Topçu’nun keskin hükmü buradadır: Ahlâka dönüşmeyen ibadet, kulluk değildir.
Dua meselesinde Topçu daha da nettir. Uzun, gösterişli ve dilde uzayan duaları samimiyet ölçüsü saymaz; çoğu zaman riyâya ve sorumluluktan kaçışa kapı araladığını söyler. Ona göre dua, sonucu Allah’tan bekleyip kenara çekilmek değil; iradeyi doğrultup fiile geçmektir. “Dua ettik” diyerek haksızlık karşısında beklemek, zulme müdahaleyi ertelemek ve eylemsizliği meşrulaştırmak, Topçu’nun dünyasında iman değil atalet üretir. Hakiki dua, insanı yerinden kaldıran; Allah adına ayağa kalktıran niyettir. Uzun uzun edilen ama insanı yerinden kıpırdatmayan dualar, ona göre kulluğu değil riyâkârlığı besler; gerçek dua fiil hâline gelmiş imandır.
Topçu’nun tasavvufa yaklaşımı müspettir; tasavvufu, ruh terbiyesinin ve ahlâk derinliğinin asli kaynağı olarak görür. İtirazı tasavvufa değil, tasavvuf adına kurulan ve ahlâkî sorumluluğu askıya alan tarikat pratiklerine yöneliktir. Tarikatın bir “güvenli alan”, itaat mekanizması ya da dünyadan el çekmenin gerekçesi hâline gelmesini reddeder. Hakiki tasavvuf, toplumdan kaçış değil; toplumun yükünü omuzlama cesaretidir. Dergâhta huzur bulup sokakta susan bir dindarlık, Topçu’ya göre ne tasavvuftur ne de maneviyat; bu, ahlâkın askıya alınmasıdır. Hakiki sûfî, kalabalıktan kaçan değil; adaletsizliğin ortasına yürüyen kimsedir.
Bütün bu eleştiriler Topçu’da “isyan ahlâkı” kavramında toplanır. Bu isyan, Allah’a karşı bir başkaldırı değildir; Allah adına yapılan zulme karşı vicdanın doğrulmasıdır. Topçu’nun en sert uyarısı şuradadır: İnsan Allah adına konuşmaya başladığı anda kendini sorgulanamaz ilan eder ve zulüm tam burada başlar. Bu yüzden Topçu, düzeni koruyan bir dindarlığı değil; adaleti ayakta tutan bir iman anlayışını savunur. Onun zübdesi açıktır: Müslümanlık rahatlama dini değil, sorumluluk ahlâkıdır; iman iyi hissettirdiği için değil, doğru yaşamaya zorladığı için değerlidir.
Bu çerçevede Ömer Hayyâm ile Nurettin Topçu aynı ahlâkî yaraya bakar; fakat farklı işlevler üstlenirler. Hayyâm, din adına üretilen riyâyı ve iktidar dilini teşhir eden bir vicdandır; sözü ifşa edicidir, sarsar, maskeleri düşürür. Topçu ise teşhirle yetinmez; istikameti yeniden inşa eden bir ahlâk dili kurar. Hayyâm yanlış temsili yakar; Topçu doğru temsili yük hâline getirir. Biri aklı uyandırır, diğeri iradeyi ayağa kaldırır. Ortaklıkları inkâr değil riyâya ve zulme itirazdır; ayrılıkları yöntemdir: Hayyâm uyandırır, Topçu ayağa kaldırır. Birlikte okunduklarında, biri yanlışı görünür kılar, diğeri doğrunun bedelini hatırlatır.
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

