
VAHİY PROJESİNE İSYANIN DEPREMİ
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Tevhid, salt bir itikad ilkesi değil; insanı merkeze alan, adaleti esas alan ve sınıfsızlığı hedefleyen bütüncül bir sosyal düzen teklifidir. Bu teklifin özünde, insanın insana üstünlüğünü reddeden; gücü, serveti ve statüyü meşruiyetin kaynağı olmaktan çıkaran bir ahlâk-hukuk-toplum birlikteliği yer alır. Ne var ki tarih boyunca bu ilahî projenin karşısına, görünürde düzen ve istikrar vaat eden; gerçekte ise imtiyaz, hiyerarşi ve tahakküm üreten sınıflı toplum inşaları dikilmiştir. Bugün yaşanan kriz, bir yönetim veya ekonomi krizi değil; vahyin sosyal mimarisine karşı yapılan metodolojik bir isyanın birikimli sonucudur. Bu isyan, ray değiştirilen bir tren misali, toplumu adaletten koparıp fesada sürüklemiş; deprem etkisiyle yalnız kurumları değil, vicdanı ve ortak yaşamı da sarsmıştır (bkz. Şâtıbî, el-Muvâfakât, I, 38).
Vahyin önerdiği düzen, camide saf tutan bedenlerin ötesinde, toplumda saf tutan hakikatlerin düzenidir. Nitekim “اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ – Müminler ancak kardeştir” ilkesi, yatay eşitliği ve dayanışmayı kurucu norm olarak vazeder (Kur’ân, 49/10). Buna karşılık sınıflı toplum, dikey putlar üretir: makam, sermaye, mevki ve güç; görünmez fakat buyurgan birer ilah gibi dolaşıma sokulur. Böylece “لَا فَضْلَ لِعَرَبِيٍّ عَلَىٰ أَعْجَمِيٍّ إِلَّا بِالتَّقْوَىٰ – Takvâdan başka hiçbir üstünlük yoktur” ilkesinin yerine, dünyevî üstünlük rejimleri ikame edilir (bkz. İbn Kayyim, İ‘lâmü’l-Muwaqqi‘în, II, 16). Sonuçta adaletin terazisi şaşar; biri ağlarken diğeri güler; toplum dünyada cehennemi yaşamaya başlar.
Bu çöküşün alameti, ibadetteki safın bozulması değil; hayattaki safın bozulmasıdır. Çünkü vahiy, “الْعَدْلُ أَسَاسُ الْمُلْكِ – Adalet mülkün temelidir” düsturunu yalnız devlete değil, toplumsal ilişkilere de şamil kılar (bkz. Gazâlî, İhyâ, II, 109). Üstünlüğün ölçüsü; servet birikimi ya da iktidar yakınlığı değil, emanete riayet ve kul hakkı hassasiyetidir. Bu ölçü terk edildiğinde, meşruiyet sermayeye; itaat güce; rıza korkuya bağlanır. İşte bu noktada sınıflı toplum, tevhidî düzeni içeriden çökerten sinsi bir fitneye dönüşür.
Bugün ödenen bedel ağırdır. Siyasî tahakküm istibdatla, iktisadî tahakküm istismarla, dinî tahakküm ise istihmarla yürütülmektedir. Karunî sermaye birikimleri meşrulaştırılırken, Firavunî iktidarlar kalıcı kılınmakta; Belâmî söylemlerle zulüm “sabır” kılıfına büründürülmektedir (bkz. Taberî, Tefsîr, IX, 14). Oysa vahiy, mustazafların yanında durmayı; adaleti ayağa kaldırmayı asli görev kılar: “كُونُوا قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ – Adaleti titizlikle ayakta tutanlar olun” (Kur’ân, 4/135).
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni sloganlar değil; tevhidin sosyal ahlâkını yeniden hayata geçirecek bir adalet seferberliğidir. Her yasal olanın helal sayılamayacağını; fakat her helalin bir gün hukuk olabileceğini hatırlatan bir bilinçle, helalleşmeyi toplumsal barışın anahtarı kılmaktır (bkz. Serahsî, el-Mebsût, XX, 3). Aksi halde sınıfsallaşmanın ürettiği fay hatları derinleşecek; bir sabah, telafisi mümkün olmayan bir toplumsal yıkımla uyanmak kaçınılmaz olacaktır.
- Saf Düzeninden Hiyerarşik Putlara: Sosyal Kırılmanın Metafiziği
Vahyin toplumsal tasavvurunda “saf”, yalnızca ibadetteki beden dizilişini değil; hayattaki değer dizilişini ifade eder. Saf, eşitliktir; saf, omuz omuza duruştur; saf, kimliğin değil sorumluluğun belirleyici olduğu yatay bir düzeni temsil eder. Bu sebeple camideki saf düzeni, vahyin sosyal hayata yansıyan bir ahlâkî mimaridir. Ne var ki Müslüman toplumlar, zamanla bu mimariyi terk etmiş; yatay eşitliğin yerine dikey hiyerarşiler ikame etmişlerdir. Böylece “سَوَاءٌ كَأَسْنَانِ الْمِشْطِ – İnsanlar tarak dişleri gibi eşittir” ilkesinin yerini, güç ve statü merkezli ayrımlar almıştır (bkz. Beyhakî, Şu‘abü’l-Îmân, VI, 478).
Bu dönüşüm, masum bir sosyolojik farklılaşma değildir; bilakis tevhidin sosyal boyutuna yönelmiş örtük bir başkaldırıdır. Zira hiyerarşi derinleştikçe, meşruiyet adaletten değil güçten; itaat rızadan değil korkudan beslenir. Makamlar kutsanır, servet dokunulmazlık kazanır, güç hesap vermez hâle gelir. İşte bu noktada makam, mevki ve sermaye, farkında olunmadan **“dikey putlar”**a dönüşür. Kur’ân’ın “أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلٰهَهُ هَوَاهُ – Hevâsını ilah edinen kimseyi gördün mü?” ikazı, yalnız bireysel tutkulara değil; kurumsallaşmış hırs ve iktidar yapılarına da yöneliktir (Kur’ân, 45/23; bkz. Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, XXVII, 82).
Saf düzeninin bozulmasıyla birlikte toplum, ahlâkî rezonansını kaybeder. Biri açken diğerinin tok yatması olağanlaşır; biri adaletsizlikten inlerken diğeri refahını “hak edilmiş başarı” olarak sunar. Böylece “الْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ – Mümin, mümin için birbirini tutan bir bina gibidir” hadisi, sembolik bir söyleme indirgenir (bkz. Buhârî, Salât, 88). Oysa bina, bir tuğlası çekildiğinde sarsılır; bugün yaşanan tam da budur: toplumsal binanın taşıyıcı adalet tuğlaları yerinden sökülmüştür.
Bu süreç, sadece bireyleri değil, kurumları da çürütür. İdare adaleti değil itaati, ekonomi üretimi değil rantı, din ise ahlâkı değil meşrulaştırmayı öncelemeye başlar. Böylece vahyin “وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ – Dosdoğru teraziyle tartın” emri, piyasa ve siyaset ahlâkından dışlanır (Kur’ân, 17/35; bkz. Kurtubî, el-Câmi‘, X, 248). Sonuç kaçınılmazdır: adalet duygusu örselenir, toplumsal güven çözülür ve insanlar aynı şehirde yaşayıp aynı kaderi paylaşamaz hâle gelir.
Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz sorun, “kim yönetecek?” sorusundan önce, “hangi ahlâk yönetici olacak?” sorusudur. Safı yeniden kurmadan; yani adaleti, eşitliği ve sorumluluk bilincini merkeze almadan, ne siyasal istikrar ne de toplumsal huzur mümkündür. Aksi halde sınıflı toplumun ürettiği fay hatları derinleşecek; deprem kaçınılmaz olacaktır.
- Üstünlük Ölçüsünün Tahrifi Ve Meşruiyet Krizi
Vahyin inşa ettiği toplumsal zeminde üstünlük, ne soyla ne servetle ne de siyasal yakınlıkla belirlenir. Üstünlüğün tek ölçüsü, emanete sadakat ve adalete bağlılıktır. Kur’ân’ın “إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ – Allah katında en değerliniz, takvâca en üstün olanınızdır” hükmü, bireysel ahlâk kadar kamusal düzenin de temel referansıdır (Kur’ân, 49/13; bkz. Zemahşerî, el-Keşşâf, IV, 374). Ne var ki tarihsel süreçte bu ölçü aşınmış; yerini güç, statü ve çıkar merkezli meşruiyet rejimleri almıştır.
Bu tahrif, sadece ahlâkî bir yozlaşma değil; aynı zamanda hukukî ve siyasal bir kriz doğurmuştur. Zira meşruiyet, adaletle bağını kopardığında iktidar tahakküme, servet ayrıcalığa, hukuk ise güçlülerin zırhına dönüşür. Böyle bir düzende hak, artık korunması gereken bir değer değil; pazarlık konusu edilen bir ayrıcalık hâline gelir. “الْمُلْكُ يَبْقَىٰ مَعَ الْكُفْرِ وَلَا يَبْقَىٰ مَعَ الظُّلْمِ – Küfürle devlet ayakta kalabilir; zulümle asla” sözü, bu bağlamda salt bir hikmet ifadesi değil, tarihsel bir sosyolojidir (bkz. İbn Teymiyye, es-Siyâsetü’ş-Şer‘iyye, s. 15).
Üstünlük ölçüsünün tahrifi, toplumda sessiz bir rıza üretir. Güçlü olanın “başardığı”, zengin olanın “hak ettiği”, makam sahibinin “layık olduğu” varsayılır. Böylece zulüm, istisna olmaktan çıkar; normalleşir. Bu normalleşme, vahyin en sert uyarılarından birine karşılık gelir: “وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا – Zalimlere meyletmeyin” (Kur’ân, 11/113; bkz. Taberî, Tefsîr, XII, 169). Zira zulme meyil, zulmün bizzat kendisi kadar yıkıcıdır.
Bu meşruiyet krizi, en derin yarayı kul hakkı alanında açar. Hak, artık ahlâkî bir emanet değil; hukuki boşluklardan sızdırılan bir kazanç kapısı olarak görülür. Oysa İslam hukuk düşüncesinde kul hakkı, affı yalnızca hak sahibine bırakılmış dokunulmaz bir alandır (bkz. Serahsî, el-Mebsût, XXIV, 33). Bu alan ihlal edildiğinde, ne ibadet ne de kurumsal başarı toplumsal vicdanı onarabilir.
Daha da vahimi, bu çarpık üstünlük anlayışı dini dil ile meşrulaştırıldığında ortaya çıkar. Güce yakınlık “hikmet”, suskunluk “sabır”, adaletsizliğe rıza ise “fitneden kaçınma” olarak sunulur. Böylece din, zulmün karşısında konumlanmak yerine, zulmün söylem aparatına indirgenir. Kur’ân’ın “لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ – Yapmadığınızı niçin söylüyorsunuz” ikazı, tam da bu ikiyüzlü dindarlık biçimine yöneliktir (Kur’ân, 61/2; bkz. Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, XXX, 231).
Sonuç itibarıyla üstünlük ölçüsünün bozulduğu her toplumda, adalet yerini ayrıcalığa; hukuk yerini güce; ahlâk yerini menfaate bırakır. Bu da yalnız bugünü değil, geleceği de ipotek altına alan bir çöküştür. Zira vahyin önerdiği düzen, ayrıcalıkların değil; sorumlulukların paylaşıldığı bir düzeni esas alır. Bu esas kaybedildiğinde, sınıflı toplumun ürettiği deprem, kaçınılmaz olarak en zayıf olanın üzerine yıkılır.
- Tağutî Yapılar: İstibdat, İstismar Ve İstihmar Üçgeni
Sınıflı toplumun kurumsallaşması, yalnızca toplumsal bir ayrışma değil; aynı zamanda tağutî yapıların sürekliliğini sağlayan işlevsel bir zemindir. Zira tarih boyunca zulüm, tek başına ayakta duramamış; mutlaka siyasal, iktisadî ve dinî araçlarla tahkim edilmiştir. Bu bağlamda modern dünyada karşımıza çıkan tablo, istibdat–istismar–istihmar üçgeni etrafında örülmüş çok katmanlı bir tahakküm düzenidir. Kur’ân’ın Firavun, Karun ve Bel‘am tipolojileriyle sembolleştirdiği bu yapı, yalnızca geçmişe ait bir anlatı değil; her çağda yeniden üretilen bir iktidar anatomisidir (bkz. Taberî, Tefsîr, XX, 97).
Siyasal alanda tağut, istibdat ile tecelli eder. İktidar, adalet üretme sorumluluğunu terk ettiğinde; meşruiyetini halkın rızasından değil, korkunun sürekliliğinden devşirmeye başlar. Bu noktada hukuk, zulmü sınırlayan bir norm olmaktan çıkar; zulmü düzenleyen bir teknik hâline gelir. Kur’ân’ın “إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ – Firavun yeryüzünde azdı” ifadesi, gücün sınır tanımadığında nasıl fesada dönüştüğünü açıkça ortaya koyar (Kur’ân, 28/4; bkz. Kurtubî, el-Câmi‘, XIII, 247). İstibdat, yalnız muhalefeti değil; adalet talebini de suç sayar.
İktisadî alanda tağut ise istismar üzerinden işler. Sermaye, üretimin ve emeğin hizmetinde bir araç olmaktan çıkıp başlı başına kutsanan bir değer hâline geldiğinde, Karunî birikim modelleri ortaya çıkar. “إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَىٰ عِلْمٍ عِندِي – Bu servet bana bilgim sayesinde verildi” diyen Karun’un mantığı, bugün piyasa başarısı ve finansal güç söylemleriyle yeniden üretilmektedir (Kur’ân, 28/78; bkz. Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, XXV, 116). Böylece yoksulluk bireysel kusur, zenginlik ise mutlak hak ediş olarak sunulur; sosyal adalet fikri itibarsızlaştırılır.
Bu iki alanı bir arada tutan üçüncü sacayağı ise istihmar, yani dinin araçsallaştırılmasıdır. Dini söylem, adaletin dili olmaktan çıkarılıp sabır telkin eden bir teskin aracına dönüştürüldüğünde, Bel‘amî bir rol üstlenmiş olur. Kur’ân’ın “فَانْسَلَخَ مِنْهَا – Onlardan sıyrıldı” ifadesi, hakikati bildiği hâlde iktidarın yanında saf tutan bu tipolojiyi tasvir eder (Kur’ân, 7/175; bkz. Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 143). Bu noktada din, mazlumun sesi olmaktan çıkıp zalim için meşruiyet kalkanına dönüşür.
Bu üçlü yapı birlikte çalıştığında ortaya çıkan şey, kurumsallaşmış bir adaletsizlik rejimidir. İstibdat korku üretir, istismar bağımlılık oluşturur, istihmar ise vicdanı felç eder. Böyle bir düzende toplum, yalnız ekonomik olarak değil; ahlâkî olarak da yoksullaşır. Hak arama iradesi zayıflar, zulme itiraz “fitne” olarak damgalanır. Oysa vahyin çağrısı açıktır: “وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَ – Şahitliği gizlemeyin” (Kur’ân, 2/283; bkz. Serahsî, el-Mebsût, XVI, 59).
Bu nedenle tağutî yapılara karşı mücadele, yalnızca siyasal bir refleks değil; imanın sosyal sorumluluğudur. Adaletin askıya alındığı her yerde, tarafsızlık zulmün lehine işler. Saf tutulacak yer, gücün yanı değil; hakikatin yanıdır. Aksi hâlde sınıflı toplumun ürettiği bu tahakküm düzeni, deprem etkisiyle yalnız mazlumu değil; sessiz kalanları da enkaz altında bırakacaktır.
- Mustazaf Bilinci, Direniş Ahlâkı Ve Tevhidî Sorumluluk
Vahyin toplumsal çağrısı, tarihin hiçbir döneminde güçlülerin konforuna hitap etmemiştir. İlahi hitap, daima mustazafların onurunu ayağa kaldırmayı, zulme karşı adaleti tahkim etmeyi amaçlamıştır. Bu sebeple Kur’ân’da peygamber kıssaları, salt tarihsel anlatılar değil; direniş ahlâkının normatif haritalarıdır. “وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا – Biz yeryüzünde hor görülenlere lütufta bulunmak istedik” ayeti, bu ilahî yönelimin açık beyanıdır (Kur’ân, 28/5; bkz. Taberî, Tefsîr, XX, 12).
Mustazaflık, vahyin terminolojisinde yalnızca ekonomik yoksunluk anlamına gelmez; hakları gasp edilmiş, sesi bastırılmış ve iradesi felç edilmiş bütün kesimleri kapsar. Bu yönüyle mustazaf bilinci, pasif bir mağduriyet hâli değil; adalet merkezli bir farkındalık düzeyidir. Ne var ki sınıflı toplum düzenleri, bu bilinci özellikle bastırmaya çalışır. Çünkü mustazafların uyanışı, istibdat düzenlerinin en büyük korkusudur. Bu yüzden korku, yoksulluk ve dinî meşrulaştırma mekanizmaları birlikte işletilir.
Vahiy ise bu korku siyasetini boşa çıkarır. Hz. İbrahim’in putlara karşı duruşu, Hz. Musa’nın Firavun karşısındaki sözü ve Hz. Muhammed’in Mekke aristokrasisine meydan okuması, tevhidin direniş ahlâkının tarihsel tezahürleridir. Bu çizgi, “قُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا – İnsanlara güzel ve doğru söz söyleyin” emrinin, zulüm karşısında suskunluk anlamına gelmediğini açıkça gösterir (Kur’ân, 2/83; bkz. Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, IV, 27). Zira vahiyde “güzel söz”, hakikati örten bir nezaket değil; adaleti açığa çıkaran bir cesarettir.
Direniş ahlâkı, kaosu değil ilkesel karşı duruşu esas alır. Zulme karşı çıkarken adaletten sapmamak, güce karşı dururken haksızlık üretmemek bu ahlâkın temel şartıdır. Bu nedenle Kur’ân, müminleri “قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ – Adaleti ayakta tutanlar” olarak tanımlar (Kur’ân, 4/135; bkz. Kurtubî, el-Câmi‘, V, 384). Bu ayet, adaletin yalnızca bir sonuç değil; sürekli bir eylem ve sorumluluk olduğunu vurgular.
Mustazaf bilincinin zayıfladığı toplumlarda, zulüm kalıcılaşır; direniş yerini tevekkül zannedilen atalete bırakır. Oysa vahiyde tevekkül, tedbiri terk etmek değil; adalet mücadelesini Allah’a emanet ederek sürdürmektir. Bu ince ayrım kaybolduğunda, din zalimin elinde bir uyuşturucuya dönüşür. İmam Mâturîdî’nin ifadesiyle, “kulun fiilini terk ederek Allah’a sığınması değil; fiilini Allah için yapması” esastır (bkz. Mâturîdî, Te’vîlât, III, 211).
Bu bağlamda mustazafların asli görevi, safları sık tutmaktır. Saf; etnik, mezhebî ya da sınıfsal kimlikler etrafında değil; adalet, emanet ve hakikat ekseninde tutulmalıdır. Aksi hâlde dağınık saflar, güçlü iktidarları değil; yalnızca mazlumların umudunu zayıflatır. Vahyin çağrısı nettir: “وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا – Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” (Kur’ân, 3/103; bkz. Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 402).
Sonuç olarak mustazaf bilinci, bir sınıf ideolojisi değil; tevhidî bir sorumluluk bilincidir. Bu bilinç diri tutulmadığında, sınıflı toplumun ürettiği fay hatları derinleşir; adaletin sesi kısılır ve deprem yalnız yapıları değil, umutları da yıkar.
- Adil Düzen, Helalleşme Ve Yeni Bir Toplumsal Başlangıç
Toplumsal krizlerin derinleştiği her dönemde gündeme gelen “yeni düzen” arayışı, çoğu zaman yapısal reformlarla sınırlı kalmakta; ahlâkî ve vicdanî zemini ihmal etmektedir. Oysa vahyin önerdiği adil düzen, yalnızca kurumsal bir yeniden yapılanma değil; hak, sorumluluk ve helalleşme merkezli bir toplumsal ahlâk inşasıdır. Bu yönüyle adalet, dağıtılan bir sonuç değil; yaşanan bir ilişki biçimidir. Nitekim “إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ – Allah adaleti ve ihsanı emreder” ayeti, hukukun ötesinde bir ahlâkî ufka işaret eder (Kur’ân, 16/90; bkz. Kurtubî, el-Câmi‘, X, 130).
Adil düzenin en hassas eşiği, kul hakkı meselesidir. İslam hukuk ve ahlâk düşüncesinde kul hakkı, telafisi yalnızca hukuka bırakılmayan; vicdan ve helalleşme ile tamamlanan bir alandır. Bu sebeple mahkemede kazanılan her dava, hakikatte kazanılmış sayılmaz. Asıl kazanç, tarafların birbirine “helal olsun” diyebildiği noktada başlar. Hz. Peygamber’in “مَنْ كَانَتْ لَهُ مَظْلِمَةٌ فَلْيَتَحَلَّلْ – Kimin üzerinde bir haksızlık varsa, helalleşsin” uyarısı, adaletin yalnız yargısal değil; ahlâkî bir zorunluluk olduğunu ortaya koyar (bkz. Buhârî, Mezâlim, 10).
Modern dünyada ise yasal olanın otomatik olarak meşru kabul edildiği; feragatin ise zayıflık sayıldığı bir zihniyet hâkimdir. Bu zihniyet, hukuku asgari sınır, ahlâkı ise gereksiz bir fazlalık olarak görür. Oysa vahiy, tam tersine işaret eder: Her helal olan yasal olabilir; fakat her yasal olan helal değildir. Bu ayrım kaybolduğunda, hukuk adaleti üretmez; yalnızca çatışmayı yönetir. İmam Şâtıbî’nin ifadesiyle, şeriatın maksadı “hüküm tesis etmek” değil; maslahatı gerçekleştirmektir (bkz. Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 8).
Bu bağlamda yeni bir toplumsal başlangıç, sloganlarla değil; nefsi terbiye eden, gücü sınırlayan ve hakkı merkeze alan bir ahlâkî seferberlikle mümkündür. Bir medeniyet, sevgi, merhamet ve sorumluluk duygusunu yitirdiğinde; onu ne güçlü ordular ne de büyük ekonomiler ayakta tutabilir. Zira “الظُّلْمُ يُخْرِبُ الْعِمَارَانَ – Zulüm, medeniyetleri harap eder” sözü, tarihin defalarca teyit ettiği bir hakikattir (bkz. İbn Haldûn, Mukaddime, I, 286).
Bugün ihtiyaç duyulan şey, beyaz bir sayfa açmaktır. Bu sayfa; adaletin üstünlüğünü, eşitliğin onurunu ve sorumluluğun ağırlığını yeniden hatırlatan bir toplumsal sözleşme olmalıdır. Safların yeniden tutulduğu, üstünlüğün emanete bağlandığı, helalleşmenin barışın dili hâline geldiği bir düzen… Aksi hâlde sosyal barışı kuramayan toplumlar, geleceklerine güvenle bakamazlar. Ve tarih, uyarısını yine yapar: “Yoksa bir sabah, ki olmayacak.” Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
