VAHYİN İLÂHÎ ANAYASAL İLKELERİ -BÖLÜM 3

Madde 18 – Kavmiyetçiliğin Reddi

Irk, soy ve kabile üstünlüğü hukukî üstünlük doğurmaz.

Şerh:

Kur’ân-ı Kerîm’de insanların ortak kökeni ve üstünlüğün ölçüsü şöyle beyan edilir: ﴿يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنثَىٰ وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا ۚ إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ (Hucurât, 13) İnsanlar, yaratılış itibarıyla aynı kökten gelen ve aynı insanlık onuruna sahip varlıklardır. Bu nedenle ırk, soy, renk, kavim, sınıf, mezhep veya sosyal aidiyetler üzerinden kurulan üstünlük iddiaları; adalet ilkesini zedeleyen ve toplumsal düzeni bozan cahili ayrımcılık biçimleri olarak kabul edilir. Hiçbir kavim, ırk veya topluluğun diğerine karşı doğuştan üstünlüğü yoktur.

Bu ilke, tevhid esasının toplumsal yansımasıdır. İnsanları yalnız Allah’a kullukta birleştirirken, insanlık düzleminde eşitlik, kardeşlik ve ortak sorumluluk anlayışını esas alır. Bu çerçevede üstünlük; soy ve aidiyette değil, adalet, sorumluluk ve hakka riayet bilincinde aranır. Takva ise Allah hakkına ve kul hakkına riayet ederek adaleti ayakta tutan ahlâkî sorumluluk şuuru olarak anlam kazanır. Bu sebeple kavmiyetçilik ve ırkçılık, toplumsal birliği parçalayan ve hukuk düzenini zayıflatan unsurlar olarak reddedilir; eşit insanlık ilkesi anayasal düzende bağlayıcı temel norm niteliği taşır.

Madde 19 – Sosyal Adalet

Toplumda servet ve imkânların adil dağılımı esastır.

Şerh:

Kur’ân-ı Kerîm’de servetin belirli ellerde toplanmaması gerektiği şöyle beyan edilir: ﴿كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ﴾ (Haşr, 7) Sosyal düzen; riskin ve yükün belli kesimlere yıkıldığı, nimetin ise dar bir zümrede toplandığı bir yapı üzerine kurulamaz. Sosyal adalet, yalnız hukukî eşitlik değil; refahın, imkânın, yükün ve sorumluluğun adalet ölçüsü içinde paylaşılmasını esas alan bütüncül bir düzen ilkesidir. Bu çerçevede birey, toplumsal sorumluluğun bir parçası olarak şu şehadeti esas kabul eder: أَشْهَدُ أَنِّي أُشَارِكُ فِي الْخَطَرِ، وَأَشْهَدُ أَنِّي أُقَسِّمُ النِّعْمَةَ بِالْعَدْلِ(“Şehadet ederim ki tehlikeye iştirak edeceğim; yine şahitlik ederim ki nimeti adaletle paylaşacağım.”)

Bu ilke doğrultusunda sosyal adalet; yalnız ekonomik paylaşımı değil, aynı zamanda fırsat eşitliğini, toplumsal dengeyi ve insan onurunun korunmasını hedefler. Refahın dar çevrelerde yoğunlaşmasına dayanan bir yapı toplumsal huzuru zedeler; buna karşılık dayanışma, paylaşım ve karşılıklı sorumluluk anlayışı toplum düzenini güçlendirir. Sosyal adalet ilkesi, modern hukuk dilindeki sosyal güvenlik anlayışını aşan biçimde; insanların güven, emniyet ve huzur içinde yaşayabildiği medeniyet kurucu bir denge düzeni oluşturmayı amaçlar. Bu sebeple sosyal adalet, yalnız ekonomik bir tercih değil; toplumsal barışı ve insanlık onurunu koruyan anayasal temel norm niteliğindedir.

Madde 20 – Dayanışma

Toplum, kriz ve ihtiyaç anlarında dayanışma yükümlülüğü taşır.

Şerh:

Kur’ân-ı Kerîm’de yardımlaşma ve ortak sorumluluk ilkesi şöyle emredilir: ﴿وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى﴾ (Mâide, 2)Toplumsal düzen; yardımlaşma, yük paylaşımı ve ortak sorumluluk esasına dayanır. Devlet ve toplum; afet, savaş, salgın, ekonomik kriz ve benzeri olağanüstü durumlarda insan onurunu, sosyal adaleti ve toplumsal bütünlüğü korumak amacıyla dayanışma yükümlülüğü altında hareket eder. Hiçbir kişi veya toplumsal kesim, ortak risk ve yüklerin sonuçlarıyla tek başına baş başa bırakılamaz.

Bu ilke, nebevî dayanışma anlayışıyla da temellendirilmiştir: الْمُؤْمِنُونَ كَالْبُنْيَانِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا(Müminler birbirini ayakta tutan bir bina gibidir.) Kamu otoriteleri; sosyal risklerin azaltılması, muhtaçların korunması ve ortak zararların giderilmesi için gerekli idarî, hukukî ve ekonomik tedbirleri almakla yükümlüdür. Dayanışma ilkesi; yalnız sosyal bir erdem değil, sosyal adaletin, toplumsal barışın ve ortak insanlık sorumluluğunun anayasal teminatı niteliğindedir.

Madde 21 – Sosyal Güvenlik

Hiç kimse temel ihtiyaçlardan mahrum bırakılamaz.

Şerh:

Kur’ân-ı Kerîm’de insanlığın güven ve barış düzenine yönelmesi emredilerek şöyle buyrulmuştur: “﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَافَّةً﴾” (Bakara, 208). Bu ilke uyarınca hiçbir birey, insan onuruna uygun asgarî yaşam şartlarından, temel ihtiyaçlardan ve sosyal koruma imkânlarından mahrum bırakılamaz. Devlet ve toplum, yoksulluk, hastalık, yaşlılık, engellilik, işsizlik, afet ve benzeri sosyal riskler karşısında bireyin maddî ve manevî varlığını koruyacak sosyal güvenlik düzenini kurmak, sürdürmek ve geliştirmekle yükümlüdür. Bu kapsamda sosyal güvenlik hakkı, yalnızca ekonomik bir transfer mekanizması değil; insan haysiyetini, toplumsal dengeyi ve kamu düzenini güvence altına alan anayasal bir sosyal adalet ilkesi niteliğindedir. Sosyal güvenlik, bireyin yaşam döngüsü boyunca karşılaşabileceği doğum, gelişim, beslenme, barınma ve aile kurma gibi temel yaşamsal ihtiyaçları güvence altına alan; insan onurunu esas alan anayasal bir sosyal hak ve devletin pozitif yükümlülüğüdür. Bu sistem, bireyin yalnızca ekonomik risklere karşı korunmasını değil, aynı zamanda insanca yaşam standardının sürekliliğini ve toplumsal emniyetin tesisini sağlayan kamusal bir sosyal koruma ve dayanışma rejimi niteliği taşır.

Sosyal güvenlik, irade dışı (tabiî ve sosyal) rizikoların toplumsal düzeyde paylaşılması ve telafi edilmesi esasına dayanır; kasıtlı fiiller bu koruma alanının dışında tutulur. Bu çerçevede sistem, bireysel kırılganlığı ortadan kaldıran bir yapı değil, onu hukuk devleti ilkeleri ve toplumsal dayanışma esasları çerçevesinde yöneten kurumsal bir adalet ve emniyet mekanizmasıdır. Rizikolar, mahiyetleri itibarıyla iktisadî sonuç doğuran bir risk alanı oluşturur ve çoğunlukla gelir kaybı, yoksullaşma ve toplumsal kırılganlık şeklinde tezahür eder. Sosyal güvenlik sistemi, bu alanı bireysel kader olmaktan çıkararak kolektif sorumluluk ve kurumsal dayanışma zeminine taşır. İslâm hukuk düşüncesinde müminler arasındaki ilişki zimmet ve müteselsil kefalet esasına dayalı toplumsal sorumluluk olarak ifade edilmiş; klasik dönemdeki âkile sistemi, modern hukukta sosyal sigorta ve sosyal güvenlik kurumları şeklinde kurumsallaştırılmıştır. Bu yönüyle sosyal güvenlik, teknik bir sigorta mekanizmasının ötesinde, bireyin dünyada güven, emniyet ve refah içinde yaşamasını teminat altına alan anayasal bir sosyal düzen ve sorumluluk rejimidir.

V. BÖLÜM — EKONOMİK DÜZEN (22–26)

Madde 22 – Emek İlkesi
Madde 23 – Mülkiyetin Emanet Niteliği
Madde 24 – Riba Yasağı
Madde 25 – İsraf Yasağı
Madde 26 – Ekonomik Denge

Madde 22 – Emek İlkesi

Kazanç, emek ve meşru üretime dayanır.

Şerh:

Kur’ân-ı Kerîm’de insanın emeği ile kazancı arasındaki ilişki şöyle beyan edilir:
﴿وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى﴾ (Necm, 39) Kazanç; emek, meşru üretim, helâl iktisap ve toplumsal fayda esasına dayanır. Hiçbir kişi emeğinin karşılığından mahrum bırakılamaz; insan emeği ekonomik düzen içinde bir sömürü aracına dönüştürülemez. Devlet; çalışma hayatında adil ücretin, güvenli çalışma şartlarının, emeğin korunmasının ve üretim süreçlerinde hakkaniyetin sağlanmasının temini için gerekli hukukî, idarî ve sosyal tedbirleri almakla yükümlüdür.

Bu ilke, nebevî emek ahlâkı ile de temellendirilmiştir: أَعْطُوا الْأَجِيرَ أَجْرَهُ قَبْلَ أَنْ يَجِفَّ عَرَقُهُ (İşçinin ücretini, alın teri kurumadan veriniz.) Ekonomik düzen; güç, imtiyaz ve tek taraflı sermaye hâkimiyeti üzerine değil; emek, risk, sorumluluk ve üretimden doğan değerin adil paylaşımı esasına dayanır. Üretimden elde edilen kazanç, yalnız mülkiyet gücüne göre değil; emeğe katkı, toplumsal yarar ve hakkaniyet ölçüsüyle değerlendirilir. Bu sebeple emek ilkesi; ekonomik adaletin, sosyal dengenin ve insan onuruna dayalı üretim düzeninin anayasal temel normlarından biri olarak kabul edilir.

Madde 23 – Mülkiyetin Emanet Niteliği

Mülkiyet mutlak değil, toplumsal sorumlulukla kayıtlıdır.

Şerh:

Kur’ân-ı Kerîm’de bütün mülkün nihai aidiyeti şöyle beyan edilir: ﴿وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ﴾ Mülkiyet hakkı; hukuk düzeni tarafından korunan temel bir hak olmakla birlikte, mutlak ve sınırsız bir tasarruf yetkisi olarak kullanılamaz. Mülkiyet; kamu yararı, sosyal adalet, insan onuru ve toplumsal denge ilkeleriyle kayıtlı bir emanet sorumluluğu taşır. Devlet, mülkiyet hakkını güvence altına almakla birlikte; servetin toplum zararına kullanılmasını, sömürüyü, tekelleşmeyi, haksız kazancı ve ekonomik tahakkümü önleyici tedbirleri almakla yükümlüdür.

Bu ilke, nebevî ortak yarar anlayışıyla da temellendirilmiştir: النَّاسُ شُرَكَاءُ فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ (İnsanlar su, otlak ve ateşte ortaktır.) Ekonomik düzen; servetin belirli kişi veya gruplar arasında dolaşan ayrıcalıklı bir güç hâline dönüşmesine izin vermez. Mülkiyetin kullanımı; toplumsal fayda, hakkaniyet ve üretim sorumluluğu esasına dayanır. Bu sebeple mülkiyet hakkı, bireysel tasarruf özgürlüğünü korurken aynı zamanda kamu yararını, sosyal dengeyi ve ekonomik adaleti gözeten anayasal bir emanet rejimine tâbidir.

Madde 24 – Riba Yasağı

Riba (faiz) ve emeksiz kazanç doğuran her türlü ekonomik işlem yasaktır; kazanç yalnızca emek, üretim ve meşru ticarete dayanır.

Şerh:

Kur’ân-ı Kerîm’de meşru ticaret ile riba arasındaki ayrım şöyle beyan edilir: ﴿وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا﴾ (Bakara, 275) Riba; faiz, emeksiz kazanç, üretim ve ticaret ilişkilerinden bağımsız şekilde paranın zaman üzerinden artışa konu edilmesi ve ekonomik sömürü doğuran her türlü finansal işlem niteliği taşır ve yasaktır. Hiçbir ekonomik ilişki; haksız kazanç, borç üzerinden tahakküm ve toplumun zayıf kesimlerini sistematik bağımlılığa sürükleyen yapılar üzerine kurulamaz. Ekonomik düzen; meşru ticaret, emek, üretim, risk paylaşımı ve toplumsal fayda esasına dayanır. Kazanç ancak gerçek ekonomik faaliyetlere dayandığı ölçüde meşruiyet kazanır.

Bu ilke, nebevî hukuk ölçüsüyle de temellendirilmiştir: لَا ضَرَرَ وَلَا ضِرَارَ (Zarar vermek de zarara zararla karşılık vermek de yoktur.) Devlet; riba niteliği taşıyan işlem ve uygulamaları önlemek, ekonomik adaleti sağlamak ve toplumun korunmasını temin etmekle yükümlüdür. Bu çerçevede riba yasağı; yalnız ekonomik bir sınırlama değil, sömürüyü engelleyen, sosyal dengeyi koruyan ve insan onuruna dayalı iktisadî düzeni güvence altına alan anayasal temel ilke niteliğindedir.

Madde 25 – İsraf Yasağı

Kaynakların gereksiz tüketimi yasaktır.

Şerh:

Kur’ân-ı Kerîm’de israf yasağı açık biçimde şöyle beyan edilir: ﴿إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ﴾ (A‘râf, 31) Toplumsal ve ekonomik kaynaklar, sınırsız tüketim nesnesi değil; insanlığın ortak geleceğine ait emanet değerler niteliğindedir. Bu nedenle her türlü israf, lüks tüketim sapması ve kaynakların ölçüsüz kullanımı; hem ahlâkî hem hukukî düzlemde toplumsal dengeyi bozan bir ihlal olarak kabul edilir. İtidal ve ölçülülük, yalnız bireysel tercih değil; kamu düzenini ve toplumsal dengeyi koruyan anayasal bir ilke niteliği taşır.

Bu çerçevede üretim ve tüketim ilişkileri; ihtiyaç, denge ve sürdürülebilirlik esasına göre düzenlenir. Kaynakların sınırlı, ihtiyaçların ise sürekli olduğu gerçeği dikkate alınarak ekonomik davranışlar toplumsal sorumluluk bilinciyle sınırlandırılır. Hiçbir ekonomik yapı, toplumun ortak kaynaklarını ölçüsüz tüketme veya gelecek nesillerin hakkını ortadan kaldırma yetkisine sahip değildir. Bu sebeple israf yasağı; yalnız bireysel ahlâka ilişkin bir tavsiye değil, aynı zamanda çevresel dengeyi, ekonomik adaleti ve toplumsal sürdürülebilirliği koruyan anayasal üst norm niteliğindedir.

Madde 26 – Ekonomik Denge

Üretim ve sermaye arasında adil denge esastır.

Şerh:

Kur’ân-ı Kerîm’de servetin belirli eller arasında dolaşan ayrıcalıklı bir güç hâline dönüşmemesi şöyle beyan edilir: ﴿كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ﴾ (Haşr, 7) Ekonomik düzen; üretim, emek ve sermaye unsurları arasında adalet, denge ve hakkaniyet esasına göre kurulur. Hiçbir ekonomik güç, üretim ilişkilerinde tek taraflı tahakküm ve sömürü doğuracak şekilde üstünlük kuramaz. Sermaye, üretim ve toplumsal fayda ile bağını kopararak mutlak hâkimiyet aracına dönüştürülemez.

Bu ilke; servetin ve ekonomik imkânların toplumun belirli kesimlerinde yoğunlaşmasını engellemeyi, üretimden doğan değerin emeği ve katkıyı gözeten adil biçimde paylaşılmasını ve ekonomik hayatın sosyal barışı zedelemeyecek şekilde düzenlenmesini zorunlu kılar. Ekonomik faaliyetler; yalnız kâr üretmeyi değil, aynı zamanda toplumsal dengeyi, insan onurunu ve sosyal adaleti koruma sorumluluğunu taşır. Bu sebeple ekonomik denge ilkesi; piyasa, üretim ve sermaye ilişkilerini hukuk ve adalet ölçüsüyle sınırlandıran, toplumsal huzuru ve sürdürülebilir iktisadî düzeni koruyan anayasal temel norm niteliğindedir.

  1. BÖLÜM — BİLGİ VE MEDENİYET (27–30)

Madde 27 – Bilginin Üstünlüğü
Madde 28 – Cehaletle Mücadele
Madde 29 – Eğitim Hakkı
Madde 30 – Medeniyet Üretimi

 

 

 

 

Madde 27 – Bilginin Üstünlüğü

Bilgi, toplum düzeninin temel unsurudur.

Şerh:

Kur’ân-ı Kerîm’de bilen ile bilmeyen arasındaki fark şöyle beyan edilir: ﴿قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ﴾ (Zümer, 9) Bilgi; toplum düzeninin, adaletin ve kamu yönetiminin kurucu ve belirleyici unsuru olup, hiçbir otorite ilme, hakikate ve sahih bilgiye aykırı bir tasarrufta bulunamaz. Bilgiye dayanmayan karar, hukukî ve idarî meşruiyet bakımından geçerlilik iddiası taşıyamaz. Kamu düzeni; cehalet, keyfîlik ve bilgiden kopuk yönetim anlayışı üzerine inşa edilemez.

Bu ilke gereğince devlet ve toplum; ilim, araştırma, doğrulanmış bilgi ve hikmet üretimini korumak, geliştirmek ve yaygınlaştırmakla yükümlüdür. Nebevî ölçüde ise ilmin zorunluluğu şu ilke ile ifade edilmiştir: طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ Bilgiye dayalı yönetim; adaletin teminatı, toplumsal gelişmenin motoru ve kamu düzeninin meşruiyet ölçüsüdür. Bu sebeple bilginin üstünlüğü ilkesi, yalnız akademik bir tercih değil; devlet ve toplum düzenini bağlayan anayasal temel norm niteliğindedir.

Madde 28 – Cehaletle Mücadele

Cehaletin her türüyle mücadele devletin ve toplumun ortak görevidir.

Şerh:

Kur’ân-ı Kerîm’de bilgi ve cehalet arasındaki ayrım şöyle beyan edilir: ﴿قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ﴾ (Zümer, 9) Cehalet; yalnızca bilgi eksikliği değil, aynı zamanda hakikatin idrakini engelleyen, adalet ve hikmet temelli toplumsal düzeni zayıflatan yapısal bir zafiyet hâlidir. Bu nedenle cehaletle mücadele, devlet ve toplum için birlikte yükümlülük doğuran anayasal bir görev olup hiçbir surette ihmal edilemez. Kamu otoriteleri, bilgiye erişimi engelleyici, düşünmeyi daraltıcı ve hakikati perdeleyici her türlü yapısal engeli ortadan kaldırmakla yükümlüdür.

Bu ilke, nebevî bilgi anlayışıyla da temellendirilmiştir: طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ İlim, müminin yitik değeri olup nerede bulunursa bulunsun alınması ve toplumsal faydaya dönüştürülmesi gereken kurucu bir değerdir. Bu çerçevede eğitim sistemi; ezber ve taklit değil, tefekkür, muhakeme, sorgulama ve sorumluluk üreten insan şahsiyeti inşa etmekle yükümlüdür. Cehaletin kurumsallaştığı toplumlarda adalet zayıflar, hakikat perdelenir ve toplumsal düzen çözülür. Bu sebeple bilginin üstünlüğü ve cehaletle mücadele ilkesi, yalnız eğitim politikası değil; toplumsal düzeni ayakta tutan medeniyet kurucu anayasal temel norm niteliğindedir.

 

 

 

 

Madde 29 – Eğitim Hakkı

Her birey eğitim hakkına sahiptir.

Şerh:

Kur’ân-ı Kerîm’de vahyin ilk emri, bilginin ve öğrenmenin kurucu değerini şöyle ortaya koyar: ﴿اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ﴾ (Alak, 1) Her birey, eşit, erişilebilir ve nitelikli eğitim hakkına sahiptir; bu hak hiçbir gerekçeyle ortadan kaldırılamaz, sınırlandırılamaz ve ihmal edilemez. Devlet, eğitimin yalnızca bir hizmet değil, insanı inşa eden temel bir hak ve kamusal sorumluluk alanı olduğunu kabul ederek; her bireyin bilgiye, düşünmeye ve kendini geliştirmeye erişimini güvence altına almakla yükümlüdür.

Bu ilke, nebevî ilim anlayışıyla da temellendirilmiştir: طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ İnsan, akıl, ilim ve irfan ile kemale eren bir varlıktır. Bu nedenle eğitim hakkı; yalnız bireysel bir imkân değil, aynı zamanda toplumun adalet, gelişim ve medeniyet üretme kapasitesini belirleyen anayasal bir temel hak niteliğindedir. Eğitimden mahrum bırakılma, yalnız bireysel bir eksiklik değil; toplumsal düzeni zayıflatan yapısal bir adalet sorunu olarak değerlendirilir. Bu sebeple eğitim hakkı; insan onurunu koruyan, eşitliği teminat altına alan ve toplumsal ilerlemeyi mümkün kılan bağlayıcı anayasal ilke olarak kabul edilir.

Madde 30 – Medeniyet Üretimi

Toplum, bilim ve kültür üretmekle yükümlüdür.

Şerh:

Kur’ân-ı Kerîm’de insanın yeryüzünü imar sorumluluğu şöyle beyan edilir: ﴿هُوَ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا﴾ (Hûd, 61) Toplum; bilim, kültür, sanat, düşünce ve hikmet üretmekle yükümlüdür. Tüketen değil üreten, taklit eden değil inşa eden bir medeniyet bilinci geliştirmek zorundadır. Devlet, bu üretimi teşvik etmek, korumak ve sürdürülebilir kılmakla yükümlü olup; ilim ve kültür üretimini toplumsal düzenin stratejik ve kurucu temeli olarak kabul eder.

İnsan, yeryüzünü imar eden, bilgiyle inşa eden ve değer üreten halife sorumluluğu taşıyan bir varlık olarak konumlandırılır. Bu nedenle medeniyet üretimi; yalnız akademik bir faaliyet değil, toplumun varlığını sürdürebilmesi için zorunlu olan anayasal bir yükümlülük ve kurucu ilke niteliğindedir.

VII. BÖLÜM — ÇEVRE VE TABİAT (31–33)

Madde 31 – Tabiatın Emaneti
Madde 32 – Çevre Koruma
Madde 33 – Sürdürülebilirlik

 

Madde 31 – Tabiatın Emaneti

Doğa, insanlığa emanet edilmiştir.

Şerh:

Kur’ân-ı Kerîm’de insanın yeryüzüyle ilişkisi ve imar sorumluluğu şöyle beyan edilir: ﴿هُوَ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا﴾ (Hûd, 61) Tabiat (doğa); insanın mülkiyetine bırakılmış bir nesne değil, korunması, geliştirilmesi ve gelecek nesillere aktarılması gereken ilâhî bir emanet niteliğindedir. İnsan ve toplum, tabiatı sınırsız tasarruf alanı olarak göremez; doğal kaynaklar üzerinde israf, tahrip ve keyfî kullanım yetkisi kullanamaz. Devlet, tabiatın korunmasını sağlamak, ekolojik  dengeyi gözetmek ve doğal varlıkların sürdürülebilirliğini teminat altına almakla yükümlüdür.

İnsan, yeryüzünde emanet ve sorumluluk taşıyan bir varlık olarak konumlandırılır. Bu nedenle çevreyle ilişki, salt teknik veya ekonomik bir mesele değil; emanet bilinci üzerine kurulu ahlâkî ve hukukî bir yükümlülük niteliği taşır. Tabiatın korunması, bireysel duyarlılıkların ötesinde toplumun tamamını bağlayan anayasal bir sorumluluk alanıdır. Bu sebeple tabiatın korunması; çevresel bir tercih değil, insanlığın geleceğini güvence altına alan emanet temelli anayasal temel ilke olarak kabul edilir.

Madde 32 – Çevre Koruma

Çevreyi tahrip eden her faaliyet yasaktır.

Şerh:

Kur’ân-ı Kerîm’de yeryüzünde bozgunculuk yapılmaması şöyle emredilir: ﴿وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ بَعْدَ إِصْلَاحِهَا﴾ (A’râf, 56) Çevreyi, ekolojik  dengeyi ve doğal yaşamı tahrip eden, kirleten veya geri dönüşü olmayan zarara uğratan her türlü faaliyet yasaktır. Devlet ve toplum; hava, su, toprak ve canlı yaşamını korumak, çevresel zararları önlemek ve sürdürülebilir yaşam düzenini tesis etmekle yükümlüdür. Çevre koruma, yalnız teknik bir alan değil; insan onurunun, yaşam hakkının ve toplumsal geleceğin korunmasına ilişkin anayasal bir zorunluluktur.

İnsan, yeryüzünde tasarruf yetkisi bulunan bir fail değil; emanet sorumluluğu taşıyan bir muhafız olarak konumlandırılır. Bu nedenle çevreye verilen her zarar, yalnız bugüne değil, gelecek nesillerin hakkına da yönelen bir ihlal niteliği taşır. Bu sebeple çevreyi koruma yükümlülüğü; yalnız idari bir görev değil, insanlığın ortak geleceğini güvence altına alan anayasal emanet ve adalet ilkesi olarak kabul edilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir