
ABD-İRAN GERGİNLİĞİ
İran’da ekonomik darboğazdan sonra özellikle esnafın yönetime yönelik protestolarını fırsat bilen ABD ve İsrail yönetimleri ajanları vasıtasıyla iç savaş çıkması için mücadele vermektedirler. Ancak bunun hiç kolay olmadığını hatta mümkün olmadığını söylemek mümkündür. Çünkü İran içerideki tüm olumsuzluklara rağmen, İslâm coğrafyasında dış müdahale karşısında kenetlenebilen ender ülkelerden birisidir. Bu nedenle, ABD’nin iç savaş çıkararak İran’ı yenme olasılığı yoktur. ABD’nin tek seçeneği kalıyor askeri müdahale. Askeri müdahale ise hem ABD’nin iç dengeleri açısından çok zor görünmekte hem de İran’ın ne tür bir karşılık vereceği belirsizliğinden dolayı kolay olmaz. Geriye tek yol kalıyor; ABD’nin İran ile pazarlık etmesi. ABD bu süreçte İran ile şu konuları pazarlık edebilir. İran’ın yakaladığı yaklaşık 800 ajanın idam edilmemesi, nükleer silah çalışmalarını durdurması, özgürlüklerin yaygınlaştırılması, İsrail’i tehdit etmekten vazgeçmesi, petrol ve doğal gaz konularında ABD’ye tavizler verilmesi vb. hususlar.
İstenen tavizler ne olursa olsun İran bunu avantaja çevirmek isteyecektir. Örneğin, özgürlükler konusunda Mesud Pezeşkiyan ile birlikte zaten önemli adımlar atılmaktaydı. Diğer taraftan İran, ajanları idam etmeyip kontrolde tutarak elini güçlendirecektir. İran nükleer silah üretmediğini birçok defa beyan etmiştir. Hatta bunun inanç gereği haram olduğu bile vurgulanmıştır. Dolayısıyla nükleer müzakerede de İran rahat olacaktır. Petrol ve doğal gaz satışları konusunda ise ABD’den ambargonun kaldırılması yönünde bir karar çıkarsa İran bölgenin en güçlü ekonomisi olmaya aday ülke olur. Bu durum İran’daki ekonomik sorunlardan kaynaklanan tüm olumsuzlukların çözümünde yardımcı olacaktır.
İsrail’i tehdit etme konusu ise karmaşıktır. İran İsrail’i tehdit etmemektedir. Sadece ABD ile birlikte İsrail’i İran’ın düşmanları olarak nitelemektedir. Bunun için coğrafi olarak yakın konumda olan İsrail’e karşı harcamalar yaparak önlemler almıştı. En önemli önlemi Suriye, Lübnan ve Yemen’de kendisine destek olacak grupları güçlendirip İsrail’in önünde cepheler oluşturmuştu. Bu cepheler zayıflatılınca, İran içeri çekildi ve bizzat ülke olarak kendisini savunma pozisyonuna geçti. ABD ve İsrail tarafından saldırı olmaması durumunda içe çekilen İran, ekonomisini ve savunmasını güçlendirebilecek potansiyeldedir. Ancak ABD ve İsrail’in saldırıları İran’ın güçlü bir devlet olma potansiyelini yok etme anlayışı üzerine kuruludur ve devam etmektedir.
ABD ve İsrail’in İran ile uzlaşmayıp yeniden saldırması durumunda, en çok Türkiye olumsuz etkilenecektir. Her şeyden önce dünyanın üçüncü petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip olan İran’a saldırılması, petrol ve doğalgaz fiyatlarını artıracaktır. Bu durumdan tüm dünya piyasaları etkileneceği gibi en çok Türkiye etkilenecektir. Çünkü Türkiye Petrol ve doğal gazda dışa bağımlı bir ülkedir. Diğer taraftan döviz kurunda dalgalanmalar ortaya çıkararak yine Türkiye piyasasını ve üretimini olumsuz etkileyecektir.
İran’ın nüfusunun değişik kaynakların ifadesine göre 30 ile 50 milyon arasındaki kısmı Azerbaycan Türklerinden oluşmaktadır. Hatta İran’ın dini liderinin ve Cumhurbaşkanın Türk olduğu bir gerçektir. Bu durum İran’a saldırı olması durumunda yaşanacak bir göç dalgasının en çok Türkiye’ye olacağını ve Bunun Suriye’den gelenlerden çok fazla olacağı anlamına gelmektedir. Suriye’den sonra yaklaşık 90 milyonluk bir ülkeden gelen böyle bir göç dalgası Türkiye’nin iç dengelerini çok olumsuz etkileyecektir.
İran’ın zayıf düşürülmesi SDG’nin devletleştirilmesini hızlandıracaktır. Bu gelişme hem Türkiye’nin hem İran’ın hem de bölgedeki tüm ülkelerin aleyhinedir. Kısacası ABD-İran gerginliği savaşa dönüşürse, bundan en olumsuz etkilenecek ülke Türkiye’dir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti bu gerginliğin savaşa dönüşmemesi için elinden gelen çabayı göstermektedir. Dışişleri bakanı sayın Hakan Fidan’ın bölge ülkeleri ve ABD arasında mekik dokuması da bu amaçladır. Türkiye’nin başından beri dış ilişkilerde en başarılı politikasının İran ile ilgili olduğunu söylemek mümkündür. Bir taraftan NATO ülkesi olması münasebetiyle batı ile diğer taraftan İslâm coğrafyasının en etkili ülkesi olması nedeniyle de doğu ülkeleri arasında denge politikası izlemektedir. Bu politikanın aksi durumunda Türkiye’nin de sıradan Orta Doğu ülkeleri konumuna düşebileceği tehlikesi olduğu ortadadır. Türkiye’nin denge politikası Çin ve Rusya ile Batı ülkeleri arasındaki gelişmeleri yönetmek için de geçerlidir. Bu doğru bir politikadır ve akılcıdır.
Günümüzdeki gelişmeler İbn-i Haldun’un “Batı vicdanı, Doğu aklı kaybetti” sözü doğrultusunda ilerlemektedir. Türkiye’nin çabaları bir taraftan batıya vicdanlı olmalarını vurgulamaya çalışırken, diğer taraftan Doğu’nun akıllı davranmasını sağlamaya çalışma yönündedir.
Son günlerde Körfez ülkelerinin bir kısmının ABD’ye İran’a saldırması durumunda hava sahalarını kullandırmayacaklarını açıklamaları Doğu’nun akıllı davranmaya başladığının göstergesi olarak düşünülebilir.
Sonuç olarak dünya, üçüncü dünya savaşının resmen başlamasını ve büyük yıkımların olmasını istemiyorsa (istememelidir!) Türkiye’nin çabalarına destek olunmalı ve savaş olasılığı ortadan kaldırılmalıdır. İslâm coğrafyası açısından ise mutlaka ileri teknoloji icatları yapılmalı ve birlik olunmalıdır. Aksi durum hepsinin sonu ya yok olmaktır ya da köleleşmektir.
