
EN ÇOK İHTİYACIMIZ OLAN ŞEY: ÜMİT
Prof. Dr. Sayın DALKIRAN
Müslümanlar olarak bizlerin tarihte yaşandığı şekliyle, maddi ve manevi ilerlememiz ve Avrupa’yı geride bırakmamızın çaresini bu kısa yazımızda ele alacağız. Öncelikle geri kalış nedenlerimizi sıralayıp onların içerisinden ilki olan ümitsizlik meselesini ele alacak ve ümitsizlikten kurtuluş çarelerini konu edineceğiz. Geri kalışımızın başlıca nedenleri şunlardır: Ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi. Doğruluğun siyasi ve sosyal hayatta ölmesi. Düşmanlığa muhabbet. İman sahiplerini birbirine bağlayan nuranî bağları bilmemek. Çeşitli bulaşıcı hastalıklar gibi yayılan istibdat. Kişilerin şahsî menfaatlerine himmeti hasretmek.
Bu altı farklı hastalık Müslümanların arasında bulaşıcı hastalıklar gibi yayılmış ve eski şevketli ve güzel günlere tekrar dönülemeyeceği ve huzura eremeyecekleri düşüncesi yaygınlaşmıştır. Hastalık teşhis edildikten sonra onun ilacı ve devası da elbette araştırılacaktır. Yeter ki, iyileşmek istensin. İstendiği takdirde en kısa zamanda eski güç ve kuvvetinden daha iyi bir noktaya gelinmesi mümkündür.
Bu yazımızda sadece birinci hastalıktan kurtuluş çaremiz üzerinde duracağız. Ümitsizliğin yegane çaresi “el-emel” yani ilâhî rahmetten kuvvetle ümit beslemektir. Zira pek çok İslam düşmanının rağmına, İslâm âleminin dünyevî saadeti ve terakkisi kendisini hissettirmeye başlamıştır. Şu an itibariyle her ne kadar sabah olmamış ise de fecr-i sâdığın emareleri görünmeye başlamıştır.
Allah’ın izni ve inayetiyle gelecek, yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacak ve hâkim, iman ve Kur’ân hakikatlerinin olacaktır. Bunun gerçekleştirilmesi için çabalarken ümitsizliği bir tarafa bırakıp ilahi kaderin takdir ettiği kısmete razı olmak gerekir. Yani asla tembellik anlamında olmayan tevekkülün gereklerini yerine getirmek icap eder. O zaman görülecektir ki istikbalde Müslümanlar daha iyi bir noktada olurlarken, Avrupa’nın hissesine ise karanlık bir tarih düşecektir.
Şu gerçeğin çok iyi bilinmesi gerekir ki, İslam’ın hem maddeten hem de mânen ilerlemeyi sağlayan mükemmel bir istidadı bulunmaktadır. Tarih bunun şahididir ki İslâm’ın bu özelliğini sadece Müslümanlar değil aklı başında çok önemli yerlerde bulunan Asya ve Avrupa’nın fikir ve düşünce adamları da dile getirmektedir. Mesela onlardan biri Rus’u mağlup eden Japon Başkomutanı Togo Heihaçiro’dur. Bu şahıs sözünü ettiğimiz konuda İslam ile alakalı şunları dile getirmiştir: Müslümanlar İslam’ın hakikatine sarıldıkları ve ona tabi oldukları ölçüde medeni olup terakki etmişlerdir. Ne zamanki ellerini İslam’dan gevşetmişler ve uzaklaşmışlar ise o derecede de vahşileşmişler, gerilemişler ve darmadağın olup belalara ve mağlubiyetlere duçar olmuşlardır. Tarih bunun örnekleri ile doludur.
Diğer dinlerdeki durum İslam’ın tam tersidir. Sair dinlerin tabileri dinlerine ne kadar az bağlanmışlarsa o nispette medenileşmişler ve ilerlemişler; ne zaman da dinlerine tam bağlanmışlarsa bu bağlılıklarının derecesine göre gerilemişler ve çeşitli ihtilallere maruz kalmışlardır.
İşin şu yönü çok açık ve nettir ki, İslam’ın zuhurundan bu yana hiçbir tarih bir Müslümanın kendi akıl ve muhakemesi ile ve bir delile istinaden bir başka dini İslam’a tercih etmiş değildir. Bunun ne tarihte ne de günümüzde bir örneği bulunmamaktadır. Ancak dinini bilmeyen ve mukayese yapmayan avamdan birinin delilsiz bir suretle İslam’ı terk etmekle başka bir dini tercih etmiş olabilir ki, onun da hiçbir önemi yoktur. İslam’ı tercih edenlere bakıldığında durumun tam tersine olduğu görülmektedir. Zira İslam’ı tercih edenler akli muhakeme ve deliller ile Müslüman olmaktadır. Özetle önceki dinlerini terk edip Müslüman olanlar genellikle aklını kullanarak delille Müslüman olurlarken, çok azınlıkta da olsa İslam’ı terk edenler cehalet ve bilgisiz bir şekilde diğer dine geçebilmektedirler.
Tarihin şahit olduğu bu gerçekten hareketle, şu çok rahatlıkla ifade edilebilir: Eğer Müslümanlar İslam ahlakının güzelliklerini ve iman hakikatlerinin kemalini filleriyle gösterebilse, farklı din tâbileri büyük topluluklar halinde İslam’a gireceklerdir. Hatta yer küredeki bazı kıtalar ve devletlerin de İslam’a dahil olmaları mümkündür.
Asrımızda özellikle de günümüzde zalimlerin zulümleri altında inleyen, acı çeken, canlarından ve mallarında olan, vahşetin en şiddetlisinin yaşandığı ve vicdan sahibi her insanın bu durumu sorguladığı bir dönem yaşanmaktadır. Filistin’de, Gazze’de, Doğu Türkistan’da, Lübnan’da, İran’da yaşananlar ortadadır. Orada yer alan ve zulme maruz kalan insanların dışında pek çok yerde yaşamakta olan sair insanlar da uyanmakta ve bu duruma sessiz kalmamaktadırlar. Artık insanlık intibaha gelmekte olup, insaniyet cevherini ve insanı insan yapan istidatlarını hissetmeye başlamıştır. Artık anlaşılmaktadır ki, insan yalnızca bu kısa, fani ve dağdağalı dünya hayatı için yaratılmamıştır. İnsan ebed için yaratıldığından, bu fani dünyanın insanın sonsuz emel ve arzularını tatmin etmeye yetmediği görülmektedir.
Kur’ân da insanları akıllarını kullanmaya davet eder. “Aklına bak”, “Fikrine, kalbine müracaat et, meşveret et” gibi emirlerin yanında “Neden bakmıyorsunuz? İbret almıyorsunuz? Bakınız ki hakikati bilesiniz”, “Biliniz”, “Neden beşer bilemiyor, tam bir cehalete düşüyor? Neden akletmeyip, divaneliğe düşerler? Neden bakmıyorlar, hakkı görmeye kör olmuşlar? Neden tefekkür etmiyorlar? Neden tefekkür, tedebbür ve aklen muhakeme etmiyorlar, dalalete düşüyorlar? Ey insanlar ibret alınız! Geçmiş asırlardan ibret alıp, gelecek manevi belalardan kurtulmaya çalışınız.” anlamlarında âyetler bulunmaktadır. Bu âyetler insanları aklını kullanmaya ve firiyle meşveret etmeye davet etmektedir.
Özetle Müslümanlar bürhana, delile, ispata tabidirler, kendi akılları, fikirleri ve kalpleriyle iman dairesine girmektedirler. Başka dinlerde ise ruhbanları takit söz konusu olup, delilleri ve aklın verilerini bir tarafa bırakmaktadırlar. İşte tam da bundan dolayıdır ki akıl, ilim ve fennin hükmedeceği istikbalde, kesinlikle akli delillere dayanan ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’ân hükmedecektir. Bu konuda asla ümitsizliğe gerek yoktur. Son zamanlardaki dünyada İslam’ı kabul edenlerin sayısının hızla artması da bu gerçeği ortaya koymaktadır.
İslamiyet bir dönem güneşin tutulması gibi bazı nedenlerle kendisini net olarak gösterememiş olsa da, ona mani olan sebepler bir bir ortadan kalkmaktadır. Şu bilinmelidir ki kısa süre bir tutulma oldu ise de bu asla İslam’ın kendisinden değil, Müslümanların İslamiyetten ellerini gevşetmeleri, tam ayna olamamaları, İslam ahlakını hayatlarına yansıtmamış olmalarından kaynaklanmıştır. Ancak dünyada bir takım sıkıntıların, baskıların, zulümlerin ikazı ile yeni bir uyanış başlamıştır. Batıda bulunan cehalet ve taassup ve körü körüne inanma yerini araştırmaya terk etmiştir ki bu da İslam’ın istediği bir durumdur.
Son olarak bir âyet ile yazımızı tamamlayalım. Zümer Suresi 53. Âyette mealen şöyle buyrulur: “…Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin…”
Hayatımızda ümide yer verip, ümitsizlikten uzak durmak dileği ile…
