
KIYMETLİ BİR CEVHER: AKIL
Prof. Dr. Sayın DALKIARAN
İnsanın yaratıcısı olan âlemlerin Rabbi Allah, insanı eşref-i mahlûkât olarak yani mahlukatın en şereflisi olarak dünyaya getirmiştir. İnsanı şerfli kılan ise insana verilen akıl ve düşüncedir. İnsan bu haliyle kendi varlığını sorguladığı gibi kendisini yoktan var eden ve çok büyük nimetler bahşeden Yüce Yaratıcıyı da düşünecektir. Kendisinin kim olduğu, yeryüzüne neden getirildiği, kendisinden ne istendiği, görevlerinin neler olduğu, neleri yapıp neleri yapmaması gerektiğini düşünür. Ayrıca hayat nedir, ölüm nedir, ölümden sonra yok mu olacak yoksa bu dünyada iyi ya da kötü yaptığı şeylerin bir muhasebesi için yeni bir hayat mı verilecektir?
Hayat sahibi olan hayvanlar kısmi de olsa bir kısım duygulara sahiptirler. Ancak hayvanlar insanların aksine geçmiş ve geleceklerini düşünecek, geçmişinden pişmanlık duyacak, ileriye yönelik endişeler taşıyıp planlar yapacak yapıda değildir. Tabir caiz ise hayatları anlıktır ve bu haliyle lezzetleri de elemleri de yaşadıkları kısa zaman dilimi içindedir. İnsanlar ise kendilerine verilen akıllarının gereğince, her bir şeyi düşünür, sorgular, etkilenir ve etkiler durumdadır. İnsan sadece yaşadığı anla ilgili olmayıp, hem geçmişi düşünür; güzel ve iyi zamanlarından dolayı memnun olur. Bazen de o zamanların özlemiyle, “âh” çeker. Bazen de geçmişteki bir kısım sıkıntılı zamanlarını hatırlar ve ondan dolayı da sıkıntıların geçmiş ve mazide kalmış olması nedeniyle “oh” der. Gelecekle alakalı olarak da daima planlar yapar, bir kısım şeylerden endişe duyar ve üzülür. Bir takım güzel beklentileri için de ümit eder ve hasretle beklemeye başlar.
Tabii ki, insan aklının gereği olarak kendisini, ailesini, komşusunu, iş arkadaşlarını, ilini, ülkesini, milletini, devletini de düşünmek durumundadır. Ancak şu vardır ki, öncelikle insanın kendisini düşünmesi, güzel ahlak ile ahlaklanması, insanda bulunan ve akla ve kalbe bağlı bulunan duygu ve düşüncelerini iyiye ve güzele yönlendirmesi insandan beklenen şeylerdir. İnsanı insan yapan unsurlar, aklın yanında merhamet, sevgi, muhabbet, güvenirlik, hak ve hakikate taraftar olmak, maddi ve manevi temizlik, zamanın tanzimi ile zaman ve madde israfından uzak olmak gibi pek çok güzel hasletler ile mücehhez olmaktır.
Özellikle diğer dinlerin aksine Müslüman aklını çok daha iyi kullanmak durumundadır. Zira bu Yaratıcısının emridir ve emre imtisal gerekir. Allah’ın emir ve yasaklarını ise kullanma kılavuzu olan Kitap’tan ve kitabın kendisine gönderildiği Nebi’nin sünnetinden öğrenecek ve hayatına tatbik edecektir. Bir hadiste insanların helak olacakları, ancak bilenlerin yani alimlerin bundan müstesna olduklarını, onların da helak olacaklarını, ancak bildikleri ile amel edenlerin bundan istisna bulunduklarını, onların da helak olup kaybedecekleri fakat bunlar içinden Allah rızasını gözeten, ihlasla hareket edenlerin müstesna oldukları ifade edilir. Ayrıca muhlislerin yani ihlasla hareket edenlerin de kurtuluşlarının garanti altında olmadığı, onların da büyük bir tehlike altında bulundukları ifade edilmektedir. Burada tüm insanların helakete uğrayıp, azaba duçar olacakları anlamı da çıkarılmamalıdır. Önemli olan her daim dikkatli olunmasıdır. Ölüm vaktine kadar tam bir inanç ve teslimiyet içinde bulunulması ve ihlasla amellere devam edilmesidir.
Akıl sahibi insana düşen dikkatli ve tedbirli olmasıdır. Özellikle bir Müslüman akıl, fikir ve kalbi ile tam bir bütün halinde hareket eder ve etmelidir. Bu durumda hem dünyasını hem de âhiretini mamur edecek olan İslam’ı can u gönülden benimser, emirlerine imtisal eder ve yasaklarından da kaçınır. Başka din sâliklerinden ayrı olarak bir Müslüman nassı ve aklı önceler ve nassı aklıyla farklı görüş ve düşüncelerle karşılaştırır ve sonuçta hakikate kalp huzuru içinde yapışır. Bu arada şunu da söylemek icap eder ki, insanın her bir azası, organı sınırlı olduğu gibi aklı da sınırlıdır. Dolayısıyla her şeyi aklı ile anlaması da çok mümkün görünmemektedir. Göz belirli büyüklük ve mesafedekileri görebilir, onun dışındakileri göremez, kulak belirli frekans aralığındaki sesleri işitebilir iken, akılın da kavrayabildiği şeyler sınırlıdır. Gözün görebilmesi için nasıl ki ışığa ihtiyacı var ise, aklın da hakikata tam nüfuz edebilmesi için Kur’ân ve Sünnet ışığına yani nassa ihtiyacı bulunmaktadır.
Akıl, ilim ve fennin hükmettiği asrımızda her bir meselesi aklın delilleri ile teyit edilebilen ve akla çok büyük önem veren Kur’ân ve İslâm hüküm fermâ olacaktır. İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez, gündüz gibidir göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan sadece kendisine gece yapar.
Aklın ve vicdanın tekrar yeşermeye, hak ve hakikatlerin görülmeye, tek dişi kalmış mimsiz medeniyetin canavarlaşmış halinin iflasına doğru bir gidiş söz konusudur. Özellikle Filistin, Gazze, Doğu Türkistan özelinde, Orta Doğu genelinde batılı güçlerin sadece sömürmek, işgal etmek adına insanlığı öldürdükleri, vicdanları kararttıkları görülmektedir. Bunu aklı başında olan insanlık asla kabul etmeyecek, Batının Mimsiz Medeniyeti ile İslam Medeniyetini karşılaştırarak İslam’ı tercih edecektir. Bu sadece bir temenni değil, aklın kabul ettiği bir gerçektir. Bize düşen ümitvar olmak, gaflet uykusunu ve tembelliği terk ederek gerekli çabayı göstermektir. Gayret bizden, tevfik ve zafer Allah’tandır.
