KASÂME VE FAİLİ MEÇHULLERDE GECİKEN ADALETİN YÜZÜ  Faili Meçhul Cinayetlerde Potansiyel Gelirin Yaşatılması ve Mirasçılara Taksimi Meselesi

KASÂME VE FAİLİ MEÇHULLERDE GECİKEN ADALETİN YÜZÜ 

Faili Meçhul Cinayetlerde Potansiyel Gelirin Yaşatılması ve Mirasçılara Taksimi Meselesi

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

Mazlumların duasının ne zaman ve nasıl karşılık bulduğunu bilmek mümkün değildir; ancak faili meçhul dosyaların yeniden açılması, gecikmiş de olsa adaletin iz sürmeye devam ettiğini gösterir. Devletin bu yönde attığı her adım, hukuk devleti iddiasının yalnızca bir söylem değil, somut bir sorumluluk olduğunu hatırlatır. Karanlıkta bırakılan vakaların daha güçlü bir hukuk iradesiyle yeniden sorgulanması, bu kararlılığın en açık göstergesidir.

İslam hukukunda canın korunması, yalnızca hayatın devamını değil, insanın üretkenlik kapasitesini ve potansiyel kazancını da güvence altına alır. Klasik dönemde 100 deve ile ifade edilen diyet, sabit bir bedelden ziyade dönemin ekonomik değer standardına göre insan hayatının toplumsal karşılığını temsil eder. Modern hukuk devletinde ise bu ilke, sabit bir bedel anlayışından çıkarak; kişinin beklenen yaşam süresi boyunca elde edeceği gelir, destek yükümlülükleri ve uğradığı tüm maddi-manevi kayıpların bütüncül biçimde telafi edilmesini öngören dinamik bir tazminat yaklaşımına dönüşmüştür.

Günümüzde faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasına yönelik soruşturma faaliyetleri, teknik imkânların ve kurumsal kapasitenin geliştiğini göstermektedir. Yıllar sonra dahi dosyaların yeniden açılması, adaletin zamana terk edilemeyeceğini ortaya koyar ve “الحق لا يضيع” (hak zayi olmaz) ilkesinin modern hukukta da karşılık bulduğunu gösterir. Bu çabalar yalnızca geçmişin karanlıkta kalan yönlerini aydınlatmakla kalmaz; aynı zamanda toplumun adalet duygusunu güçlendirerek hukuk devletine olan güveni pekiştirir.

Bununla birlikte, kalıcı bir hukuk düzeni için mesele yalnızca faillerin tespitiyle sınırlı tutulmamalıdır. “النفسُ لا تُهدر” (can heder edilemez) ilkesi, sadece suçlunun cezalandırılmasını değil; mağdurun ve geride kalanların her yönüyle korunmasını da gerektirir. Bu nedenle faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması kadar, bu suçların doğurduğu ekonomik ve sosyal yıkımın telafisi de hukuk devletinin asli sorumluluk alanıdır. Bu çerçevede, faili meçhul cinayetlerde devletin tazmin sorumluluğu yalnızca bir sosyal politika tercihi değil, bağlayıcı bir hukukî yükümlülüktür.

Faili meçhul cinayetler yalnızca bir hukuk problemi değil, toplumun vicdanında açılan derin bir yaradır. Adaletin tecelli etmediği her olay, hakikatin karanlığa gömüldüğü bir boşluk yaratır; bu boşluk zamanla bireysel acıları aşarak kolektif bir güvensizlik iklimine dönüşür. Cezasızlık, sadece geçmişte işlenmiş bir suçu örtmekle kalmaz, gelecekte işlenebilecek suçlara da zemin hazırlar. Bu yönüyle faili meçhul, yalnızca “bilinmeyen fail” değil, aynı zamanda zayıflayan hukuk düzeninin görünür bir göstergesidir.

Modern dünyada delil teknolojileri ve adli bilimlerdeki gelişmeler, hakikatin izini sürmeyi her zamankinden daha mümkün kılmaktadır. DNA analizleri, dijital iz sürme teknikleri ve büyük veri temelli incelemeler sayesinde uzun yıllar karanlıkta kalmış dosyalar dahi yeniden ele alınabilmektedir. Ancak teknik ilerleme tek başına yeterli değildir; belirleyici olan adaleti ortaya çıkarma iradesidir. Hakikat, ancak onu arama cesaretiyle görünür olur.

Bu nedenle faili meçhulleri aydınlatma çabası, yalnızca bir soruşturma süreci değil; hukukun üstünlüğünü güçlendirme ve toplumun adalet duygusunu onarma mücadelesidir. Şeffaflık, kurumsal hesap verebilirlik ve etkin soruşturma iradesi bu sürecin temel unsurlarıdır. Aksi hâlde en gelişmiş teknolojiler bile hakikatin üzerindeki perdeyi kaldırmaya yetmez. Faili meçhullerin aydınlatılması, sadece geçmişin karanlığını dağıtmak değil; aynı zamanda gelecekte benzer vakaların önüne geçecek güçlü bir hukuk ve adalet bilinci inşa etmek anlamına gelir.

1. “النفسُ لا تُهدر” (Can Asla Heder Edilemez) İlkesinin Normatif Krizi

İslâm hukukunun kurucu aksiyomlarından biri olan “النفسُ لا تُهدر” ilkesi, yalnızca ahlâkî bir önerme değil; bağlayıcı bir hukuk normudur. Kur’ân’ın “وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ” (kısasta sizin için hayat vardır) (el-Bakara 2/179) hükmü, bu ilkeyi ceza hukuku sistematiğine yerleştirir. Ne var ki faili meçhul cinayetler, bu normun tatbikinde en ciddi kırılma alanını oluşturur. Failin belirlenemediği bir durumda yalnızca “العدالة” (adalet) değil, aynı zamanda “الأمن” (güvenlik) ve “الضمان الاجتماعي” (sosyal teminat) da askıya alınır (Serahsî, el-Mebsût, XXVI, 62). Böyle bir zeminde hukuk devleti, maddî gerçeklikten koparak formel bir iddiaya indirgenme riskiyle karşı karşıya kalır.

2. Kasâme: “يمين” (Yemin) Üzerinden Kurulan Kolektif Sorumluluk (Kasâme Temelli Kolektif Risk Modeli)

Kasâme müessesesi, klasik ispat araçlarının yetersiz kaldığı durumlarda devreye giren özgün bir hukuk tekniğidir. Burada “يمين” (yemin), bireysel bir beyan olmanın ötesinde, kolektif sorumluluğun hukukî formuna dönüşür. Faili meçhul bir cinayette mahal halkından elli kişinin yemin etmesi veya yeminden kaçınması, “القرينة” (karine) hükmünde değerlendirilir. Bu yönüyle kasâme, modern hukukta tartışılan risk sorumluluğunun erken bir tezahürü olarak okunabilir (Kâsânî, Bedâʾiʿu’s-Sanâʾiʿ, VII, 286). Bu sistemin temel aksiyomu şudur: “الجنايةُ لا تُنسبُ إلى مجهولٍ دون ضمان” (Suç faili meçhul kalsa da sorumluluk ortadan kalkmaz).

3. Diyet ve Ekonomik Süreklilik: “المالُ تابعٌ للنفس” (Mal, Canın Devamıdır) (Potansiyel Gelir Esaslı Tazmin Paradigması)

İslâm hukukunda diyet, yalnızca cezai bir yaptırım değil; aynı zamanda kapsamlı bir telafi mekanizmasıdır. Fakihlerin benimsediği“المالُ تابعٌ للنفس” ilkesi, insan hayatının ekonomik boyutunu açıkça ortaya koyar.Bu anlayışta yalnızca mevcut gelir değil, aynı zamanda “الكسبُ المحتمل” (potansiyel kazanç) da korunması gereken bir değerdir. Bu yaklaşım, modern hukukta “destekten yoksun kalma tazminatı” teorisinin daha geniş bir versiyonu olarak değerlendirilebilir. Klasik dönemde diyetin “yüz deve” olarak belirlenmesi, sembolik değil; “التعويض الكامل” (tam telafi) anlayışının somut bir tezahürüdür (İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 327).

4. Kasâme ve “الضمان” (Teminat): Sosyal Devletin Tarihsel Derinliği

Kasâme, yüzeyde bir yemin prosedürü gibi görünse de, özünde çok katmanlı bir teminat sistemidir:

  • “العاقلة” (akile) → Sosyal çevre
  • “المحلّة” (yerel topluluk) → Mahalle/kabile
  • “الدولة” (devlet) → Nihai sorumluluk mercii

Bu yapı, modern sosyal devlet anlayışının temelini oluşturan riskin kolektif paylaşımı ilkesine tekabül eder. İslâm hukukunun erken dönemlerde “الضمان الاجتماعي” (sosyal güvenlik) fikrini normatif zemine oturtmuş olması dikkat çekicidir (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 8).

5. Modern Hukukun Açmazı: “المسؤولية بلا فاعل” (Failsiz Sorumluluk Problemi)

Modern hukuk sistemleri faili meçhul cinayetlerde ciddi bir açmazla karşı karşıyadır:
Fail yoksa sorumluluk kime aittir? Bu durum, “المسؤولية بلا فاعل” problemini doğurur. Mevcut sistemlerde devletin sorumluluğu çoğu zaman sınırlı, gecikmeli ve bürokratik süreçlere bağlıdır. Özellikle tazminat davalarının uzun sürmesi ve miktarların sınırlı kalması, mağdur yakınlarının ikinci kez mağduriyet yaşamasına yol açmaktadır. Oysa kasâme yaklaşımı şu ilkeyle bu açmazı aşar: “الحق لا يضيع” (Hak zayi olmaz).

6. Normatif Teklif: “إحياء الكسب” (Kazanç Potansiyelinin İhyası)

Bugün yapılması gereken, kasâmenin formunu değil, ruhunu ihya etmektir. Bu bağlamda:

  • “حفظ النفس” (canın korunması) ekonomik boyutuyla birlikte ele alınmalıdır.
  • Devlet, faili meçhul cinayetlerde doğrudan tazmin sorumlusu olmalıdır.
  • Tazminat, yalnızca mevcut zararı değil, “الكسب المحتمل” (potansiyel geliri) de kapsamalıdır.
  • Sistem, hızlı, etkin ve mağdur odaklı işlemelidir.

Bu yaklaşım, “العدالة الوقائية” (önleyici adalet) anlayışının modern bir tezahürüdür.

7. Sonuç: Adaletin Nihai İlkesi

Kur’ân’ın şu hükmü meseleyi en veciz biçimde ortaya koyar:
“ومن أحياها فكأنما أحيا الناس جميعا” (Bir canı yaşatan, tüm insanlığı yaşatmış gibidir). Bu bağlamda şu ilkeler kaçınılmazdır:

  • “لا دمَ بلا ثمن” (Hiçbir kan karşılıksız kalamaz)
  • “لا حياةَ بلا ضمان” (Teminatsız hayat olmaz)
  • “ولا دولةَ بلا عدالة” (Adaletsiz devlet olmaz)

Sonuç olarak hukuk devletinin asgari şartı şudur: Can korunacak; korunamadığında ise hayatın ve gelirin devamlılığı eksiksiz biçimde teminat altına alınacaktır. Aksi hâlde toprağa gömülen yalnızca bir beden değil; bir ailenin geleceği, bir toplumun vicdanı ve adaletin kendisidir.Medeni ve hukuk devleti olmanın asli şartı, insan hayatının yanı sıra gelir potansiyelinin de korunarak yaşatılması ve canlı tutulmasıdır; bu, faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması kadar hayati bir zorunluluktur. Medeni ve hukuk devleti olmanın asli şartı, insan hayatının yanı sıra gelir potansiyelinin de korunarak yaşatılması ve canlı tutulmasıdır; bu, faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması kadar hayati bir zorunluluktur.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir