İSLÂM HUKUKUNUN YETKİ VE YENİLENME ANAYASASI

İSLÂM HUKUKUNUN YETKİ VE YENİLENME ANAYASASI

İSLÂM HUKUKUNA YÜRÜRLÜK SAĞLAMANIN ANAYASASI

Nasların Mahiyeti ve Taabbüdî Ta‘lîlî Hükümlerin Anayasası

 

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

 

TAABBÜDÎ OLANI DEĞİŞTİRMEK DİNİN SINIRINI AŞMAK  TA‘LÎLÎ OLANI DEĞİŞMEZ SAYMAK İSE İNSAN İÇTİHADINI NASLAŞTIRMAKTIR

KURUCU İLKE  HÜKMÜN MAHİYETİNİ BİLMEDEN İSLÂM HUKUKU ANLAŞILAMAZ

İslâm hukukunun en temel meselesi, yalnız hükmü bilmek değil, hükmün hangi alana ait olduğunu doğru tayin etmektir. Çünkü aynı yöntemle okunamayacak iki ayrı normatif saha vardır: taabbüdî alan ve ta‘lîlî alan. Taabbüdî alan, Allah ile kul arasındaki tevkîfî bağı; ta‘lîlî alan ise insan, toplum ve hayat arasındaki gerekçeli hukuk düzenini ifade eder. Bu ayrım bir fıkıh ayrıntısı değil, İslâm hukuk düzeninin anayasal sınır çizgisidir.

Bu sınır kaybedildiğinde iki büyük usûl ihlâli doğar. Taabbüdî hükümler beşerî gerekçelere indirgenirse dinin sabiteleri tartışmalı tercihlere dönüşür. Ta‘lîlî hükümler tevkîfî sayılırsa, insan yorumuyla üretilen dönemsel hukuk nas gibi dondurulur. Bu sebeple sübût ve delâlet, kat‘î ve zannî alan, nas ve içtihat, nesh ve örf, muhkem, müfesser ve müteşâbih hükümler aynı usûl haritası içinde okunmalıdır. İslâm hukukunun istikameti şu iki emirde toplanır: taabbüdî olanı koru, ta‘lîlî olanı adalet için yenile.

MADDE 1  TAABBÜDÎ ALAN DİNİN KORUNMUŞ ÇEKİRDEĞİDİR

Taabbüdî hükümler تعبدي, kaynağı ilâhî bildirim olan ve şekli, miktarı, zamanı yahut eda biçimi beşer aklınca yeniden kurulamayacak tevkîfî توقيفي hükümlerdir. Namazın rekâtları, orucun vakti, abdestin temel tertibi ve hac menâsikinin belirlenmiş biçimleri bu alanın açık örnekleridir. Akıl bu hükümlerin hikmetini düşünebilir; fakat bağlayıcı illetini kendiliğinden tayin ederek onların yerine başka bir ibadet biçimi koyamaz.

Bu alanın ilkesi açıktır: العبادات مبناها على التوقيف — İbadetlerin esası tevkîftir. Taabbüdî hüküm, aklı değersizleştirmez; aklın yetki sınırını gösterir. Çünkü hukukta yetki kadar yetkisizlik de kurucu bir ilkedir. Aklın vazifesi burada hüküm icat etmek değil, vahyin belirlediği sınırı anlamak, korumak ve bilinçle yaşamaktır.

MADDE 2  TAABBÜDÎ ALANDA DEĞİŞİM DEĞİL TESLİMİYET ESASTIR

Taabbüdî alan, dinin kimliğini ve sürekliliğini korur. Hz. Peygamber’in من أحدث في أمرنا هذا ما ليس منه فهو رد — Bu din işinde ondan olmayan bir şeyi ortaya çıkaran kimsenin yaptığı reddedilmiştir buyruğu, bu sahanın normatif güvencesidir. İbadetin özüne, miktarına ve biçimine din adına ilâve yapmak tecdîd değil bid‘attır. Çünkü burada yeniliğin ölçüsünü toplumsal ihtiyaç değil, ilâhî bildirim belirler.

Ancak taabbüdî alanın sabitliği, ibadetin maksadını ve ahlâkî sonucunu ihmal etmek anlamına gelmez. Şekil korunurken ihlâs, kulluk, tezkiye ve sorumluluk bilinci de korunmalıdır. Taabbüdî hükmü yalnız dış biçime indirmek de onu salt aklî faydaya indirgemek kadar eksiktir. Sabit olan ritüelin kendisi; diri tutulması gereken ise onun insanda inşa ettiği kulluk şuurudur.

MADDE 3  TA‘LÎLÎ ALAN ŞERİATIN HAYATLA KONUŞTUĞU HUKUK SAHASIDIR

Ta‘lîlî hükümler تعليلي, illeti العلة, hikmeti الحكمة ve maslahatı المصلحة akılla araştırılabilen; insan ilişkilerini, muâmelâtı, kamu düzenini ve toplumsal hayatı düzenleyen hükümlerdir. Bu alanda nas yön verir, akıl olguyu tanır, içtihat hükmü kurar ve adalet sonucu denetler. Dolayısıyla akıl vahyin rakibi değil, vahyin toplumsal hayata taşınmasında görevli hukukî araçtır.

Ta‘lîlî alanın temel hükmü şudur: الحكم يدور مع علته وجوداً وعدماً — Hüküm illetiyle birlikte var olur ve illeti ortadan kalkınca uygulama zemini yeniden değerlendirilir. Değişen her durumda hüküm kendiliğinden değişmez; fakat hükmü doğuran illet, örf, ihtiyaç veya zarar yapısı değişmişse, önceki uygulamayı sırf eski olduğu için sürdürmek de şeriata sadakat değildir. Asıl sadakat, lafzın arkasındaki adalet ve maslahat düzenini korumaktır.

MADDE 4  TA‘LÎLÎ HÜKÜM NAS DEĞİL NASLA BAĞLI İÇTİHATTIR

Ta‘lîlî alanda üretilen hüküm, delile dayanır; fakat vahyin kendisi değildir. Müçtehidin hükmü ilmî, gerekçeli ve güçlü olabilir; yine de beşerîdir. Bu nedenle ta‘lîlî hükmü kat‘î nas mertebesine yükseltmek, yorumu vahiy makamına taşır. İçtihadı naslaştıran anlayış, Kur’ân’ın kapısını kapatır; çünkü yeni olayın yeni illetini görmeyi ve adalet için yeni hüküm üretmeyi yasaklar.

Tarih boyunca İslâm hukukuna yürürlük kazandıran yöntemler bu sahada doğmuştur. İmam-ı Âzam ve Hanefî hukuk aklı, kıyasın şeklen doğru fakat sonuçta güçlük veya adaletsizlik doğurduğu yerde istihsanı استحسان işletmiş; İmam Mâlik ve Mâlikî yöntem ise hakkında özel nas bulunmayan toplumsal meselelerde istislâhı استصلاح ve maslahat-ı mürseleyi esas almıştır. Kıyas قياس, istihsan, istislâh, örf عرف, makāsıd مقاصد ve illet incelemesi birbirinin rakibi değil, İslâm hukukunun hayata yürürlük sağlayan tamamlayıcı araçlarıdır. Hiçbiri sınırsız yetki vermez; her içtihat kat‘î naslara, insan onuruna, adalete, zararın giderilmesine ve kamu yararına uygunluk denetiminden geçmelidir.

MADDE 5  DİN SABİT ŞERİATIN TOPLUMSAL HÜKÜMLERİ DİNAMİKTİR

Din الدين, tevhidî özü, iman esaslarını, ahlâkî yönelişi ve taabbüdî sabiteleriyle değişmez temeldir. Şeriat الشريعة ise bu temel ilkelerin toplum ve hukuk hayatında somutlaşan normatif düzenidir. وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ ayeti dinin ihlâs ve kulluk omurgasını; لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا ayeti ise şeriat ve yöntemlerin farklılaşabilen tarihî yüzünü gösterir.

Din ile şeriatı ayırmak, şeriatı dinden koparmak değildir. Aksine sabit ilke ile değişebilir düzenlemeyi doğru hiyerarşiye yerleştirmektir. Anayasa nasıl kanuna istikamet veriyor; fakat her kanun maddesini ebedîleştirmiyorsa, dinin kat‘î ilkeleri de şer‘î içtihada yön verir; fakat her dönemsel düzenlemeyi değişmez kılmaz. Din değişmez ilkedir; şeriat ise sosyal ve kültürel yapılar değiştikçe lafzı, aracı ve maddî normu yenilenebilen, fakat ruhu, maksadı ve adalet istikameti bâki kalan yasal düzendir.

MADDE 6  BİD‘AT İLE TECDÎD AYNI KAPIDAN GİRMEZ

Taabbüdî alana yeni bir ibadet biçimi eklemek bid‘attır; ta‘lîlî alanda değişen şartlara adil cevap üretmek ise tecdîddir تجديد. Bu iki kavramın karıştırılması, yenilenmeyi dinin düşmanı gibi göstermiş; dönemsel içtihatları da kutsal dokunulmazlığa büründürmüştür. Oysa dinde bid‘at reddedilirken, hukukta tecdîd zorunlu olabilir.

Tecdîd, nasları hükümsüz bırakmak değildir. Tecdîd; nassın maksadını, hükmün illetini, olayın gerçekliğini ve doğacak sonucu birlikte değerlendirerek adaleti yeniden görünür kılmaktır. Ta‘lîlî alanı yenilemeyen toplum, eski hükmün lafzını korurken onun adaletini kaybedebilir. Değişmesi gereken aracı korumak, değişmemesi gereken maksadı feda etmektir.

MADDE 7  NESH VE TEDRİCİLİK HUKUKUN YENİLENME HAFIZASIDIR

Nesh النسخ, yalnız bir hükmün metinden silinmesi şeklinde okunamaz. Kur’ân’ın tedricî yasama örnekleri, toplumsal şartların, hazırlığın ve maslahatın hukuk üretiminde dikkate alındığını gösterir. İçki yasağının zarar bildirimi, ibadet vaktinde sınırlama ve kesin yasak aşamalarından geçmesi; hükmün gelişigüzel değişmesi değil, toplumun adalete hazırlanmasıdır.

Ta‘lîlî alanda bağlam tamamlandığında veya illet dönüştüğünde yeni düzenleme yapılması, dinin değiştirilmesi değildir. Aynı dinin ilkeleri, yeni şartlarda yeni bir hukukî görünüm kazanır. Burada silinen ilke değil, önceki uygulamanın yürürlük şartıdır; korunan ise adalet, maslahat ve ilâhî istikamettir. Nesh ve tedricilik doğru anlaşılmadığında tarihî düzenleme ebedîleştirilir, ebedî maksat ise tarih içinde görünmez hâle gelir.

MADDE 8  YENİ HÜKMÜN MEŞRUİYETİ USÛL VE ORTAK AKILLA KURULUR

Ta‘lîlî alandaki değişim keyfî değildir. Yeni hüküm; ehliyetli hukukçuların, ilgili bilimlerin ve toplumsal tecrübenin katıldığı şûra ile hazırlanmalı; delili, illeti, maksadı ve beklenen sonucu açıkça ortaya konulmalıdır. Şahsî kanaat, kamusal hukuk değildir. İçtihadın maddî norma dönüşmesi temsil, müzakere, gerekçe, icmâ veya nitelikli ortak kabul ve kurumsal yürürlük gerektirir.

Şûra ve icmâ ile kanunlaştırılan zannî içtihat, yürürlükte bulunduğu sürece toplum için bağlayıcıdır; fakat kat‘î nas gibi ebedî değildir. Yeni şartlar yeni bir illeti doğurduğunda, başka bir içtihat aynı meşru usûlle maddî norma dönüştürülünceye kadar önceki hüküm yürürlük değerini korur. Dönemsel hükmü nihai nas saymak, beşerî yoruma ilâhî süreklilik vermek ve usûlün yenilenme kapısını kapatmaktır.

MADDE 9  İSLÂM HUKUKU BÜTÜN USÛL HARİTASIYLA OKUNMALIDIR

Bir mesele hakkında fetva, tefsir, içtihat veya kanun üretmeden önce hükmün usûl haritasındaki yeri belirlenmelidir. Naslar sübût ve hükme delâlet bakımından dört ihtimal taşır: sübûtu ve delâleti kat‘î olanlar; sübûtu kat‘î, delâleti zannî olanlar; sübûtu zannî, delâleti kat‘î kabul edilenler; hem sübûtu hem delâleti zannî olanlar. Birinci saha kurucu sınırı, diğer üç saha ise derecesine göre yorum, tercih, ispat ve içtihat sorumluluğunu doğurur.

Nas bulunan zannî alan ile hakkında doğrudan nas bulunmayan zannî alan da aynı değildir; fakat her ikisinde beşerî muhakeme, delil ve sonuç denetimine tâbidir. Ardından lafzın açıklık derecesi incelenir: muhkem, müfesser ve müteşâbih aynı kesinlikte okunamaz. Hükmün taabbüdî mi ta‘lîlî mi olduğu; düzenlemenin örfe, illete ve maslahata bağlı bulunup bulunmadığı tespit edilir. Nas ile içtihat, sabit ilke ile dönemsel maddî norm birbirine karıştırılmaz.

Fetva kurulları ve hukuk kurumları kararlarında bu mahiyeti açıkça göstermelidir: Hangi unsur kat‘î, hangi unsur zannîdir; hangisi nas, hangisi içtihattır; hangisi ibadetin değişmez biçimi, hangisi sosyal şartlara bağlı düzenlemedir; illet, örf, maslahat ve yenilenme şartı nedir? Gerekçesi açıklanmayan tasnif ilmî kanaat olabilir; fakat kamusal hukuk güvenliği üretmez.

MADDE 10  KAVRAMLAR DARALTILARAK HUKUKUN UFUKU KAPATILAMAZ

İslâm hukukunun önemli krizlerinden biri, tarih içinde geniş anlam taşıyan kavramların tek bir dönemin kullanımına hapsedilmesidir. Nesh yalnız lafzın veya hükmün ilgasına; icmâ yalnız geçmişte tamamlanmış oy birliğine; şeriat yalnız tarihî hükümlerin toplamına; taabbüdîlik ise değişime karşı sınırsız dokunulmazlığa indirgenemez. Kavramlar zaman içinde daralabilir, genişleyebilir ve ıstılahî anlam kazanabilir; fakat hiçbir dönemsel anlam, kavramın bütün imkânlarını sonsuza kadar tüketmez.

Nesh geniş anlamıyla tedricîliği, bağlamın değişmesini, yürürlüğün sona ermesini ve yeni şer‘î düzenlemeyi de açıklayan bir yenilenme kavramıdır. Taabbüdîlik, nas ve hükmün mahiyetiyle ispat edilmesi gereken sınırlı bir vasıftır; muâmelâtın her ayrıntısını değişmez kılan sığınak değildir. Ta‘lîlîlik de nasları keyfî biçimde aşmanın bahanesi olamaz. Sabitlik iddiası da değişim iddiası da delil, illet, maksat ve sonuçla gerekçelendirilmelidir. Usûl, kavramı dondurmaz; onun doğru anlam sınırını koruyarak hukuka yürürlük kazandırır.

NİHAİ HÜKÜM  SINIRI KORUMAK DİNİ KORUMAKTIR

İslâm hukukunun geleceği, her hükmü değiştirmekte veya hiçbir hükme dokunmamakta değildir. Gelecek, hükmün mahiyetini doğru belirlemektedir. Taabbüdî alan sabit tutulacak; ta‘lîlî alan ise kat‘î ilkeler, sahih bilgi ve ortak akıl içinde yenilenecektir. İbadet aklın tasarımına, hukuk da tarihin donmuş kalıplarına teslim edilmeyecektir.

İnsanlık bu usûlî ayrımı anlamadan İslâm hukukunu anlayamaz. Çünkü taabbüdî olan dinin kimliğini, ta‘lîlî olan hukukun hareketini korur. Biri köktür, diğeri o kökten hayata uzanan daldır. Kök sökülürse din çözülür; dal büyümezse hukuk kurur. Kurucu sözümüz şudur: Taabbüdî olan korunur, ta‘lîlî olan yenilenir; dinin özü sabit kalır, şeriatın adaleti her çağda yeniden kurulur.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir