GECE 22:15’TE BİR ÖĞRETMEN

GECE 22:15’TE BİR ÖĞRETMEN
Yapay Zekâ Bize Zaman mı Kazandırıyor, Yoksa Sessizce Ruhumuzu mu Yoruyor?
— Pelin Temelli

İstanbul’un üzerine o ağır gece sessizliği çökmüş. Saat 22:15. Ortaokul öğretmeni Elif hâlâ
bilgisayarının başında. Yanında, masada, yarım kalmış soğumuş bir çay. Ev sessiz; çocuklar çoktan
uyumuş olmalı. Elif öğretmenin önünde ertesi günün ders planı, cevaplanmayı bekleyen veli
mesajları ve okul sistemine yüklenmesi gereken raporlar duruyor…
Aslında işi artık çok daha kolay olmalıydı, değil mi? Çünkü elinin altında, her mesaj için saniyeler
içinde kusursuz cümleler kuran bir yapay zekâ var. Elif öğretmen de öyle yapıyor. “Yaz” diyor; yapay
zekâ saniyeler içinde dolduruyor ekranı. Bir an içi rahatlıyor — belki bu gece yapılması gereken işler
erken biter.
Ama ekrana bir daha bakınca o tuhaflığı fark ediyor: O cümleler “onun” değil. Biri fazla resmî, biri buz
gibi soğuk. Birinde öğrencinin adı yanlış yazılmış; bir başkasında o çocuğun haline hiç uymayan,
yabancı cümleler kurulmuş. Elif öğretmen düzeltmeye başlıyor. Yazılanları siliyor, kendi kelimelerini
ekliyor, metni yeniden “kendisi” yapmaya çalışıyor. Saatler ilerliyor.
Ve işte o ironik gerçek: Yapay zekâ hayatına girmeden önce bu on beş mesajı bir buçuk saatte bitiren
Elif öğretmen, şimdi üç saatten önce masadan kalkamıyor.
Dışarıdan bakan biri için Elif öğretmenin çalışması o akşam çok “verimliydi”. Teknoloji kullanılmış,
görevler bitmişti. Oysa onun içinde, o üç saatin içinde sessizce biriken başka bir şey vardı: Tarif
edilemez bir yorgunluk ve adı henüz konmamış bir yük.
“Sahte Otomasyon” Tuzağı
Bugünlerde hepimizin kulağına aynı vaat fısıldanıyor: “Yapay zekâ size zaman kazandıracak. Sıkıcı
işleri o yapacak, siz yaratıcılığınıza odaklanacaksınız.” Oysa gerçek çoğu zaman kılık değiştirmiş bir
yük olarak çıkıyor karşımıza. Avrupa İş Sağlığı ve Güvenliği Ajansı’nın 2025 raporu bu duruma bir isim
koyuyor: Sahte otomasyon.
Yapay zekâ çalışıyor gibi görünüyor; ama aslında biz onun peşinden koşuyoruz. O üretiyor, biz kontrol
ediyoruz, düzeltiyoruz. İş azalmıyor — sadece şekil değiştiriyor. Üstelik bu yeni yük görünmez olduğu
için çok daha sinsi. Çünkü tablo dışarıdan hep “başarılı” görünüyor.
Bu yalnızca öğretmenlerin değil; bir avukatın, bir doktorun, bir gazetecinin de ortak sancısı. Makine
hızlandıkça insan, sürekli nöbet tutan bir denetçiye dönüşüyor. Ve galiba asıl tehlike tam burada:
İnsan üreten kişi olmaktan çıkıp yalnızca düzelten kişi haline geldiğinde, yavaş yavaş kendi kimliğini
de kaybediyor.

Çıraklık Bittiğinde Usta Kalır mı?
Özellikle gençlerimiz için bu, hayati bir soru doğuruyor. Çünkü bir mesleğin ustalığı, o işin mutfağında
ter dökerek, hata yaparak, ilk yapılan çalışmalarda zorlanarak kazanılır. Eğer her ilk adımı makine
atarsa, insan ne zaman pişecek ve meslekte pişerek öğrenecek? Antrenman yapmadan sahaya
sürülen bir nesil, yarın o makinenin başına geçtiğinde neyi, neye göre denetleyecek?
Ama bu sorunun bir cevabı var — ve cevabı bana kitabım üzerinde çalışırken bir meslek lisesinin
atölyesinden geldi. Kocaeli’nde bir makine atölyesi düşünün: metal kokusu, makine sesleri.
Öğrenciler yapay zekâ destekli bir tasarım aracıyla bir parça çiziyor. Bir öğrenci gururla sesleniyor:
“Taslak hazır hocam, iki saat bile sürmedi.” Öğretmen tasarıma bakıyor, sonra tek bir soru soruyor:
“Peki bu ölçüleri neden seçti? Malzeme dayanıklılığı için doğru mu? Bu parçayı gerçek bir makineye
taksak sorun çıkar mı?”
Sınıf sessizleşiyor. Öğrenci tasarıma yeniden bakıyor, parametreleri kontrol ediyor ve bir noktada
duruyor: “Hocam… burada bir sorun var.” Öğretmen gülümsüyor: “İşte şimdi gerçekten öğrenmeye
başladın. Yapay zekâ tasarım yapabilir; ama sorumluluğu hâlâ insan taşır.” O gün o çocuklar yalnızca
bir parça tasarlamadı — bir ustanın ilk refleksini öğrendi: Kontrol etmek, sorgulamak, sahiplenmek.
İşte çözüm tam da burada gizli. Eğer ilk basamakları makineye devrediyorsak, o basamakların yerine
yenisini koymalıyız. Bunun somut adı kitabımda “güvenli deney alanı”: Okul içinde, gencin yapay
zekâyla hata yapma, deneme ve o hatadan öğrenme hakkına sahip olduğu kontrollü bir alan. Genç
artık ilk taslağı kendi eliyle çizmiyor olabilir; ama o taslağı sorgulamayı, denetlemeyi ve nihai kararı
vermeyi öğrenebileceği bir yapı kurmalıyız. Çünkü yeni ustalık, sıfırdan üretmek değil; üretileni
hikmetle yargılayabilmektir.
Türkiye’nin Zihin Bağımsızlığı: Kimin Aklını Kullanıyoruz?
Meseleye Türkiye’den baktığımda, konu yalnızca birkaç mesajı cevaplamaktan çok daha büyük
görünüyor. Çünkü eğitim, bir ülkenin hafızasıdır. Dünyanın öbür ucunda kurulmuş genel bir sistem,
bizim çocuğumuzun nerede zorlandığını, hangi örnekte gözlerinin parladığını, hangi anlatımla içten
bağ kurduğunu bilemez. Bilemez; çünkü o, bizim kültürümüz, genlerimiz ve öğrenme yöntemlerimizle
harmanlanmış bir yapı değildir.
İşte Türkiye’nin asıl sınavı bu: Kendi gerçekliğini tanıyan sistemleri kurabilmek. Kendi öğretmenini
tanıyan, kendi öğrencisinin ihtiyacını anlayan, Anadolu’nun o eşsiz sesini duyabilen bir yapı kurmak
zorundayız. Çünkü teknoloji çağında bağımsızlık yalnızca enerji ya da savunma değil; aynı zamanda
zihin bağımsızlığıdır.
Sevindirici bir haber de var: OECD’nin 2025 raporuna göre, öğretmenleri için yapay zekâ yetkinlik
çerçevesi geliştiren dünyadaki yalnızca yedi ülkeden biri biziz. Yani zeminimiz hazır, potansiyelimiz
yüksek. Şimdi yapmamız gereken, o algoritmanın içine kendi müfredatımızı, kendi ruhumuzu ve en
önemlisi o insanî dokunuşumuzu yerleştirmek.

Son Söz: Pusula İnsanın Elinde
Yapay zekâ harika bir yardımcı. Gece 22:15’te ekranına bakan Elif öğretmenin yorgunluğu bize küçük
ama devasa bir şey fısıldıyor: Teknoloji insanı özgürleştirebilir de yanlış kullanıldığında onun
zamanını, dikkatini ve ruhunu sessizce tüketebilir de.
Gelecekteki yerimizi, o araçları kullanıp kullanmadığımız değil; o araçlara yön verip veremediğimiz
belirleyecek.
Unutmayalım: Makine üretebilir; ama yön vermek ve anlam katmak hâlâ insanın işi.
Çünkü algoritmalar cevap üretebilir. Ama hangi sorunun gerçekten önemli olduğuna karar vermek
hâlâ insana ait.
Ve belki de bu yüzden…
makine üretir; ama anlam, hep insanın kalbinde doğar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir