
Anlamsız Parçalar
Bilim genellikle bir olayı, bir olguyu, bir şeyi anlamak için onu parçalar. Bu neredeyse refleks gibidir. Karmaşık olanı alır, küçük parçalara böler sonra o parçaları tek tek inceleyerek bütünü anlamaya çalışır. Bu yaklaşım o kadar işe yaramıştır ki artık sorgulanmadan kabul edilen bir alışkanlığa dönüşmüştür. Çünkü bu durum birçok durumda işe yaramaktadır. Ama her zaman değil.
Burada sessiz bir varsayım vardır: “Bütün, parçalarının toplamıdır.” Bu düşünce kulağa son derece makul ve bilimsel gelmektedir. Bu varsayıma öyle kapılırız ki bazı sistemlerin parçalarının toplamından daha fazla olduğunu kaçrırız.
Bu fikri sistemli hale getirenlerden biri René Descartes idi. Descartes zor problemleri çözmenin en iyi yolunun onu küçük parçalara ayırmak olduğunu ileri sürmüştü, ileri sürülen bu yaklaşım özellikle kimya ve fizikte büyük başarılar da elde etti. Atomları, molekülleri, kuvvetleri anlamlandırdıkça doğayı daha çok kontrol edebilir hale geldik. Bu başarılar indirgemeciliğe karşı güvenin artmasına sebep oldu.
Fakat biyoloji, zihin ve toplum çalışmalarına yaklaştıkça işlerin değiştiğini görmeye başladık. Bu alanlarda sistemlerin yalnızca parçaların toplamı değil, parçalar arasındaki kompleks ilişkilerin ürünü olduğunu gördük. Bir insan beynini ele aldığımızda milyarlarca nörondan oluştuğunu söylüyoruz. Her bir nöronun nasıl çalıştığını, nasıl sinyal ilettiğini detaylandırabiliriz. Ama bütün bu bilgiyi elde ettiğimizde “bilinç” dediğimiz şey gerçekten açıklanabilir mi? Bir nöron bilinçli değildir, yüz nöron da bilinçli değildir. Beyin milyarlarca nörondan oluşur ve belirli bir düzen içinde etkileştiklerinde ilişkilerin yarattığı bir sonuç olarak “ben” dediğimiz şey ortaya çıkar. Benzer bir durum laboratuvar çalışmalarında da karşımıza çıkar. Laboratuvar doğayı sadeleştirdiğimiz bir ortamdır. Değişkenleri kontrol ederiz ve sistemi mümkün olduğunca basit hale getiriz. Bu deney yapabilmek için gereklidir ama aynı zamanda yanıltıcıdır. Çünkü gerçek dünya bu kadar temiz ve izole değildir. Bir hücre kültüründe gözlenen bir etki gerçek hayatta aynı şekilde ortaya çıkmayabilir. Gerçek sistem çok daha fazla değişken içermekte, geri besleme mekanizmalarına sahip ve dinamik bir yapıdadır.
Bu yanılgı sadece biyolojiyle sınırlı değildir, ekonomide de benzer bir durum vardır. Bireylerin rasyonel davrandığı varsayılır. Herkes kendi çıkarını maksimize eder. Bu varsayım mikro düzeyde anlamlı olabilir fakat milyonlarca insanın etkileşime girdiği bir sistemde işler öngörülemez hale gelir. Krizler çöküşler ortaya çıkar, çünkü sistem, bireylerin toplamından farklı davranır.
Bir sistemi anlamak için yalnızca parçalarını bilmek yetmez; parçalar arasındaki ilişkileri, geri besleme döngülerini ve sistemin zaman içindeki davranışını da anlamak gerekir. Yani neden, artık tek bir şey değildir; bir ağdır. Bilmek ve anlamak aynı şey değildir. Bilmek parçaları tanımaktır. Anlamak ise bu parçaların nasıl bir araya geldiğini görebilmektir.
Bilim uzun süre boyunca bilmeye odaklandı ve bunda çok başarılı oldu. Ama artık karşılaştığımız problemler daha karmaşık. İklim değişikliği, hastalıklar, ekosistemler… Bunları yalnızca parçaları inceleyerek çözemeyiz sistemlerin nasıl davrandığını, nasıl değiştiğini ve nasıl dengede kaldığını anlamamız gerekmektedir.
Parçalamaktan vazgeçmemiz gerekmiyor, parçalamayı yeterli sanmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. “Bu sistemin parçaları nedir?” yerine, “Bu sistem bir bütün olarak nasıl davranır?” diye sormamızın zamanı gelmiştir. Çünkü bazen her şeyi bildiğimizi sandığımız noktada aslında sadece parçaları bildiğimizi fark ederiz. Ve o an anlarız ki bütünü anlamak bambaşka bir iştir.
Dr. Ömer Can Ünüvar
