
GÜÇ ZEHİRLENMESİ VE ADALET TERAZİSİ
Türkiye’de medya ile siyaset arasındaki ilişki, uzun zamandır gazetecilik ilkelerinin önüne geçen güç mücadeleleriyle tartışılıyor.
Gazeteci Cem Küçük’ün, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında tutuklanması da bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı.
Küçük hakkında, yayınlarda İBB soruşturmasıyla ilgili gerçeğe aykırı ve kamuoyunu yanıltıcı olduğu ileri sürülen bazı ifadeler nedeniyle “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlaması yöneltildi.
Soruşturma dosyasında ayrıca bazı para transferleri ve maddi menfaat iddialarının da incelendiği belirtiliyor. Ancak Küçük bu para hareketlerinin borç ve organizasyon ilişkileri kapsamında olduğunu savunuyor.
Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta, bir gazetecinin tutuklanmasından çok daha büyük.
Çünkü mesele, Türkiye’de medya gücü ile siyasi güç arasındaki ilişkinin nerede başlayıp nerede bittiği sorusudur.
Yıllarca ekranlardan insanları suçlayan, mahkûm eden ve adeta yargı makamlarının yerine geçen bir gazetecinin, bir gün kendisinin de yargı karşısına çıkması önemli bir hatırlatmadır:
Hiç kimse hukukun üzerinde değildir.
Ancak bu tutuklamayı yalnızca “adalet yerini buldu” diyerek değerlendirmek de yeterli değildir.
Türkiye’de uzun süredir yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı konusunda ciddi tartışmalar yaşanıyor. Muhalif siyasetçilere, belediye başkanlarına ve farklı kesimlere yönelik soruşturmalar toplumda çeşitli soru işaretleri oluşturuyor.
Bu nedenle iktidara yakınlığıyla bilinen bir gazetecinin tutuklanması, ister istemez “Yargı gerçekten herkese eşit mi davranıyor?” sorusunu da beraberinde getiriyor.
Kimi çevreler bunu, “Kimse dokunulmaz değildir” mesajı olarak görüyor.
Kimi çevreler ise iktidara yakın bir ismin de soruşturmaya dahil edilmesini, kamuoyundaki adalet tartışmalarını dengelemeye yönelik siyasi bir hamle olarak yorumluyor.
Hangisinin doğru olduğunu zaman gösterecek.
Fakat değişmeyen gerçek şudur:
Gazetecilik, siyasi gücün kalkanı olmamalıdır.
Gazeteci iktidarın da muhalefetin de yanında değil, gerçeğin yanında durmalıdır.
Belgesiz iddialar, doğrulanmamış bilgiler ve kişileri hedef alan yayınlar gazetecilik adına normalleştirilemez.
Aynı şekilde yargı da siyasi hesaplaşmaların aracı haline gelmemelidir.
Cem Küçük olayı, aslında hepimize önemli bir ders veriyor:
Güç geçicidir, makam geçicidir, ekranlardaki itibar bile geçicidir.
Kalıcı olan ise hukuk, adalet ve toplumun vicdanıdır.
Bugün başkasını hedef alan güç, yarın kendisini aynı çemberin içinde bulabilir.
Çünkü keser döner, sap döner; gün gelir hesap döner.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni “kurbanlar” değil; herkese eşit uygulanan, bağımsız ve güven veren bir hukuk düzenidir.
Medya da siyaset de yargı da bu düzenin sınırları içinde kalmalıdır.
Çünkü gerçek adalet, kimden yana olduğuna bakmaz.
Hüsnü Karabulut
Araştırmacı Yazar
