AKLEN BÜLÛĞA ERMEK

AKLEN BÜLÛĞA ERMEK

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

Hayatta doğru yolu bulmak, zihne yüklenen bilgi yığınlarıyla değil; bilgiyi aklın süzgecinden, başka bir ifadeyle akıl antivirüsünden geçirerek mümkündür. Bilgi, akıl ile bütünleşmediğinde insanı hakikate değil; ezberlere, sloganlara ve devralınmış kanaatlere taşır. Kur’an’ın ısrarla yönelttiği “أَفَلَا تَعْقِلُونَ – akletmez misiniz?” hitabı, bilginin kutsanmasını değil; aklın sorumluluk bilinciyle işletilmesini talep eder. Bu nedenle İslam düşüncesinde asıl kırılma noktası, biyolojik erginlikten ziyade aklen bülûğa erme eşiğidir.

Toplumların selameti de bu aklî olgunlukla doğrudan ilişkilidir. Çatışmayı körükleyen sert dillerle değil; ortak hafızayı onaran medenî bir üslupla ayakta kalınabilir. Ne var ki modern dönemde dinî ve siyasî alanlarda sıkça başvurulan küçültücü, tahkir edici ve ötekileştirici söylem, hakikati savunmak yerine toplumsal fay hatlarını derinleştirmektedir. Oysa Kur’an, bu dili ilkesel olarak reddeder: “لَا تَسُبُّوا – sövmeyin”; çünkü hakaret, muhatabı değil, toplumu yaralar (Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, XIII, 142). Medeniyet, karşıtlık üretme sanatı değil; hikmetle ikna etme ahlâkıdır. Akıl devre dışı bırakıldığında bilgi, hidayet vesilesi olmaktan çıkar; yıkıcı bir araca dönüşür.

Bu ilke, Türkiye Cumhuriyeti’nin müşterek tarih ve değerler dünyası için de geçerlidir. Ortak bir gelecek inşa edebilmenin asgarî şartı; devletin varlığına, kurucu iradesine ve tarihsel hafızaya saygıyı esas alan bir dildir. Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet’in temel ilkeleri, milletin ortak hafızasının kurucu unsurlarıdır. Bu değerlere yönelik kirli, küçültücü ve dışlayıcı söylem, herhangi bir fikrî derinlik üretmediği gibi, toplumsal barışı da zedeler. Eleştiri mümkündür; ancak eleştiri, ahlâkî sınırlar ve medenî üslup içinde kaldığında anlamlıdır. Aksi hâlde eleştiri, tahkire; tahkir ise kutuplaşmaya dönüşür (İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, VI, 221).

İslam ahlâkı, tarihsel şahsiyetler ve toplumsal hafıza konusunda son derece açık ve kurucu bir medeniyet ilkesi vazetmiştir: “اُذْكُرُوا مَحَاسِنَ مَوْتَاكُمْ – ölülerinizin güzelliklerini anın.” Bu ilke, basit bir nezaket tavsiyesi olmanın ötesinde; kolektif bilinci tahripten koruyan ahlâkî bir emniyet supabı işlevi görür (Beyhakî, Şuʿabü’l-Îmân, V, 304). Zira savunma imkânı bulunmayan tarihsel şahsiyetler üzerinden yürütülen hoyrat söylem, ilmî bir eleştiriden ziyade, bugünü inşa etmekte zorlanan zihinlerin geçmişle hesaplaşma refleksini yansıtır. Oysa aklen bülûğa ermiş toplumlar, geçmişi ya kutsallaştırarak dokunulmaz kılmaz ya da tahkir ederek silmeye çalışmaz; geçmişi ibret, süreklilik ve sorumluluk bilinciyle okur. Bu okuma biçimi, toplumsal hafızayı çatışma alanına değil; ortak aklın ve medenî istikrarın zeminine dönüştürür.

Bu bağlamda Ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisi, ümmeti bir arada tutan temel ilkeyi yeniden hatırlatır: “الْجَمَاعَة – birlik”. Bu yaklaşım, ne şahısları kutsallaştırır ne de toplumu parçalayan alt kimlikleri merkeze alır. Kur’an’ın genel ilkesi açıktır: “وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا – Allah’ın ipine hep birlikte sarılın” (Âl-i İmrân 3/103). Mezhep, meşrep, cemaat, siyasî tercih ya da etnik aidiyet; asli kimliğin önüne geçirildiğinde, bu durum modern bir kavmiyetçilik biçimine dönüşür. Oysa İslam’ın teklif ettiği kimlik “مُسْلِم – Müslüman” kimliğidir; bu kimlik, ayrıştırıcı değil birleştiricidir (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 289).

Son olarak; halkın gönlünde yer etmiş âlimler, ulemâ, kanaat önderleri ve tarihsel şahsiyetler, toplumun manevî ve kültürel birikiminin taşıyıcılarıdır. Bu isimler üzerinden yürütülen ötekileştirici dil, ilmi çoğaltmaz; bilakis güvensizlik üretir. Ehl-i sünnet geleneği, âlimi putlaştırmadan saygıyı; farklılığı düşmanlaştırmadan edebi esas alır. Bugün ihtiyaç duyulan şey; kimsenin kimliğini inkâr etmeden, ortak ilkeler etrafında buluşabilen bir akıl ve dil inşasıdır. Zira bu ülkenin ve bu toplumun ihtiyacı, birbirini dışlayan kamplar değil; adalet, saygı ve hikmet ekseninde birleşen bir ortak akıldır.

Tarihten günümüze kimi düşünürler “yalnızca Kur’an” derken, kimileri Kur’an ve Sünnet birlikte esas alınmalıdır yaklaşımını savunmuş; ne yazık ki bu iki görüş arasında yaşanan talihsiz vuruşmalar, ihtilafı iftiraka dönüştürme gayretlerine zemin hazırlamıştır. Akılcılar–nakilciler gibi etiketlerle yürütülen bu ötekileştirme dili, meselenin ilmî boyutundan ziyade aklen bülûğa ermemiş bir düşünme tarzının ürünüdür. Oysa Kur’an da bizimdir, Sünnet de; farklı düşünen, farklı yorumlayan da bu ailenin bir ferdidir. Bir evin çocukları aynı düşünmedi diye aileden atılmaz; beş parmağın beşi bir olmadığı için el kesilmez. Ormanda diken de vardır, gül de; diken işe yaramıyor denilmez, çünkü imtihan dünyasında olduğumuz bilinci tam da bunu öğretir. İslam’ın davet dili, sert ithamlarla değil, güzel kokulu bir parfüm gibi yumuşak, zarif ve ikna edici manevi ikazlarla işler. Günaha öfke duyulur; fakat günahkâr ezilmez. Küfre karşı durulur; fakat insanlık onuru çiğnenmez. Zira hakikat, bağırılarak değil; akıl, edep ve merhametle taşındığında kalıcı olur.

  1. Medenî Dilin Ahlâkî Zemini: Aklen Bülûğ ve Söz Sorumluluğu

Medenî dil, yalnızca nezaket meselesi değil; aklın ahlâkla birleştiği bir sorumluluk alanıdır. İslam düşüncesinde söz, niyetin taşıyıcısıdır ve niyet bozulduğunda söz, hakikati açıklayan bir araç olmaktan çıkarak yaralayıcı bir silaha dönüşür. Bu nedenle Kur’an, davetin yöntemini açıkça belirler: “بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ – hikmet ve güzel öğütle” (Nahl 16/125). Hikmet, bilginin doğru yerde, doğru ölçüyle ve aklın denetiminde kullanılmasını ifade eder. Aklen bülûğa ermiş birey ve toplum, sözü çoğaltmayı değil; sözün mesuliyetini esas alır.

Hakaret, küçültme ve tahkir dili ise aklın askıya alındığı anların ürünüdür. Kur’an’ın “لَا تَسُبُّوا – sövmeyin” buyruğu, yalnızca muhatabı korumaya yönelik bir ahlâk çağrısı değil; toplumsal düzeni muhafaza eden bir ilkedir. Zira hakaret, karşı tarafı ikna etmez; bilakis karşıtlığı kalıcılaştırır (Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, XIII, 142). Bu noktada söz, hakikatin taşıyıcısı olmaktan çıkar; öfkenin tercümanı hâline gelir. Akıl antivirüsünden geçmeyen bilgi ve kanaatler, tam da bu zeminde toplumsal fay hatlarını derinleştirir.

Ehl-i sünnet ve’l-cemaat geleneği, medenî dili itikadî ve ahlâkî bir denge üzerine kurar. Ne aklı mutlaklaştırarak vahyi işlevsizleştirir ne de vahyi gerekçe göstererek aklı devre dışı bırakır. Bu denge, sözün de sınırlarını belirler. İmam Şâtıbî’nin ifadesiyle, şeriatın maksatları (“مَقَاصِدُ الشَّرِيعَة”) ancak aklın muhafazası ile korunabilir; aklın tahrip edildiği yerde ne din sağlıklı anlaşılır ne de toplum ayakta kalabilir (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 289). Dolayısıyla aklen bülûğ, yalnızca düşünme yetisi değil; konuşma ahlâkı da kazandırır.

Bugün karşı karşıya olunan krizlerin önemli bir kısmı, fikir ayrılıklarından değil; aklen bülûğa ermemiş sözlerden kaynaklanmaktadır. İnsanlar düşünmeden konuşmakta, ölçmeden hüküm vermekte ve bilginin doğruluğunu değil, kimin söylediğini merkeze almaktadır. Oysa medenî dil, şahısları değil; ilkeleri konuşur. Aklen bülûğa ermiş toplum, hakikati savunurken bile incitmeyen, eleştirirken bile yıkmayan bir üslup geliştirir. Çünkü bilir ki söz, ya inşa eder ya da ifsâd eder; üçüncü bir yol yoktur.

  1. Ortak Hafıza ve Devlet Aklı: Aklen Bülûğ, Tarih ve Kurucu Değerler

Toplumsal bilinç, yalnızca bireylerin aklî olgunluğunun toplamı değildir; aynı zamanda ortak hafızanın nasıl kurulduğu ve nasıl korunduğu ile ilgilidir. Aklen bülûğa ermiş toplumlar, tarihi ya kutsallaştırarak dokunulmaz kılmaz ya da bütünüyle reddederek yok saymaz; tarihi ibret, süreklilik ve sorumluluk bilinciyle okur. Bu nedenle devlet aklı, duygusal reflekslerle değil; ilke temelli bir muhakeme ile işler. Kur’an’ın tarih anlatıları da tam olarak bu işlevi görür: Geçmişi yüceltmek ya da aşağılamak için değil, “لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ – düşünüp ibret alsınlar” diye aktarır.

Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak hafızası, aklen bülûğa ermiş bir okuma ile ele alınmalıdır. Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet’in kurucu değerleri, bu toplumun tarihsel tecrübesinin ürünüdür; onları anlamak, kişisel aidiyetlerin değil, müşterek aklın meselesidir. Kurucu değerlere yönelik tahkir edici dil, eleştiri üretmez; aksine tarih bilincini tahrip eder. Eleştiri ise, ancak adalet, ölçü ve bağlam gözetildiğinde anlamlıdır. Aksi hâlde eleştiri, aklın değil; öfkenin ve kimlik çatışmasının aracı hâline gelir.

İslam düşüncesi, devlet ve toplum ilişkisini adalet merkezli bir zemine oturtur. İbn Âşûr’un vurguladığı üzere, siyasî ve toplumsal düzenin meşruiyeti, kamu maslahatını gözetmesiyle mümkündür (et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, VI, 221). Bu maslahatı zedeleyen dil, ister din adına ister siyaset adına kullanılsın, meşruiyet üretmez. Aklen bülûğa ermiş bir toplum, devletini putlaştırmadan sahiplenir; eleştirirken yıkmayı değil, ıslahı hedefler. Bu denge kaybolduğunda, ortak hafıza parçalanır; her grup kendi tarihini yazar, ortak gelecek ise askıya alınır.

Ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisi, bu noktada istikrar ile eleştiriyi aynı potada tutan bir yaklaşım sunar. Ne körü körüne itaati ne de sınırsız başkaldırıyı meşrulaştırır. Aklın rehberliğinde, ilkelerin denetiminde bir orta yol önerir. Bu yol, devlet aklını zayıflatmaz; aksine onu ahlâkî ve hukukî sınırlar içinde güçlendirir. Aklen bülûğa ermiş toplum, kurucu değerleri tartışırken dahi medenî dili terk etmez; çünkü bilir ki ortak hafıza yıkıldığında, geriye yalnızca kamplaşmış kalabalıklar kalır.

  1. Kavmiyetçilikten Ümmet Bilincine: Aklen Bülûğ ve Modern Kimlik Krizi

Aklen bülûğa ermenin en somut tezahürlerinden biri, kimliği aklın ve ilkenin denetimine sokabilmektir. Zira kimlik, akılla taşınmadığında hızla kavmiyetçiliğe, kavmiyetçilik ise modern bir cahiliye formuna dönüşür. Kur’an’ın bu konuda koyduğu ölçü nettir: “إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ – Müminler ancak kardeştir” (Hucurât 49/10). Bu ayet, bir duygusal temenni değil; toplumsal düzeni ayakta tutan kurucu bir ilkedir. Kardeşlik, biyolojik ya da etnik yakınlıktan değil; ilke ve sorumluluk ortaklığından doğar.

Ne var ki modern dönemde kimlikler, aklın rehberliğinden çıkarılıp siyasal ve ideolojik araçlara dönüştürülmüştür. Mezhep, meşrep, cemaat, etnik aidiyet ya da siyasî tercih; asli kimliğin önüne geçirildiğinde, ortaya parçalanmış bir toplumsal yapı çıkar. Kur’an’ın eleştirdiği “Biz atalarımızı bu yol üzere bulduk” zihniyeti, bugün farklı isimler altında yeniden üretilmektedir. Oysa burada mahkûm edilen şey gelenek değil; geleneğin akıl ve ilke dışı mutlaklaştırılmasıdır. Aklen bülûğa ermiş birey, geleneği reddetmez; onu tahkik eder, ayıklar ve yeniden anlamlandırır.

Ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisi, bu noktada ümmet bilincini kavmiyetçiliğin panzehiri olarak konumlandırır. Ümmet, homojenlik dayatması değil; ilke merkezli bir birlikteliktir. Farklılıklar inkâr edilmez; ancak bu farklılıkların çatışma üretmesine izin verilmez. Şâtıbî’nin ifade ettiği üzere, şeriatın maksatları toplumda düzeni, adaleti ve güveni tesis etmeyi hedefler; kavmiyetçilik ise bu maksatların tamamını boşa düşürür (el-Muvâfakât, II, 289). Bu nedenle kavmiyetçilik, yalnızca ahlâkî bir zaaf değil; usûlî bir sapmadır.

Bugün Müslüman toplumların yaşadığı derin kırılmaların önemli bir kısmı, aklen bülûğa ermeden kimlik üretme alışkanlığından kaynaklanmaktadır. İnsanlar önce aidiyetlerini belirlemekte, sonra bu aidiyetleri savunacak gerekçeler aramaktadır. Bu tersine işleyiş, aklı sonradan devreye sokulan bir meşrulaştırma aracına indirger. Oysa aklen bülûğ, önce düşünmeyi; sonra aidiyet inşa etmeyi gerektirir. Kimliği aklın önüne koyan toplumlar, sonunda aklı kimliğe feda eder.

Aklen bülûğa ermiş bir ümmet bilinci ise, kimliği yük değil sorumluluk olarak taşır. Ayrıştıran değil; emanet bilinciyle kuşatan bir dil üretir. Çünkü bilir ki kavmiyetçilikle güçlenen hiçbir yapı kalıcı değildir; kalıcı olan, adaletle beslenen ortak akıldır. Ümmet bilinci tam da bu nedenle, bir slogan değil; ahlâkî ve aklî bir seviye meselesidir.

  1. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat İlkesi: Akıl, Vahiy ve İtidal Dengesi

Aklen bülûğa ermenin en sahih zemini, akıl–vahiy ilişkisinin itidal üzere kurulmasıdır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisi, bu ilişkiyi ne aklı mutlaklaştıran bir rasyonalizme ne de aklı işlevsizleştiren bir literalizme indirger. Aksine aklı, vahyin rehberliğinde çalışan bir idrak yetisi olarak konumlandırır. Kur’an’ın “لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ – düşünüp ibret alsınlar” vurgusu, aklın devre dışı bırakılmasını değil; sorumluluk bilinciyle işletilmesini emreder. Bu denge bozulduğunda din, ya soyut bir metafiziğe ya da donuk bir ezberler toplamına dönüşür.

Ehl-i sünnet geleneğinin merkezinde yer alan “الِاعْتِدَال – itidal”, aklen bülûğun pratik karşılığıdır. İtidal, iki uç arasında kararsızlık değil; ilke merkezli bir istikrar hâlidir. Ne şahısları kutsallaştırır ne de ilkeleri şahıslara kurban eder. Bu yaklaşım, farklı görüşleri meşru zeminlerde tartışmayı mümkün kılar; ancak tartışmayı çatışmaya dönüştürmez. Zira hakikat, bağırarak değil; tahkik ederek bulunur. İmam Şâtıbî’nin vurguladığı gibi, şeriatın maksatları ancak aklın korunması ve sağlıklı işletilmesiyle tahakkuk eder; aklın tahrip edildiği yerde din de maksadından saptırılır (el-Muvâfakât, II, 289).

Modern dönemde karşılaşılan pek çok dinî kriz, aslında usûl krizidir. Akıl ya tamamen dışlanmakta ya da vahyin önüne geçirilmektedir. Her iki durumda da ortaya çıkan sonuç aynıdır: kutuplaşma. Aklen bülûğa ermiş bir yaklaşım ise usûlü önceleyerek hüküm verir; sonuçtan geriye doğru gerekçe üretmez. Bu nedenle Ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisi, bireysel kanaatleri mutlaklaştırmak yerine ortak aklı ve ilmî geleneği esas alır. “Cemaat” vurgusu, sayısal çoğunluğu değil; ilke etrafında toplanmış istikrarı ifade eder.

Bu çerçevede aklen bülûğ, yalnızca düşünsel bir seviye değil; ahlâkî bir olgunluk hâlidir. Kişi, doğru bildiğini savunurken dahi başkasını yok saymıyorsa; eleştirirken incitmemeyi başarabiliyorsa; farklılığı tehdit değil imtihan olarak görebiliyorsa, aklen bülûğa ermiş demektir. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat geleneğinin asırlardır koruduğu bu denge, bugün de toplumsal barışın ve dinî sahihliğin en güçlü teminatıdır.

  1. Âlimler, Kanaat Önderleri ve Toplumsal Rehberlik: Aklen Bülûğ, Edep ve Güven

Aklen bülûğa ermiş toplumlar, rehberlerini putlaştırmadan saygı, tahkir etmeden eleştiri ilkesiyle değerlendirir. Zira ilim ve rehberlik, şahısların hatasızlığına değil; edep, ehliyet ve sorumluluk bilincine dayanır. İslam geleneğinde âlim, hakikatin sahibi değil; hakikate şahitlik eden kimsedir. Bu nedenle Ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisi, âlimi mutlaklaştırmayı da değersizleştirmeyi de reddeder; her iki uç, aklın ve ahlâkın tahribi ile sonuçlanır.

Toplumların manevî mimarları olan âlimler, ulemâ ve kanaat önderleri; yalnızca bilgi aktaran figürler değil, sözün sorumluluğunu taşıyan emanet ehlidir. Bu emanet, hem konuşanın hem de dinleyenin aklen bülûğa ermesini gerektirir. Zira güven, tek taraflı bir beklenti değil; karşılıklı bir ahlâk sözleşmesidir. Edep terk edildiğinde ilim susar; ilim sustuğunda ise boşluğu gürültü doldurur. Bugün yaşanan güven erozyonunun önemli bir kısmı, ilmin yerini sloganın; muhakemenin yerini kimlik refleksinin almış olmasından kaynaklanmaktadır.

İslam ahlâkı, eleştiriyi meşru görür; ancak eleştirinin niyetini, dilini ve sınırını belirler. Savunma imkânı olmayan şahsiyetler üzerinden yürütülen hoyrat söylem, aklen bülûğun değil; öfke ve hırsın ürünüdür. Oysa aklen bülûğa ermiş birey, doğruyu savunurken dahi insanı korur. Çünkü bilir ki hakikat, insanı ezerek değil; insanı merkeze alarak yükselir. Ehl-i sünnet geleneğinin “edep” vurgusu, tam da bu noktada belirleyicidir: Edep, ilmin kapısıdır; kapı kırılarak girildiğinde içeride hikmet bulunmaz.

Bugün ihtiyaç duyulan toplumsal rehberlik, yüksek sesli iddialardan değil; ölçülü sözden, tutarlı duruştan ve ahlâkî güvenilirlikten beslenmelidir. Aklen bülûğa ermiş toplum, rehberini alkışla değil; ilkelerle takip eder. Eleştirisini düşmanlık üretmeden yapar; farklılığı ihanet olarak değil, imtihan alanı olarak görür. Bu olgunluk, ne şahıs merkezli kutsamalar üretir ne de değerleri aşındıran bir inkâr diline teslim olur. Son tahlilde aklen bülûğ, bireysel bir erginlikten öte, toplumsal bir seviye meselesidir. Âlimiyle, kanaat önderiyle, entelektüeliyle ve sade vatandaşıyla bu seviye yakalanmadıkça; bilgi çoğalır, fakat hikmet artmaz. Oysa hikmet, güven doğurur; güven ise toplumu ayakta tutar. Aklen bülûğa ermiş bir toplumun en belirgin alameti, işte bu sessiz ama derin sağlamlıktır.

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir