DÜNYADA HAK ESİR DÜŞMÜŞSE, KURTULUŞ TEVHİDDİR

DÜNYADA HAK ESİR DÜŞMÜŞSE, KURTULUŞ TEVHİDDİR

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

Bireysel kurtuluş arayışı, sonunda bireysel felakete dönüşür; herkesin yalnız kendini kurtarmaya çalıştığı bir dünyada, nihayetinde kimse kurtulamaz. Bugün rahatı yerinde olanlar, adalet yoksa yarın bu rahatlığı bulamayabilir. Hukukun susturulduğu, adaletin kavramlara hapsedildiği bu çağda gerçek çıkış; bireysel kaçışlarda ya da geçici güvenlik alanlarında değil, tevhidin hayata hâkim kılınan ilkesel pratiğinde yatmaktadır. Bu pratik, tehlike karşısında birlikte durmayı, nimet karşısında adil paylaşımı, hayatın bütün alanlarında ise ortak sorumlulukla yaşamayı zorunlu kılar. Adalet yoksa konfor geçicidir; tevhid yoksa kurtuluş mümkün değildir. İlkesel Şehadet: «أشهد أني أشارك في الخطر، وأشهد أني أُقاسم في النعمة» (Şehadet ederim ki tehlikede birlikte duracağım; yine şehadet ederim ki nimette adil paylaşıma razı olacağım.)

الحقُّ لا يُعطى بل يُنتزع” (“Hak verilmez, alınır”).

Bugün savaşlar artık cephelerde değil; zihinlerde, değerlerde ve kavramlar üzerinden yürütülmektedir. Gücün hâkim olduğu bu dünyada hukuk mahkûm edilmiş, adalet esir alınmış; adalet, demokrasi ve insan hakları gibi kavramlar hakikati yaşatmak için değil, olta olarak kullanılarak toplumların iradesini yönlendirmek için araçsallaştırılmıştır. Bu durum, insanlığın zihnindeki kadim değerleri aşındırmış; hak ile güç, adalet ile çıkar arasındaki sınırları belirsizleştirmiştir. Hakkın esir düştüğü bir dünyada yaşıyoruz. Yeryüzü, adaleti yeniden ayağa kaldıracak bir tevhid sesini beklemektedir. Bu bekleyiş, bir kişiyi değil; tevhidi hâkim kılacak bir bilinci, tehlikede iştiraki, nimette adil taksimi, kimlikte birliği esas alan yeni bir dünya tasavvurunu çağırmaktadır. İnsanlık, aklî bir hicretle mevcut zulüm düzeninden kopacak; vahyin ilkesel sesini pratiğe taşıyacak, adil bir dünya kurmak için yollara düşecek bir ahlâk, hukuk ve sorumluluk seferberliğini beklemektedir.

Bugün İslâm dünyasının düştüğü bu bataklıktan çıkış, vahiy projesini hayata yeniden hâkim kılmaktan başka bir yolla mümkün görünmemektedir. Ne var ki bu proje, Müslümanların kendi elleriyle; alt kimliklere bölünerek, birbirine düşürülerek, ihtilafın iftiraka dönüştürülmesi suretiyle tahrip edilmiş; toplumlar, Peygamber öncesi câhiliyye iklimine geri sürüklenmiştir. Esir düşen yalnız topraklar değil; insanlık, onur, hak ve adalet olmuştur. Bu ağır imtihandan çıkış, kolay bir konfor yolu değil; peygamberlerin yürüdüğü yoldur. Bugün kurtuluşun tek başına olamayacağı, kurtuluşun tevhidden geçtiği açıktır: tehlikede tek beden olmak, nimetlerde adil paylaşımı esas almak birlikte yaşamanın ana omurgasıdır. Bu ilke, açıkça şunu gerektirir: «اعتقدنا أن المشاركة في الخطر، وأن المقاسمة في النعمة أصلٌ لا قيام للعدل بدونه» (Tehlikede iştiraki ve nimette adil taksimi, adaletin onsuz ayakta duramayacağı bir asıl olarak benimsedik). Bu ilke hayatımıza hâkim kılınmadıkça kurtuluş yoktur; bu ilkeye iman edilip etrafında tevhidî bir birlikte yaşama şehadeti kurulmadıkça Peygamber yolunu takip etmiş olmayacağız. Aksi hâlde vahiy projesine isyan, dünya nimetlerine—kapitalizme—teslimiyet kaçınılmaz olur; abdestli kapitalizm ve cari piyasa İslâmı hakikatin yerine ikame edilir. Bugün yüzbinleri peşinden sürükleyen kimi zatların bu toplumu bir bataklıktan başka bir bataklığa taşıdığı açıktır. Çıkış, sloganlarda değil; vahyin ilkesel pratiğinde, tevhidin adaletinde ve ortak sorumluluk ahlâkındadır.

Bugün dünya düzeni, hakkın ilke olmaktan çıkarılıp pazarlık konusu hâline getirildiği; hukukun adalet üretmek yerine güç sahiplerinin güvenliğini sağlayan teknik bir aygıta dönüştürüldüğü bir safhaya ulaşmıştır. Hukuk işlemekte, mahkemeler karar vermekte; fakat adalet konuşmamaktadır. Bu küresel düzende özellikle İslâm dünyası, siyasal ve hukukî bir özne olmaktan uzaklaştırılarak yardıma muhtaç bir kitle şeklinde temsil edilmektedir. Oysa mesele açlık değildir; mesele aç bırakılabilir olma hâlinin siyasal bir yöntem hâline getirilmesidir. Bir toplumun kaderinin “bir kap yemeğe” bağlanması, yalnız iktisadî bir yoksunluk değil; aynı zamanda hukukî, siyasal ve ahlâkî iradenin rehin alınmasıdır (Arendt, Totalitarizmin Kaynakları, 1951, s. 296).

Bu nedenle bugün “bir kap yemeğe muhtaç” gösterilen İslâm dünyası, gerçekte kaynak yoksulu değil; adalet yoksuludur. Ekmek vardır fakat karar hakkı yoktur; yardım vardır fakat haysiyet yoktur. Çünkü küresel sistem “العدل” (“adalet”) ilkesini değil, çıkarın sürekliliğini merkeze alır. Hak, güçlüye tanınan bir ayrıcalık; hukuk, güçsüzü sınırlayan bir prosedür hâline geldiğinde adalet toplumsal hayattan çekilir ve metinlere hapsedilir. Bu sebeple “الحرية قبل الخبز” (“Özgürlük ekmekten önce gelir”) sözü romantik bir slogan değil; medeniyet düzeyinde bir hakikat ifadesidir (Sen, Özgürlükle Kalkınma, 1999, s. 148). Zira ekmek, adalet olmadan insanı doyurmaz; hukuk olmadan toplum ayakta kalmaz. Nitekim “الصدقة لا تُقيم عدلاً حيث يُؤسَّس الظلم” (“Zulmün kurumsallaştığı yerde sadaka adaleti ikame etmez”) ilkesi, bugün yaşanan küresel krizin en berrak teşhisidir.

  1. Hakkın İlke Olmaktan Çıkarılması: Adaletin Metafizik Çöküşü

İslâm düşüncesinde hak, siyasal iktidarın bahşettiği bir ayrıcalık değil; varlığın anlamını kuran ontolojik bir ilkedir. Hukuk, bu ilkenin toplumsal hayattaki kurumsal tercümesi; adalet ise onun yaşanan yüzüdür. Bu sebeple adalet, teknik bir düzenleme değil; hayatın ahlâkî istikametidir. Modern dünyada yaşanan kırılma, hakkın bu ilkesel konumundan koparılmasıyla başlamıştır. Hak, güç dengelerine göre dağıtılan bir menfaate indirgenmiş; hukuk, adaleti ikame eden bir emanet olmaktan çıkarak güçlünün konforunu güvence altına alan bir prosedüre dönüşmüştür. Nitekim klasik siyaset ahlâkının özlü ifadesi olan “العدل أساس الملك” (“Adalet mülkün temelidir”) ilkesi terk edildiğinde, devlet ayakta kalıyor gibi görünse bile meşruiyetini yitirir (Şâtıbî, el-Muvâfakât, 1881, II, s. 302).

Bu ilkesel kopuş, yalnızca siyasal bir kriz değil; aynı zamanda metafizik bir çöküştür. Çünkü hak ilke olmaktan çıktığında vicdan susar; vicdan sustuğunda zulüm kurumsal bir nitelik kazanır. Tasavvuf geleneği, hakkın savunulmadığı yerde düzenin çürüyeceğini vurgular; hukuk geleneği ise adaletin terk edildiği bir sistemde normların meşruiyet üretmeyeceğini öğretir. Bugün mahkûmların yargıladığı, hâkimlerin ise güç karşısında mahkûm düştüğü tablo, bu çöküşün görünür sonucudur. Zira “الحق لا يُقام بالقوة بل بالعدل” (“Hak güçle değil, adaletle ayakta tutulur”). Adaletin çekildiği bir düzende hukuk metinlerde yaşamaya devam eder; fakat toplumların vicdanında ikamet etmez (İbn Haldûn, Mukaddime, 1377, I, s. 341).

  1. Açlıkla Terbiye Edilen Toplumlar: Yoksulluğun Siyasal İnşası

İslâm dünyasında bugün yaşanan yoksulluk, iktisadî bir yetersizliğin sonucu değil; bilinçli biçimde tasarlanmış bir siyasal yönetim tekniğidir. Açlık, bu çağda kader olmaktan çıkarılmış; itaat üretmenin aracı hâline getirilmiştir. İnsanlar yalnız fakir bırakılmamış, “yaşamla fakirleştirilmiştir”. Bir toplum soğana ve ekmeğe muhtaç edildiğinde, yalnız bedeni değil; iradesi, talep hakkı ve siyasal öznelik kapasitesi de sınırlandırılır. Bu nedenle modern emperyal düzen, askerî işgalden önce borçlandırma, yardıma bağımlı kılma ve gıda güvenliği üzerinden denetim mekanizmalarını devreye sokmaktadır. Nitekim Hannah Arendt’in işaret ettiği üzere, sürekli muhtaç hâlde tutulan kitleler, siyasal eylem kapasitesini yitirir ve “yönetilebilir kalabalıklar”a dönüşür (Arendt, İnsanlık Durumu, 1958, s. 201).

İslâm hukukunda ise iaşe, sadaka ile ikame edilen bir lütuf değil; toplumsal düzenin asli sorumluluğudur. Servetin dolaşımı, adaletin şartıdır. Kur’ân’ın uyarısı bu noktada açıktır: “كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ” (“Servet, yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç olmasın”). Bu ilke ihlal edildiğinde yoksulluk, bireysel bir başarısızlık değil; hukukî ve ahlâkî bir çöküş hâline gelir. Tasavvuf geleneği, açlığın sabrı değil; zulmü meşrulaştıran bir düzene dönüştüğü yerde insan onurunun zedelendiğini vurgular. Bu yüzden “الجوع كافر” (“Açlık inkâra sürükler”) sözü, açlığın yalnız bedeni değil; imanı, ahlâkı ve toplumsal bağı da tahrip ettiğine işaret eder (Gazâlî, İhyâʾ, III, s. 89). Açlıkla terbiye edilen toplumlar cem olamaz; çünkü açlık, birlikte adalet talep etmeyi değil, hayatta kalma refleksini besler.

  1. Parçalanan Vicdanlar: İhtilafın İftiraka Dönüşmesi

İslâm dünyasında yaşanan çözülmenin en yıkıcı tezahürlerinden biri, ihtilafın ilkesizleştirilerek iftiraka dönüştürülmesidir. Tarih boyunca mezhep, içtihat ve yorum farklılıkları; ahlâkî sınırlar ve hukukî ilkeler içinde kaldığı sürece rahmet ve zenginlik üretmiştir. Ancak modern dönemde bu farklılıklar, adalet ve hak ekseninden koparılarak kimlik siyaseti, aşiretçilik ve ideolojik aidiyetler üzerinden keskin çatışma araçlarına dönüştürülmüştür. Böylece hak etrafında cem olunmamış; aidiyetler hakikatin önüne geçirilmiştir. Kur’ân’ın temel ilkesi açıkken—“إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ” (“Müminler ancak kardeştir”)—kardeşlik, ahlâkî bir yükümlülük olmaktan çıkarılmış; retorik bir süse indirgenmiştir (İbn Âşûr, Makāsıdü’ş-Şerîa, 1946, s. 274).

Tasavvuf geleneği, ihtilafın rahmete dönüşebilmesi için nefsin terbiyesini şart koşarken; İslâm hukuk geleneği, bu süreci ilke, sınır ve adalet ile kayıt altına alır. Bu iki zemin kaybolduğunda, her grup kendi yorumunu mutlak hakikat ilan eder; mutlaklaştırılan her yorum ise ötekini dışlayan bir tahakküm dili üretir. Nitekim “الاختلاف إذا خرج عن العدل صار فرقة” (“İhtilaf adaletten çıktığında iftiraka dönüşür”) ilkesi, bugün yaşanan sosyolojik ve siyasal dağılmayı berrak biçimde açıklar. Parçalanmış vicdanlar, zulme karşı ortak bir duruş sergileyemez; çünkü zulüm, bölünmüş topluluklarda sessizlikle meşrulaşır. İbn Haldûn’un ifadesiyle, iç dayanışmasını yitiren toplumlar, dış tahakküme en açık hâle gelir (İbn Haldûn, Mukaddime, 1377, I, s. 341)

  1. Tevhid Ruhu: Birlik Olmadan Kurtuluş Olmaz

İslâm düşüncesinde tevhid, yalnızca itikadî bir kabul değil; toplumsal düzenin kurucu ilkesidir. Tevhid, gücü sınırsızlaştırmaz; aksine onu adaletle kayıtlar, serveti mutlak mülkiyet olmaktan çıkarıp emanet statüsüne indirger, otoriteyi ise hesap verebilirlik ile sınırlar. Bu nedenle tevhid, yalnız kalpte taşınan bir inanç değil; hayata hâkim kılınan bir ahlâk ve hukuk tasavvurudur. Kur’ân’ın emri bu bağlamda açıktır: “وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا” (“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; parçalanmayın”). Tevhidin bu toplumsal boyutu terk edildiğinde, birlik söylemde kalır; pratikte ise dağınıklık, güçsüzlük ve kırılganlık hâkim olur (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, 1881, II, s. 318).

İslâm hukuk geleneği, bu birliği şûra, icmâ ve ortak akıl mekanizmalarıyla kurumsallaştırmış; tasavvuf ise bu yapıyı nefsin terbiyesi ile içselleştirmiştir. Tehlikede iştirak, nimette adil paylaşım ilkesi hayata geçirilmeden adalet ikame edilemez. Nitekim “لا جماعة بلا عدل” (“Adalet olmadan cemaat olmaz”) uyarısı, birlik iddiasının ilkesizliğe feda edilmemesi gerektiğini hatırlatır. Birlik, slogandan ibaret kaldığında güç üretmez; adaletle yoğrulmadığında ise kalıcı olmaz. Bu nedenle tevhid, kimlik bildirimi değil; yaşanan bir düzen, taşınan bir sorumluluk olarak yeniden inşa edilmelidir (İbn Âşûr, Makāsıdü’ş-Şerîa, 1946, s. 289).

  1. Zaman, Liyakat ve Gelecek: En Büyük İsraf ve En Büyük Hıyanet

İslâm dünyasında bugün yaşanan çöküşün en az konuşulan fakat en yıkıcı boyutu, zamanın israf edilmesi ve liyakat ilkesinin terk edilmesidir. Zaman, İslâm düşüncesinde yalnızca geçen bir süre değil; hesabı verilecek bir emanettir. Bu emanet heba edildiğinde, yalnız bugünün imkânları değil; gelecek nesillerin hakkı da tüketilmiş olur. Liyakat yerine sadakatin, ehliyet yerine yakınlığın esas alınması; ilmi, hukuku ve ortak aklı sistemin dışına iter. Bu durum basit bir yönetim zafiyeti değil; toplumun geleceğine karşı işlenmiş kolektif bir haksızlıktır. Nitekim “الوقت أمانة” (“Zaman bir emanettir”) ilkesi, bireysel ahlâk kadar kamusal sorumluluğu da ifade eder (Gazâlî, İhyâʾ, I, s. 52).

Tasavvuf geleneği zamanı “nefes nefes tüketilen bir sermaye” olarak görürken; hukuk, zamanı kamu yararıyla sınırlı bir yetki alanı kabul eder. Bu iki bilinç kaybolduğunda toplumlar hızla savrulur. En donanımlı ordular, en gelişmiş kurumlar bile adaletsizliğe teslim olmuş, liyakatini yitirmiş ve zamanını boşa harcamış bir toplumu ayakta tutamaz. Çünkü tarihî tecrübe açıkça göstermiştir ki “لا مستقبل بلا عدل” (“Adalet olmadan gelecek olmaz”). Güç, adaletle sınırlandırılmadığında zulme; refah, ahlâkla taşınmadığında çürümeye dönüşür. Bu sebeple bugün artık tereddütsüz söylenmelidir: İslâm dünyasının kurtuluşu güç biriktirmekte değil; ilke inşa etmekte, slogan üretmekte değil; tevhidi hayata hâkim kılmaktadır. Zamanı, liyakati ve adaleti birlikte koruyamayan toplumlar, geleceğini kendi elleriyle karanlığa teslim eder.

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir