TEVHİD KAYBOLURSA SİSTEM PUTLAŞIR: EŞİTLİK VE ADALETİN KURUCUSU OLARAK TEVHİD

TEVHİD KAYBOLURSA SİSTEM PUTLAŞIR: EŞİTLİK VE ADALETİN KURUCUSU OLARAK TEVHİD

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

Bir toplumun ayakta kalma gücü, sahip olduğu teknik imkânlardan değil; denge kurabilme ahlâkından doğar. Denge kaybolduğunda gürültü artar, kurumlar çoğalır, söylemler sertleşir; fakat adalet sessizce çekilir. Çünkü adalet, yokluğunu isyanla değil; normalleşme yoluyla ilan eder. Terazi eğildiğinde insanlar düşmez; önce alışır. İşte bu alışma hâli, ahlâkın çözülme eşiğidir. Gazâlî’nin “موتُ القلب” — “kalbin ölümü” dediği durum tam da budur: Günahın çokluğundan değil, günahın hissedilmemesinden doğan bir çürüme (Gazâlî, İhyâ, III, s. 21). İnsan kötülüğe alıştığı yerde yalnız adaleti değil, kendisini de kaybeder.

İslâm düşüncesinde bu çürümenin panzehiri tevhidtir. Ancak tevhid, yalnızca metafizik bir inanç cümlesi değil; toplumsal düzeni kuran bir denge ahlâkıdır. “إِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ” — “Allah adaleti emreder” (Nahl 16/90) buyruğu, bir hukuk normundan önce, insanın kendisiyle, başkasıyla ve güçle kurduğu ilişkinin ölçüsünü belirler. Tevhid, insanın insan üzerindeki ilahlığını reddeder; hiçbir kimliğin, zenginliğin, makamın ya da gücün mutlaklaştırılamayacağını ilan eder. Bu nedenle tevhid zedelendiğinde yalnız inanç değil, eşitlik fikri de çöker. Şâtıbî’nin ifadesiyle metin yürürlükte kalır; fakat “maksat hayattan çekilir” (el-Muvâfakât, II, s. 8). Hüküm vardır, ama adalet yoktur.

Bu bağlamda tevhid, kadın ile erkek arasında, emek ile sermaye arasında, zengin ile fakir arasında, devlet ile vatandaş arasında teraziyi ayakta tutan kurucu ilkedir. Terazi bozulduğunda faiz, ayrıcalık ve sömürü “kaçınılmaz” görünmeye başlar; eşitsizlik kader, adaletsizlik gerçekçilik sayılır. Oysa Kur’an’ın “لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ” — “Ne zulmedin ne de zulme uğrayın” (Bakara 2/279) uyarısı, sistemin tamamına yöneltilmiş ahlâkî bir sınırdır. Bozuk teraziyle değer tartılmaz; eğri çivi ne çakar ne tutar. Bu nedenle bugün mesele, yeni sistemler kurmak değil; tevhid merkezli denge ahlâkını yeniden hatırlamaktır. Aksi hâlde sistemler ayakta kalır, fakat insan enkaz altında kalır.

  1. TEVHİD, İNANÇTAN TOPLUMSAL DÜZENE UZANAN KURUCU BİR DENGE AHLÂKIDIR

Tevhid, İslâm düşüncesinde yalnızca metafizik bir kabul değil; toplumsal düzeni kuran ahlâkî bir ilkedir. “لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ” — “Allah’tan başka ilah yoktur” cümlesi, salt bir inanç beyanı olmanın ötesinde, hiçbir gücün, kimliğin ve çıkarın mutlaklaştırılamayacağına dair radikal bir reddiyedir. Bu reddiye, insanın insan üzerinde ilahlaştırılmasını, sermayenin emeğe; devletin vatandaşa; çoğunluğun azınlığa tahakkümünü ahlâken geçersiz kılar. Bu nedenle tevhid, bireysel dindarlığın değil; toplumsal eşitliğin ve adaletin kurucu zeminidir. İbn Teymiyye’nin ifadesiyle tevhid, yalnızca ibadette değil, hüküm ve ilişkiler alanında da Allah’ı birlemeyi gerektirir (Mecmûʿu’l-Fetâvâ, I, s. 90).

Bu kurucu ilkenin pratik sonucu dengedir. Tevhid, varlıkta ve değerde tek merkezli bir hiyerarşi üretmez; bilakis her insanı aynı ontolojik değerin taşıyıcısı olarak kabul eder. Kur’an’ın “يَا أَيُّهَا النَّاسُ” — “Ey insanlar” hitabıyla konuşması, bu eşitliğin dilsel ve ahlâkî ifadesidir. “إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللّٰهِ أَتْقَاكُمْ” — “Allah katında en değerliniz, takvaca en üstün olanınızdır” (Hucurât 49/13) buyruğu, değeri güçten, servetten ve soydan kopararak ahlâkî sorumluluğa bağlar. Böylece tevhid, toplumu sınıflara ayıran değil; teraziyi ayakta tutan bir ilke hâline gelir. Terazi, bu ahlâkî zemin kaybolduğunda eğilir; eğildiğinde ise eşitsizlik “doğal”, adaletsizlik “kaçınılmaz” kabul edilmeye başlanır.

Ne var ki tevhidin bu kurucu işlevi zedelendiğinde, boşalan alanı sistemlerin kutsanması doldurur. Şâtıbî’nin “maksadın kaybı” olarak nitelediği bu süreçte metinler korunur, söylemler çoğalır; fakat adaletin ruhu hayattan çekilir (el-Muvâfakât, II, s. 8). Tevhid, inanç alanına hapsedildiğinde; iktisat faizle, siyaset tahakkümle, toplum ayrıcalıkla yürütülür. Tevhidin suskun kaldığı yerde güç konuşur. Bu sebeple bugün karşı karşıya olduğumuz kriz, tevhidin inkârı değil; tevhidin toplumsal hayattan dışlanmasıdır. Denge ahlâkı kaybolduğunda, sistem ayakta kalır; fakat insan ezilir.

  1. İNSAN İNSANIN ÖLÇÜSÜ OLAMAZ: EŞİTLİĞİN ONTOLOJİK TEMELİ

İslâm düşüncesinde eşitlik, hukukî bir lütuf ya da siyasal bir kazanım değil; ontolojik bir kabuldür. İnsan, değeri başkasının tanımasıyla kazanan bir varlık değildir; değeri yaratılmış olmasından gelir. Bu nedenle hiçbir insan, başka bir insan için nihai ölçü, mutlak referans ya da üstünlük kaynağı olamaz. Kur’an’ın “وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ” — “Andolsun ki Âdemoğlunu onurlu kıldık” (İsrâ 17/70) beyanı, insan onurunu statüye, cinsiyete, servete ya da güce değil; yaratılışın kendisine bağlar. Eşitlik, burada bir talep değil; bir başlangıç noktasıdır.

Bu ontolojik eşitlik, kadın ile erkek, efendi ile köle, işçi ile işveren, zengin ile fakir arasındaki ilişkilerin ahlâkî zeminini belirler. “لَا فَضْلَ لِعَرَبِيٍّ عَلَىٰ أَعْجَمِيٍّ” — “Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” ilkesi, tarihsel bir hitap olmanın ötesinde, her türlü sınıfsal ve kültürel ayrıcalığın reddidir. Değer, soyda ya da güçte değil; sorumlulukta ve ahlâkta aranır. Bu nedenle eşitlik, herkesi aynılaştıran bir düzleme değil; herkesi adalet önünde aynı mesafeye yerleştiren bir dengeye işaret eder. İnsanlar farklıdır; fakat hak karşısında eşittir.

Ne var ki bu ontolojik temel unutulduğunda, eşitliğin yerini hiyerarşiler alır. Güç, ölçü hâline gelir; servet değer üretir; çoğunluk hakikati belirler. Böyle bir düzende insan, insanın terazisi olur ve bu terazi her zaman güçlünün lehine tartar. Kur’an’ın “أَلَّا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ” — “İnsanların hakkını eksik ölçmeyin” (A‘râf 7/85) uyarısı, tam da bu ahlâkî sapmaya yöneliktir. İnsan insanı ölçmeye başladığında, adalet değil tahakküm doğar. Bu sebeple eşitlik, tevhid merkezli denge ahlâkının vazgeçilmez sonucudur: İnsan ölçü değildir; ölçü adalettir.

  1. TERAZİ EĞİLDİĞİNDE FAİZ, AYRICALIK VE SÖMÜRÜ MEŞRULAŞIR

İktisadî düzenin ahlâkî omurgası terazi metaforu üzerinden okunur. Terazi, yalnızca ölçen bir araç değil; adaletin görünür hâlidir. Denge bozulduğunda ilk ortaya çıkan şey kaos değil, meşruiyet üretimidir. Eğrilik, kendisini akılcı gerekçelerle savunur; ayrıcalık “piyasa gerçeği”, sömürü “rekabet”, faiz ise “zorunlu araç” olarak sunulur. Oysa Kur’an’ın “وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ” — “Ölçüyü adaletle ayakta tutun” (Rahmân 55/9) emri, iktisadı salt teknik bir alan olmaktan çıkarıp ahlâkî bir sorumluluk alanına dönüştürür. Terazi eğildiğinde, kazananlar artar; fakat hakikat kaybolur.

Bu bağlamda faiz, sadece ekonomik bir araç değil; dengenin bozulduğunun ilanıdır. Kur’an’ın “لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ” — “Ne zulmedin ne de zulme uğrayın” (Bakara 2/279) ifadesi, iktisadî ilişkinin çift yönlü bir ahlâk ilkesine bağlandığını gösterir. Faiz, bu ilkeyi ihlâl eder; riski güçlüden zayıfa transfer ederken adaletsizliği sistematik hâle getirir. Böylece emek değersizleşir, sermaye ilahlaştırılır, ayrıcalıklar kalıcılaşır. Eşitsizlik bir sonuç olmaktan çıkar, sistemin motoru hâline gelir.

Ne var ki terazi bir kez eğildiğinde, yalnız iktisat değil; toplumsal vicdan da bozulur. İnsanlar hak talep etmekten utanır, ayrıcalık savunmaktan çekinmez hâle gelir. Şâtıbî’nin “maslahatın maksattan kopması” olarak nitelediği bu süreçte (el-Muvâfakât, II, s. 41), düzen işlemeye devam eder; fakat adalet üretmez. Bozuk teraziyle değer tartılmaz; tartılıyor sanılan şey, sadece güçtür. Bu nedenle iktisadî reformların kalıcı olabilmesi, teknik düzenlemelerden önce denge ahlâkının yeniden tesisine bağlıdır. Aksi hâlde sistem işler, fakat insan ezilerek yaşar.

  1. TEVHİD KAYBOLDUĞUNDA SİSTEM İLÂHLAŞTIRILIR

Tevhidin toplumsal hayattan çekildiği yerde oluşan boşluk, uzun süre boş kalmaz; bu boşluğu sistemler doldurur. Ekonomi, siyaset, hukuk ya da piyasa; her biri kendi alanında mutlaklaştırılır ve sorgulanamaz hâle gelir. Böylece araçlar amaç, düzenler değer, mekanizmalar ahlâk yerine geçer. Kur’an’ın “أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلٰهَهُ هَوَاهُ” — “Hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye 45/23) uyarısı, yalnız bireysel tutkulara değil; kurumsallaşmış güç biçimlerine de yöneliktir. Tevhid sustuğunda, güç konuşur; güç konuştuğunda adalet susar.

Bu ilahlaştırma süreci çoğu zaman “rasyonalite” ve “zorunluluk” diliyle meşrulaştırılır. “Sistem böyle”, “piyasa bunu gerektiriyor”, “devletin bekası” gibi ifadeler, ahlâkî sorgulamayı askıya alan dokunulmaz kalkanlar hâline gelir. Oysa tevhid, tam da bu noktada devreye girer ve şunu hatırlatır: Hiçbir düzen, insanın onurundan ve adaletten bağımsız değildir. “إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا لِلّٰهِ” — “Hüküm yalnız Allah’ındır” (Yûsuf 12/40) ifadesi, siyasal ya da hukukî bir slogan değil; hiçbir otoritenin mutlak olamayacağına dair ahlâkî bir sınırdır. Bu sınır kaybolduğunda, sistemler eleştirilemez, mağduriyetler ise kaçınılmaz kader olarak sunulur.

Sistemin ilahlaştırılması, bireyi ahlâk öznesi olmaktan çıkarır; onu uyum sağlamakla yükümlü bir dişliye dönüştürür. İnsan, artık doğruyu aramakla değil; işleyene ayak uydurmakla sorumlu hisseder. Bu durum, adalet duygusunu zayıflatır, vicdanı bireysel bir lüks hâline getirir. İbn Kayyim’in ifadesiyle adalet, “Allah’ın yeryüzündeki terazisi”dir; terazi devre dışı kaldığında, güç hakikat kılığına bürünür (İ‘lâmü’l-Muvakkı‘în, II, s. 17). Tevhid olmadan düzen olur; fakat adalet olmaz. İşte bu yüzden toplumsal krizlerin derininde, çoğu zaman açık bir inkâr değil; sessiz bir tevhid kaybı yatar.

  1. BOZUK TERAZİYLE DEĞER TARTILMAZ

Toplumsal düzenin en sessiz ama en yıkıcı krizi, ölçü kaybıdır. Ölçü kaybolduğunda, yanlış ile doğru arasındaki fark silinmez; yer değiştirir. Eğri terazi, adaleti tamamen yok etmez; onu çıkarın hizmetine sokar. Böylece adaletsizlik inkâr edilmez, aksine “makul”, “zorunlu” ve “gerçekçi” gerekçelerle savunulur. Kur’an’ın “وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ” — “Ölçü ve tartıda hile yapanlara yazıklar olsun” (Mutaffifîn 83/1) uyarısı, yalnızca ticari sahtekârlığa değil; değerleri eksik ölçen bütün zihniyetlere yöneliktir. Terazi bozulduğunda, hak eksiltilir; fakat bu eksilme fark edilmez hâle gelir.

Bozuk teraziyle tartılan şey yalnız mal ve para değildir; insan emeği, liyakat, onur ve umut da aynı terazide eksik gelir. Liyakat yerini sadakate, emek yerini ilişkilere bıraktığında; haksızlık münferit bir hata olmaktan çıkar, sistematik bir norma dönüşür. İnsanlar adaletsizliğe itiraz etmekten vazgeçer; çünkü itiraz edenin “uyumsuz”, susanın ise “akıllı” sayıldığı bir düzen kurulmuştur. “لَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ” — “İnsanların hakkını eksik vermeyin” (A‘râf 7/85) ikazı, bu yüzden yalnız bireysel ahlâka değil; kurumsal işleyişe hitap eder. Hak eksiltildiğinde, toplum sessizce çürür.

Bu çürümenin en tehlikeli yönü, ahlâkın görünmez hâle gelmesidir. İnsanlar artık “Bu doğru mu?” diye sormaz; “Bu işe yarıyor mu?” diye sorar. Değer, ilke olmaktan çıkar; performans ölçütüne indirgenir. Şâtıbî’nin “maslahatın maksattan kopması” olarak tanımladığı bu kırılma (el-Muvâfakât, II, s. 41), toplumu ayakta tutan ahlâkî bağları çözer. Bozuk teraziyle değer tartılmaz; tartılıyor sanılan şey, yalnızca güçtür. Bu nedenle adaleti onarmak, yeni kurallar koymaktan önce ölçüyü düzeltmeyi gerektirir. Ölçü düzelmedikçe, sistem işler; fakat insan değersizleşerek yaşar.

  1. DEVLET KUTSALLAŞTIĞINDA VATANDAŞ YETİMLEŞİR

Devlet, adalet üretmek için vardır; kutsallaştığında ise adaletin yerine geçer. Bu dönüşüm, en tehlikeli siyasal sapmalardan biridir. Çünkü devlet kutsallaştığında eleştirilemez, sorgulanamaz ve hesap vermez hâle gelir. Böyle bir düzende birey, hak öznesi olmaktan çıkar; itaat nesnesine dönüşür. Kur’an’ın “وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ” — “Haddi aşanların emrine uymayın” (Şuarâ 26/151) uyarısı, yalnız bireysel taşkınlıklara değil; kurumsallaşmış güce karşı da ahlâkî bir sınır çizer. Devlet, ölçü hâline geldiğinde hukuk susar; hukuk sustuğunda adalet yetim kalır.

Bu kutsallaştırma, çoğu zaman “beka”, “güvenlik” ve “istikrar” söylemleriyle meşrulaştırılır. Oysa bu kavramlar, adaletle desteklenmediğinde koruyucu değil, bastırıcı işlev görür. İslâm siyaset düşüncesinde devlet, mutlak bir varlık değil; emanet taşıyıcısıdır. “إِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا” — “Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder” (Nisâ 4/58) buyruğu, siyasal yetkiyi kutsal değil; hesap verilebilir kılar. Yetki emanet olmaktan çıkıp kutsala dönüştüğünde, vatandaş korunmaz; yalnız bırakılır.

Vatandaşın yetimleşmesi, yalnızca hak kaybı değildir; aidiyetin çözülmesidir. İnsan, kendini devletin koruması altında değil; gölgesi altında hisseder. Bu gölge, güven değil korku üretir. Korku ise itaati artırır; fakat ahlâkı öldürür. İbn Haldun’un uyarısıyla devlet, adaletle ayakta durur; zulümle genişleyebilir ama zulümle yaşayamaz (Mukaddime, I, s. 312). Devlet kutsallaştığında insan küçülür; insan küçüldüğünde toplum çözülür. Bu nedenle siyasal düzenin ahlâkî ölçüsü, devletin gücü değil; vatandaşın onurudur.

  1. İBADET VAR, ADALET YOKSA: DİNDARLIĞIN AHLÂKÎ ÇÖKÜŞÜ

İbadet, İslâm düşüncesinde bireysel bir ritüel değil; ahlâk üreten bir sorumluluk bilincidir. Namaz, oruç ve diğer ibadetler insanı yalnızca Allah’a yaklaştırmak için değil; insanı insana karşı adil kılmak için emredilmiştir. Kur’an’ın “إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَىٰ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنكَرِ” — “Namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar” (Ankebût 29/45) buyruğu, ibadetin ahlâkî hedefini açıkça ortaya koyar. İbadet artıyor, adalet azalıyorsa; sorun ibadette değil, dindarlığın içinin boşaltılmasındadır.

Ritüel dindarlık, ahlâkî dönüşüm üretmediğinde meşruiyet aracına dönüşür. İnsan, ibadetle kendini temize çıkardığını zanneder; haksızlığı sorgulamak yerine örtmeye başlar. Bu durum, dindarlığı korumaz; bilakis onu ahlâk dışı bir konfora hapseder. Resûlullah’ın “رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلَّا الْجُوعُ” — “Nice oruç tutan vardır ki orucundan kendisine açlıktan başka bir şey kalmaz” (İbn Mâce, Sıyâm, 21) uyarısı, ibadetin içinin boşaltılmasına karşı sert bir ikazdır. Ahlâk üretmeyen ibadet, kişiyi dönüştürmez; sadece aldatır.

Bu noktada dindarlık, toplumsal adaletin teminatı olmaktan çıkar; adaletsizliğin kalkanı hâline gelir. İbadetle güçlenen kimlikler, adaletsiz sistemleri sorgulamak yerine kutsamaya başlar. Oysa Kur’an, “كُونُوا قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ” — “Adaleti ayakta tutan kimseler olun” (Nisâ 4/135) diyerek dindarlığı doğrudan adalet sorumluluğuna bağlar. İbadet, adaletle birleşmediğinde toplumu arındırmaz; çürümeyi gizler.

Bu sebeple bugün karşı karşıya olduğumuz kriz, dindarlığın yokluğu değil; ahlâktan kopmuş bir dindarlığın yaygınlaşmasıdır. Ritüel vardır, fakat vicdan suskundur. Şekil korunur, fakat ruh çekilmiştir. İbadet var, adalet yoksa; dindarlık çökmüştür. Ve bu çöküş, sessiz olduğu kadar derindir. Tevhid merkezli denge ahlâkı yeniden inşa edilmedikçe, ne ibadet toplumu onarır ne de sistem insanı korur. Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir