TEVHİDİN SOSYAL HAYATTAN SÜRGÜNÜ: ADALETİN ÇÖKÜŞÜ VE TOPLUMSAL ÇÖZÜLME

TEVHİDİN SOSYAL HAYATTAN SÜRGÜNÜ: ADALETİN ÇÖKÜŞÜ VE TOPLUMSAL ÇÖZÜLME

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

İslâm, tarihe tevhid ile girmiştir; tevhid ise tarihe adalet getirmiştir. Hz. Peygamber’in çağrısı, yalnızca metafizik bir inanç bildirimi değil; zulmü iptal eden, sınıfsal ayrıcalıkları reddeden, insanı insan yapan bir toplumsal devrimdir. “لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ” (Allah’tan başka ilâh yoktur) sözü, putları kırmaktan önce insan üzerinde kurulan tahakkümü kırmıştır. Bu nedenle tevhid, bireysel bir sığınak değil; toplumsal bir düzen ilkesidir. Adaletin hayattan çekildiği yerde din, isim olarak kalır; hakikat olarak geri çekilir (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 302). Hz. Peygamber, tevhidi hayata hâkim kıldığı için tarihe müdahale etmiş; tevhidi söylemde bırakmadığı için medeniyet inşa etmiştir. Bugün yaşanan kriz, tevhidin inkârı değil; tevhidin hayattan sürgün edilmesidir.

İslâm’da kurtuluş, bireysel kaçış değildir; toplumsal selamettir. Bu yüzden tevhid, “ben kurtulayım” diyen bir dindarlığı reddeder; “ya hep beraber ya hiçbirimiz” diyen bir ahlâkı emreder. Kur’ân’ın çağrısı bu yüzden nettir: “وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا” (Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın; parçalanmayın). Parçalanmış bir toplumda adalet kurulamaz; açlıkla kuşatılmış bir halk bir araya gelemez; ilkesiz bir cemiyet, en donanımlı ordularla bile savunulamaz (İbn Haldûn, Mukaddime, I, 341). Bugün İslâm dünyasının perişanlığı, silah eksikliğinden değil; ilke yoksunluğundandır. Tevhid söylem olarak yüceltilip hayattan çekildiğinde; din, ideolojinin emrine girer; adaletsizlik meşrulaşır; zulme sessizlik dindarlık sanılır. Oysa ölçü açıktır: “اَلْعَدْلُ أَسَاسُ الْمُلْكِ” (Adalet mülkün temelidir). Adalet yoksa tevhid yoktur; tevhid yoksa kurtuluş yoktur.

  1. Tarihe Müdahale Olarak Tevhid: Hz. Peygamber’in Adalet Merkezli İnkılâbı

Hz. Peygamber’in risâleti, tarihe eklemlenen bir din tecrübesi değil; tarihin yönünü değiştiren ilkesel bir müdahaledir. Bu müdahalenin merkezinde tevhid yer alır. Tevhid, Mekke’de yalnızca putları hedef almamış; imtiyazı, sınıfsal ayrıcalığı, güce dayalı meşruiyeti ve insanın insan üzerindeki tahakkümünü doğrudan reddetmiştir. Bu yüzden Mekke’nin ileri gelenleri, Hz. Peygamber’e “ilahlarını inkâr ettiği” için değil; kurdukları adaletsiz düzeni tehdit ettiği için karşı çıkmışlardır. Zira tevhid, insanı yalnız Allah’a kul kılarak, başka her türlü kulluğu iptal eden bir özgürlük bildirgesidir. “لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ” (Allah’tan başka ilâh yoktur) sözü, bu bağlamda metafizik bir iddia değil; siyasal, iktisadî ve ahlâkî bir inkılâptır (İbn Haldûn, Mukaddime, I, 289).

Bu inkılâbın doğal sonucu adalettir. Hz. Peygamber, tevhidi hayata hâkim kılarak adaleti norm, ayrıcalığı sapma hâline getirmiştir. Üstünlüğün soyla, servetle ve güçle değil; takva ve sorumluluk bilinciyle ölçüldüğü bir toplumsal düzen inşa edilmiştir. Bu nedenle Peygamberî tecrübe, bireysel arınma ile yetinmemiş; toplumsal dönüşümü hedeflemiştir. Kur’ân’ın müdahalesi de bu yüzden yalnızca ibadetlere değil; ölçüye, tartıya, yönetime ve hukuka yöneliktir: “لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ” (İnsanlar adaleti ayakta tutsunlar diye). Tevhidin adaletle birleşmediği yerde din, iktidarın hizmetine girer; adaletin tevhidle temellenmediği yerde ise düzen, zorbalığa dönüşür (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 304). Bu sebeple Hz. Peygamber’in mücadelesi, tarihte ilk kez iman–adalet–toplum bütünlüğünü aynı zeminde buluşturan kurucu bir modeldir.

  1. Tevhid Bir Söylem Değil, Bir Düzen İlkesidir: İnançtan Hayata Geçmeyen Din

Tevhidin krizi, inkâr edilmesinden değil; söyleme hapsedilmesinden kaynaklanmaktadır. İnanç, hayata yön vermediği anda retorikleşir; ahlâk, hukuk ve iktisat alanlarını düzenlemediği sürece ideolojiye dönüşür. İslâm tarihinde yaşanan kırılma da tam bu noktada gerçekleşmiştir: Tevhid, adaleti inşa eden kurucu ilke olmaktan çıkarılmış; ibadet diliyle sınırlı bir kimlik göstergesine indirgenmiştir. Böylece din, hayatı dönüştüren bir ölçü olmaktan çok, mevcut düzeni meşrulaştıran bir örtü işlevi görmeye başlamıştır. Oysa Kur’ân’ın talebi açıktır: “ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَافَّةً” (Barışa/İslâm’a bütünüyle girin). Bu ifade, inancın parçalı yaşanamayacağını; tevhidin bütüncül bir düzen iddiası taşıdığını gösterir (Fazlur Rahman, Islam and Modernity, s. 23).

Tevhidin hayattan çekilmesiyle ortaya çıkan boşluk, kaçınılmaz olarak adaletsizlikle doldurulmuştur. İbadet yapılmış; fakat kul hakkı korunmamış, zikir çoğalmış; fakat zulüm azalmamış, din konuşulmuş; fakat hukuk tesis edilmemiştir. Bu çelişki, İslâm’ı insanlığın vicdanında inandırıcılıktan düşürmüş; Müslüman toplumları ise ilkelerle değil reflekslerle hareket eden kitlelere dönüştürmüştür. İbn Haldûn’un tespiti burada uyarıcıdır: İnanç, düzen üretmediği anda toplumu ayakta tutmaz; dağılmayı hızlandırır (İbn Haldûn, Mukaddime, I, 342). Bu nedenle tevhid, yalnızca tekrar edilen bir kelime değil; hukuku, iktisadı ve siyaseti bağlayan bağlayıcı bir ölçü olarak yeniden ikame edilmedikçe, din hayata hükmeden bir güç olmaktan çıkmaya mahkûmdur.

  1. “Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz”: Tevhidin Bireysel Kurtuluşu Reddeden Toplumsal Ahlâkı

Tevhid, İslâm düşüncesinde bireysel kurtuluş mitini kökten reddeder. Zira tevhid, insanı yalnızca Allah’a bağlamakla kalmaz; insanı insana karşı da sorumlu kılar. Bu nedenle İslâm’da selamet, tek tek bireylerin kaçışı değil; toplumun birlikte ayakta kalmasıdır. Kur’ân’ın dili bu noktada bilinçli olarak çoğuldur: “وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا” (Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın). Tevhid, “ben kurtulayım” diyen dindarlığı değil; “hep birlikte kurtulalım” diyen bir ahlâkı emreder. Bu yüzden tevhid, yalnızca iman edilen bir hakikat değil; toplumsal sorumluluk üreten bir bağdır (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 289).

Bu ilke terk edildiğinde din, hızla bireysel arınma söylemine indirgenir; toplumsal adalet talebi ise “fitne” olarak damgalanır. Oysa Hz. Peygamber’in mücadelesi, tam tersine toplumu birlikte dönüştürme mücadelesidir. Açlıkla kuşatılmış, korkuyla yönetilen ve parçalanmış bir cemiyetin imanını muhafaza etmesi mümkün değildir. İbn Haldûn’un ifadesiyle, toplumsal dayanışma (asabiyet) çöktüğünde ne din kalır ne düzen (İbn Haldûn, Mukaddime, I, 311). Bu nedenle tevhid, bireyin vicdanında başlayıp toplumun hukukunda tamamlanan bir ilkedir. Kurtuluş ya hep beraberdir ya da hiç kimse için değildir.

  1. Adaletin Kaybı, Tevhidin İptali: Zulüm Düzenlerinde Din Neden Şekle İndirgenir?

İslâm düşüncesinde adalet, tevhidin hayattaki zorunlu tezahürüdür; adaletin yokluğu ise tevhidin fiilî inkârı anlamına gelir. Zira tevhid, yalnızca Allah’ın birliğini ikrar etmek değil; otoritenin, servetin ve gücün sınırsızlaştırılmasına karşı ilkesel bir sınır koymaktır. Bu sınır kalktığında din, adalet üreten bir ölçü olmaktan çıkar; iktidarın ihtiyaçlarına göre şekil değiştiren bir söyleme dönüşür. Zulüm düzenleri bu nedenle dinden korkmaz; bilakis şekle indirgenmiş bir dini tercih eder. İbadet serbesttir, fakat adalet talebi bastırılır; ritüel teşvik edilir, fakat kul hakkı görünmez kılınır. İbn Haldûn’un ifadesiyle, zulüm kurumsallaştığında din, düzen kurmaz; düzeni meşrulaştıran bir araç hâline gelir (İbn Haldûn, Mukaddime, I, 343).

Bu süreçte tevhid, sözde yüceltilirken fiilen iptal edilir. Dillerde “Allah” çoğalır; fakat toplumda Allah’ın emrettiği adalet azalır. Kur’ân’ın uyarısı bu noktada kesindir: “إِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ” (Allah adaleti emreder). Adalet emrinin yerine getirilmediği bir zeminde tevhid, boş bir iddiaya dönüşür. Şâtıbî’nin vurguladığı üzere, dinin maksadı (makāsıd), hayatı korumak ve düzenlemektir; bu maksat iptal edildiğinde din, kendi gayesine yabancılaşır (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 304). Bu nedenle adaletsiz bir düzende dinin görünür olması, bir diriliş değil; çöküşün işaretidir. Tevhid, ancak adaletle birlikte yaşatıldığında ilke olmaya devam eder; aksi hâlde şekil olarak kalır, hakikat olarak çekilir.

  1. Sınıfsal Ayrıcalıktan Saf Düzenine: Tevhidin Sosyal Eşitlik Manifestosu

Tevhidin sosyal hayattaki en görünür ve en öğretici pratiği, camideki saf düzenidir. Saf, yalnızca ibadetin estetik bir biçimi değil; tevhidin toplumsal manifestosudur. Omuz omuza duran bedenler, sınıfsal ayrıcalıkların, soy üstünlüğünün ve servet imtiyazlarının ilkesel olarak reddidir. Bu düzen, sosyal hayata dair açık bir mesaj taşır: Allah’ın huzurunda kimse kimseye üstün değildir; üstünlük ancak sorumluluk bilinci ve takva ile ölçülür. “إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ أَتْقَاكُمْ” (Allah katında en üstün olanınız, en takvalı olanınızdır). Hz. Peygamber, bu saf düzenini sosyal hayata taşıyarak; efendi–köle, zengin–fakir, yönetici–yönetilen ayrımını ilke düzeyinde iptal etmiştir (İbn Haldûn, Mukaddime, I, 297).

Ne var ki tarihsel süreçte bu ilke ritüelde korunmuş, fakat hayatta terk edilmiştir. Camide eşitlenen insanlar, sosyal hayatta yeniden sınıflara ayrılmış; ibadette omuz omuza duranlar, hukuk ve iktisatta karşı saflara düşürülmüştür. Bu kopuş, tevhidin sosyal boyutunun bilinçli biçimde tasfiye edildiğini göstermektedir. Şâtıbî’nin vurguladığı üzere, ibadetlerin maksadı hayatı dönüştürmektir; bu maksat gerçekleşmediğinde ibadet, alışkanlığa indirgenir (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 311). Böyle bir zeminde sınıfsal ayrıcalıklar yeniden üretilir; adalet, yerini imtiyaza bırakır. Oysa tevhid, sadece Allah’ın birliğini değil; insanlığın eşitliğini ilan eden bir ilkedir. Bu ilke hayata hâkim kılınmadıkça, İslâm toplumlarında ne sosyal barış ne de kalıcı bir diriliş mümkündür.

 

  1. Tevhidin Söyleme Hapsedilmesi: Gelenek, İdeoloji ve Din Görünümlü Tahakküm

Tevhidin tarihsel serüveninde yaşanan en ağır tahribatlardan biri, onun ilke olmaktan çıkarılıp söyleme hapsedilmesidir. Bu süreçte tevhid, hayatı düzenleyen bağlayıcı bir ölçü olmaktan uzaklaştırılmış; gelenek, siyasal ideoloji ve çıkar ilişkileri tarafından kuşatılmıştır. Böylece vahyin dönüştürücü gücü, “atalarımızı böyle bulduk” söylemiyle etkisizleştirilmiş; din, sorgulayan bir bilinç üretmek yerine itaati kutsayan bir alışkanlık hâline getirilmiştir. Kur’ân’ın açık uyarısına rağmen—“إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَىٰ أُمَّةٍ” (Biz atalarımızı bir yol üzerinde bulduk)—geleneğin mutlaklaştırılması, tevhidin önüne set çekmiştir (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 286).

Bu hapsedişin siyasal sonucu, din görünümlü tahakkümdür. Tevhid, adaletsiz düzenleri sorgulayan bir ilke olmaktan çıkarılıp, mevcut iktidar ilişkilerini meşrulaştıran bir dile dönüştürüldüğünde; din, zulme karşı direniş üretmez, bilakis zulmü örtük biçimde onaylar. İbn Haldûn’un tespiti bu noktada açıklayıcıdır: Din, asabiyetle birleşip adaletten koparsa, düzen kurmaz; tahakkümü derinleştirir (İbn Haldûn, Mukaddime, I, 355). Böyle bir zeminde tevhid, dillerde yüceltilirken hayatta etkisizleştirilir; hakikati örten bir ideolojik kabuk hâline gelir. Oysa tevhid, geleneği ve ideolojiyi değil; adaleti ve insan onurunu merkeze alan bir ilke olarak yaşatılmadıkça, ne din kurtarıcı olabilir ne de toplum dirilebilir.

  1. Kurtuluşun Yolu: Tevhidi Yeniden İlke, Adaleti Yeniden Ölçü Kılmak

İslâm dünyasının yeniden dirilişi, yeni sloganlar üretmekle değil; tevhidi yeniden kurucu ilke, adaleti yeniden bağlayıcı ölçü hâline getirmekle mümkündür. Bu, romantik bir temenni değil; tarihsel ve ilkesel bir zorunluluktur. Hz. Peygamber’in yaptığı tam olarak budur: Önce zihniyet değişmiş, ardından toplum dönüşmüştür. Tevhid, bu dönüşümün merkezinde yer almış; insanı kula kulluktan kurtarıp Allah’a kul, insanlara karşı ise sorumlu kılmıştır. Bu nedenle kurtuluş, bireyin kendi kabuğuna çekilmesiyle değil; toplumun adalet etrafında yeniden örgütlenmesiyle gerçekleşir. Kur’ân’ın çağrısı bu yüzden açıktır: “لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ” (İnsanlar adaleti ayakta tutsunlar diye). Adaletin ayakta tutulmadığı bir yerde tevhid, teorik bir iddia olarak kalır (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 304).

Bugün ihtiyaç duyulan şey, tevhidi dilden hayata, adaleti metinden pratiğe taşıyacak bir ahlâk ve iradedir. Bu, ne ideolojik bir saflaşma ne de nostaljik bir geri dönüş çağrısıdır; bu, insanlığın geleceğine dair bir sorumluluk çağrısıdır. İlkesiz bir toplum, en donanımlı ordularla bile ayakta duramaz; adaletsiz bir düzen, ne kadar dindar görünürse görünsün çökmeye mahkûmdur (İbn Haldûn, Mukaddime, I, 341). Tevhid yeniden ilke kılınmadıkça; zulme sessizlik dindarlık, adaletsizlik kader, haksızlık meşruiyet sanılmaya devam edecektir. Oysa ölçü değişmez: “اَلْعَدْلُ أَسَاسُ الْمُلْكِ” (Adalet mülkün temelidir). Bu temel yeniden atılmadıkça, İslâm dünyasında ne diriliş ne de kurtuluş mümkündür. Ya hep beraber adaletle ayağa kalkacağız; ya da ilkesizlikle hep birlikte çökeceğiz.

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir