
Yozlaşmanın Dizi Filmleri
Toplumsal kültürdeki yozlaşmanın sonuçlarını artık çok daha görünür şekilde yaşıyoruz.
Küçük yaştaki çocukların çeteleşerek adliye koridorlarını doldurması tesadüf değil.
Televizyon dizileriyle ilgili uzun süredir yapılan uyarıların yeterince dikkate alınmaması,
hukuk literatürüne bile yeni bir kavramın girmesine neden oldu: “suça sürüklenen
çocuklar.”
Burada asıl sorulması gereken soru şu:
RTÜK toplumsal ahlakı yalnızca kadın-erkek ilişkileri üzerinden mi değerlendiriyor? Eğer
öyleyse, mafya jargonunu normalleştiren, silahlı çatışmaları kahramanlık gibi sunan, suç
gelirleriyle elde edilen ihtişamlı yaşamları özendirici biçimde gösteren diziler hangi
ahlaki değer sınıfına giriyor?
Bugün ekranda gördüğü hayatlara özenen çocukları düşünelim. Dizilerdeki karakterler:
• Büyük paralar kazanıyor
• Lüks araçlara biniyor
• İhtişamlı evlerde yaşıyor
• Güç ve korku üzerinden saygı görüyor
Geçim sıkıntısı yaşayan, parçalanmış aile ortamında büyüyen ya da umutsuzluk hissi
taşıyan bir çocuğun bu hayatlara özenmeyeceğini düşünmek ne kadar gerçekçi?
Bu dizilere hayranlık duyan, onları kahramanlık olarak gören çocuklar; ekranda izledikleri
karakterlerin kısa yoldan güç, para ve saygınlık kazandığını görüyor. Üstelik bu rolleri
canlandıran oyuncuların gerçek hayatta da lüks yaşamlar sürmesi, kurgu ile gerçek
arasındaki sınırı daha da bulanıklaştırıyor.
Sonuçta ortaya çıkan tablo düşündürücü:
Çalışarak, emek vererek yükselme yerine; riskli, karanlık ve çoğu zaman suç içeren
yolların cazip gösterildiği bir “başarı algısı”…
Bu algının özellikle kırılgan sosyal koşullarda büyüyen çocuklar üzerinde etkili
olmayacağını düşünmek, gerçekliği görmezden gelmek olur.
Sinema ve televizyon dünyasının toplumları nasıl şekillendirdiğini uzun uzun anlatmaya
gerek yok. Bir dönem Türk filmlerinde, şirketlerde çalışan sekreter kadınlara yönelik
oluşturulan olumsuz kalıp yargıların, bir mesleğin toplum gözündeki algısını nasıl
etkilediğini hepimiz hatırlıyoruz. Ekranlarda tekrar edilen temsiller, zamanla gerçeğin
yerini alabiliyor.
Bugün ise benzer bir durum çok daha tehlikeli bir alanda karşımıza çıkıyor. Gençler gece
boyunca hangi kanalı açarsa açsın, karşılaştıkları hayatlar neredeyse aynı şablondan
çıkmış gibi Karanlık bir geçmişe sahip, lüks konaklarda yaşayan zengin aileler…
Etrafı siyah giyimli, silahlı adamlarla çevrili karakterler…
Muhafazakâr anne ve otoriter baba figürüyle çizilmiş ama servetinin kaynağı belirsiz
hayatlar…
Başta nereden geldiği anlaşılmayan paraların, ilerleyen bölümlerde “holding düzenine”
dönüşmesi…
Sormak gerekiyor: Bu mu bizim örnek aile modelimiz?
Bu dizileri izleyen binlerce çocuğun bu hayatlara özenebileceği kimsenin aklına gelmiyor
mu?
Bugün yaşanan birçok toplumsal olayda şunu daha net görüyoruz: Kişi hangi okuldan
mezun olursa olsun, ekranlarda sürekli sunulan bu yaşam biçimleri; kişilikleri
aşındırabiliyor, özenti ve karanlık hayat tarzlarını cazip gösterebiliyor. İmrenilen
karakterler üzerinden yayılan bu kültürel zehir, yıllar içinde zihinlere işliyor ve gerçek
hayattaki değer algısını sessizce değiştiriyor.
Bir zamanların sevilen aile dizilerini hatırlayalım: Bizimkiler, Mahallenin Muhtarları,
Seksenler…
Bu dizilerle yetişen nesilden kaç mafya lideri çıktı?
Cevap basit: Hiç.
Çünkü o yapımlarda hayatın içinden karakterler vardı. Mahalle kültürü, komşuluk,
dayanışma, emek ve insani ilişkiler ön plandaydı. Sorunlar silahla değil, konuşarak
çözülürdü. Güç; korkudan değil, saygıdan gelirdi.
Bugünün dizilerine baktığımızda ise farklı bir tablo görüyoruz. Belinde silah taşıyan
karakterler, sert ve tehditkâr bir dil, suç dünyasına ait jargon… Öyle ki bu dil artık sokak
konuşmalarını bile etkiliyor. Ekranda sunulan “güç” modeli, çalışarak yükselmeyi değil;
korkutarak hâkim olmayı anlatıyor.
“Bu dizilerle büyüyen gençlerden kaç mafya figürü çıkıyor ya da çıkmaya özeniyor?”
sorusunun cevabı için akademik araştırmalara bile gerek yok. Her gün haber bültenlerine
bakmak yeterli.
Bu kültürel aşınma bir anda başlamadı. Yıllar önce ithal polisiye yapımlarla temelleri
atılan suç estetiği, zamanla yerel unsurlarla birleşti ve bugün bizim kültürel iklimimizde
çok daha güçlü bir etki alanı buldu. Ancak mesele dış etki değil; bu içeriklerin denetimsiz
ve sorgulanmadan normalleştirilmesi.
Ahlak, edep ve saygı yalnızca okullarda öğretilemez. Bu değerler önce ailede başlar.
Devletin görevi ise bu değerleri destekleyen ve koruyan bir kültürel denge kurmaktır.
Bu noktada, yayıncılığı denetlemekle görevli kurumlara da önemli sorumluluk düşüyor.
Ahlaki değerlendirmeler yalnızca kadın-erkek ilişkileri üzerinden yapılmamalı; cinayet,
mafyalaşma ve yasa dışı gelirlerin kahramanlık gibi sunulması da toplumsal etkisi
açısından ele alınmalıdır. Amaç yasaklamak değil, suçu özendirmeyen ve dengeyi
gözeten bir yayın anlayışını teşvik etmektir.
Aksi halde bedeli ağır olur. Daha fazla genç suçun içine çekilir, bazıları hayatını kaybeder,
bazıları ise daha çocuk yaşta hapishanelerle tanışır. Üstelik en tehlikelisi, bunun bazı
gençler tarafından bir “itibar” göstergesi olarak görülmeye başlanmasıdır.
Toplumu korumak sadece güvenlik önlemleriyle değil, kültürel zemini güçlendirmekle
mümkündür. Ve bu zeminin en güçlü kurucularından biri de ekrandaki hikâyelerdir.
Yine de umutsuz olmak için bir sebep yok. Çünkü ekranlar sorunun parçası olabildiği gibi
çözümün de en güçlü araçlarından biridir. Topluma yön veren hikâyeler değiştiğinde,
hayaller de değişir. Gençler; suçu değil emeği, korkuyu değil karakteri, karanlığı değil
umudu izledikçe rol modelleri de dönüşür.
Yapımcılar, yayıncılar, denetleyici kurumlar ve aileler… Herkesin bu tabloda bir payı var.
Daha dengeli, daha gerçekçi ve daha sorumlu içerikler üretildiğinde; gençlere sadece
heyecan değil, yön de veren bir medya iklimi kurulabilir.
Çünkü çocuklarımız ekranda neyi sık görürse, gelecekte ona benzemeye çalışır.
Onlara karanlığı değil ışığı gösterirsek, yönlerini de aydınlığa çevirirler.
Toplumu korumak sadece yasalarla değil, anlatılan hikâyelerle de mümkündür.
Ve doğru hikâyeler anlatıldığında, gelecek hâlâ değiştirilebilir.
