Yunus’ta Halk Tasavvufunun Temelleri

Yunus’ta Halk Tasavvufunun Temelleri

Yağmur SAY

Yunus Emre Divanı, genellikle vahdet-i vücud felsefi düşüncelerinin yanında, İslami duyguları, İslami yaşam biçimini ve ilahi aşkı saf ve samimi bir dille anlatan nefeslerle doludur.

Allah aşkına tutulan Yunus, Allah’a kavuşmak için garip ve perişan bir hale gelmiştir. Allah yolunda ölmek aslında canlanmaktır Yunus felsefesinde. Allah’a kavuşma, Allah’la bir olma düşüncesi Yunus ve onun gibi sûfîleri ferahlatan, rahatlatan duygulardır. Sufiler için ölüm, son değil, yeni bir başlangıçtır. Yunus, insan-ı kamil olma yolunda Allah’ın yoluna girmeyi, O’na kavuşmak için çekilen acıları, birer haz, mutluluk ve sevinç tasavvurları biçiminde değerlendirir. Dünyada kazanılan her şey O’na sizi yaklaştırabilir de uzaklaştırabilir de. Bu, kişinin kazançtan ne anladığına bağlıdır. Yunus’ta vurgulanan o kazancın ne olduğu veya dünyevi değeri değil, kazancın nasıl elde edilişidir. Bu kazanç insana Allah yolunu kaybettirmemelidir.

Yunus Emre, içinde bulunduğu ortamı, insanı ve Tanrıyı realist bir bakış çerçevesinde değerlendirir ;

 

“İstediğimi buldum eşkere cân içinde

Taşra isteyen kendü kendüsi ten içinde”

 

dizeleriyle, kendini bilmenin yine kendine dönmekle, öze yönelmekle sağlanılabileceği vurgulanır. O’nu bu düşünceye ulaştıran ögelerin Anadolu kültür ikliminde biçimlendiğini unutmamak gerekir. Yine başka bir nefesinde ;

 

“Orucuna güvenme namazuna dayanma

Cümle ta’at tâk olur nâz-ü niyâz içinde

Oruç namaz gusül hac hicabdur âşıklara

Âşık andan münezzeh hassu’l-ı havâs içinde”

 

Yukarıdaki görüşlerine bakarak Yunus’un İslamı bilmediği veya İslamî ritüele karşı olduğu söylenemez. O, yüreği temizlemeden, görüntüdeki bir ibadeti eleştirir ; Ona göre inanç olgusunda önemli olan içeriktir, özdür. O’na göre aslolan ; biçimsellikten, özsele dönme, insanın anlamını biçimsel uygulamaların dışında aramadır. Anadoludaki halk inançlarının ve felsefi tasavvufun odağını oluşturan bu “arayış” ın sevgi (aşk) kavramlarında yoğunlaşması tesadüfi bir eğilim olmayıp düşünsel bir boşluğun giderilmesi, bir açlığı doyuma ulaştırma çabasıdır. Anadolu halk inançları bir bağdaştırmayı ifade eder. Bu bağdaştırma (senkretizm) dinsel ve kültürel olduğu kadar etnik unsurların da kaynaşmasını, bir olmasını sağlamıştır. İnancın, temelinde olduğu kadar, ritüelindeki vazgeçilmez araç ve enstrüman da insandır.

Yunus Emre’de dört temel ögeyi izleyebiliyoruz. Bunlar dil, düşünce, duygu ve yaratıcılıktır. Israrla vurguladığı konular ise sevgi, insan, varlık birliği, Tanrı, yaşama sevinci, barış, evren, ölüm, yetkinlik, olgunluk, erdem, eli açıklık, alçakgönüllülük gibi insan özünde odaklaşan olgulardır.

İnsan sevgi varlığıdır. Barış ve kardeşlik duyguları içinde bulunması yaşamının temel ögesidir. Ruh, Tanrısaldır. Bu nedenle de ölümsüzdür. İçinde yaşanan dünya gelip geçicidir. Kalıcılık yalnızca ruhsal varlığa özgüdür. Ruh gövdeye sonradan gelmiştir. Orada bir süre kalacak sonra geldiği Tanrısal kaynağa dönecek, özgürlüğüne, ölümsüzlüğe kavuşacaktır. Gövde, ruh için bir üzüntü, sıkıntı, tutsaklık kaynağıdır. Ruh gövdede bulunduğu sürece Tanrısal varlığa ölümsüz öze özlem duyar. Ölüm denen olay gerçekleşince ruhun özlemi sona erer. Varlık “Bir” dir. Ayrılık, başkalık “Görünüş” tür. İnsan, evren, Tanrı üçlüsü bir bütünlük içerisindedir. Bu bütünlük ancak bilinç olgunluğu, gönül arınmışlığı, duygu derinliği ile kavranabilir. İnsanı varlığa, ölümsüzlüğe, olgunluğa, erdeme ulaştıran bir takım din görevleri, tapınmalar değil, gönül arınmışlığı, içsel olgunluk, anlayış derinliği gereklidir. Sevgi, saygı birleştirici, bütünleyici birer öz davranıştır. İnsan olmanın birinci koşulu sevmek, saymaktır. Yeryüzünde inanç ayrılıkları barışı bozan, insanları birbirinden uzaklaştıran durumlardır.

Yunus, toplumsal sorumluluk alanında hep güçsüzün ve hakları elinden alınmış insanın yanındadır.

Anadolu’daki Türkleşme ve İslamlaşma olguları içinde hümanist bir dünya görüşü ile felsefi tasavvufu birleştirebilen, insanı Tanrı ile özümseyip, insanı Tanrılaştırmak yerine, Tanrısal özü, insani özde tecelli ettirebilen bir inanç ve dünya görüşünü Yunus’ta görüyoruz.

Yunus Emre’nin gerçek yaşamı ile menakıbi (söylenceye dair) yaşamı birbiri içine o denli girmiştir ki birini diğerinden ayırt etmek artık imkansızlaşmıştır. Halk sufiliği içinde adeta bu menakıbi, rivayetlere dayanan Yunus’un kimliği, halkın belleğinde çok daha kalıcı olmuş ve daha büyük izler bırakmıştır. Hatta Anadolu halk edebiyatında bugün Yunus’tan değil, Yunuslardan söz etmek gerekir.

Bunun yanında Yunus, birçok farklı dünya görüşüne sahip insan tarafından da kendi siyasal, sosyal ve ideolojik söylemleri için kullanılır olmuştur. Tanrıyı insanda şekillendirebilen, açıkça tenâsüh ve hulûl inancının önemli izlerini bulduğumuz Yunus, Anadolu’da Heterodoks inançların çok daha Sünni, Ortodoks bir Müslümanlık gösteren, kendini Allah’a adamış, dünya nimetlerinden yüz çevirmiş bir sufi olarak da görülmektedir.

Kimi kaynaklarda Anadolu’ya Doğu’dan gelen Türk oymaklarının birine bağlı olduğu, 1320 yıllarında Eskişehir’de öldüğü bildirilirse de bu bilgilerin kesinlik içermediği âşikardır. Hemen hemen Anadolu’nun birçok yerindeki mezarları, O’nun temsil ettiği hümanizmin ve İnsan- Tanrı sevgisinin büyüklüğünden ve birlikteliğinden olsa gerek.

Divanının, ölümünden 70- 80 yıl sonra düzenlenmiş olması ve koşuklarının sayısının 700’e yakın olması da Anadolu halkı içinde nice Yunusların varlığına önemli bir ölçüde delâlet eder.

O’nun düşüncelerini izleyebildiğimiz şiirlerinde; dil, duygu, yaratıcılık vb. olgular insanın varoluşundan bedenen yok oluşuna ve daha sonraki yaşamına dair olan bir daireyi oluşturur. İşlediği konular; insan, sevgi, varlık birliği, Tanrı, yaşama sevinci, barış, evren, ölüm, yetkinlik, olgunluk, erdem, eli açıklık, alçakgönüllülük vb. olgulardır. O’na göre insan; bir sevgi varlığıdır. Barış, hakça bölüşüm ve kardeşlik; insanı insan yapan önemli değerler olup, toplumsal bir varlık olan insan; ancak bu toplumsal birliktelikle Tanrısal birlikteliğe bu erdemlere sahip olarak ulaşabilir.

Tin (Ruh) Tanrısaldır. Bu nedenle de ölümsüzdür. İçinde yaşanan dünya geçicidir. Kalıcılık yalnızca insanda gizli olan tinsel varlığa özgüdür. Tin, gövdeye sonradan gelmiştir. Orada bir süre kalacak, sonra geldiği Tanrısal kaynağa dönecek; özgürlüğe ve ölümsüzlüğe kavuşacaktır. Gövde; tin için bir üzüntü, sıkıntı, tutsaklık kaynağıdır. Tin; gövdede bulunduğu sürece Tanrısal varlığa; ölümsüz öze özlem duyar. Ölüm gerçekleşince tinin özlemi sona erer.

Varlık “Bir”dir. Ayrılık, başkalık görüntüdür sadece. İnsan- Evren- Tanrı üçlemesi aslında “Bir”dir ve “Bütün”dür. Bu bütünlük ancak bilinç olgunluğu, gönül arınmışlığı, duygu derinliği ile kavranabilir. İnsanı, varlığa, ölümsüzlüğe, olgunluğa, erdeme ulaştıran bir takım dinsel ritüelleri yapmak değil, gönül arınmışlığı, içsel olgunluk, anlayış ve kavrayıştaki derinliktir.

İnsan olmanın ve Tanrısal irade ve güçle birleşebilmenin ilk ve en önemli koşulu: “Korku” değil; “Sevgi”dir.

O’na göre Tanrısal yaradılış, yoktan var etme değil; evrendeki tüm değerleri birleştirip bütünlüğe ulaştırmadır. Örneğin; Risaletü’n- Nushiyye’de:

 

“Padişahun hikmeti gör neyledi

Od’u su, toprağı yele söyledi”

 

diyerek; toprak, su, ateş ve hava öğelerindeki benzeşmeyi ve birlikteliği vurgular.

 

“Toprağıla suyı bünyâd eyledi

Âna Âdem dimeği ad eyledi”

 

diyerek maddesel birleşimi Tanrısal bir güç ve özle açıklar ki; bu görüş, Anadolu’da hiç de yeni değildir. Platoncularda yüzlerce yıl önce bunları söylememişler miydi? Toprak, od, su, yel gibi dört kurucu öğe; ilkçağ Anadolu düşüncesinin ürettiği kavramlardır. Su; Thales’in, Yel; Anaksimenes’in, Od; Herakleitos’un, Toprak; Empedokles’in birer varlık öğesi değil midir? Yunus, bu öğretileri Orta Asya düşünce, yaşam ve inanç sentezleriyle birlikte özümseyip, Anadolu’da yaratılan felsefi tasavvuf  kanalı ile birleştirip İslami öğelerle süsleyerek “Varlık”a ve “Bir”e ulaşmak istemektedir.

Koşuklarında işlenen temel öğe; insan varlığının derinliklerinde yatan öğeye ( öz ve ölümsüzlük ) yönelmektir.

 

“Yar yüreğimi de bak içinde neler var

İnsan denen varlığı anlamak, kavramak için özüne inmek, iç evreninde dolaşmak gerek”

 

“Dost senin aşkın okı key katı taşdan geçer

Aşkına düşen kişi cân ile başdan geçer”

 

dizeleriyle insanı, gönüldaşı (Dost) anlamanın güçlüğü vurgulanır.

 

“İşidin ey yârenler aşk bir güneşe benzer

Aşkı olmayan gönül, misâl-i taşa benzer

Taş gönülden ne biter dilinde ağı düter

Nice yumşak söylese sözü savaşa benzer

Aşk var gönül  yanar yumşanur mumu döner

Taş gönüller kararmış sarp katı kışa benzer”

 

dizelerinde başlıca tema insandır. İnsanın anlaşılması, iç evreninin kavranması temel sorundur. O’nda aşk, yüzeysel bir sevgi sözcüğü değil; Tanrısal özü taşıyan ve bu özü dışarı çıkarması gereken insanın özüne yönelik bir eğilimdir. Ona göre aşk; yaşamın ve evrenin, yaratılmışların ve yaratıcının anlamı, yaşamın devindirici gücüdür.

 

“Ol cân kaçar öliser sen âna cân olasın

Ölmüş gönül dirile andaki sen olasın

Ölmeklik dirlik ola ölümsüz dirlik bula

Başlu gönül unula merhemi sen olasun

Sen olduğın gönüller her dem cânun yeniler

Bunlardur ölmeyenler hâkimi sen olasun”

 

dizelerinde temel konu ölüm, ölümsüzlük ve varlığın birliğinin gücü temalarıdır. O’nun algıladığı sevginin ölümsüzlüğe götüren bir temel ilke olduğu vurgulanır. Başka bir ifadeyle; dirliksenlik, “dirlik- kişilik” olgularında dile getirilmektedir.

O’nda katı bir din anlayışı, dinsel öğretilere kuru ve şekilci bir yaklaşım görülmediği gibi koşuklarında bu anlayışları da yumuşak ve güleç bir dille eleştirir:

 

“Yâ ilâhi gel sual itsen bana

Cevabım işbudurur anda sana

Ben sana zulmeyledüm itdüm günah

Neyledüm nitdüm sana ey padişah

Gelmedin didün hakuma kem deyü

Toğmadın didün âsâ Âdem deyu

Sen ezelde beni âsi yazasın

Toldurasın âleme âvâzesin

Ben mi düzdüm beni sen düzdin beni

Pür ayıp niçe getürdin iy gani

Gözüm açub gördüğüm zindan içi

Nefs-ü hevâ pür tolu şeytan işi

Rızkunı yiyüp seni aç mı kodum

Ye yiyüp oynunı muhtaç mı kodum

Kıl gibi köprü gerersin geç deyu

Gel seni sen tuzağundan seç deyu

Ya düşer ya dayanur yahut uçar

Kıl gibi köprüden Âdem mi geçer

Kulların köprü yaparlar hay içün

Hayrı budur kim geçerler seyr içün”

 

dizelerinde Yunus, Tanrı karşısındaki tutumunu sergiler. Şekilci ve masalcı bir Tanrı algılayışında Tanrıya yüklenilen olumsuz, korkulan Tanrı yerine; sevilen, sevilmesi ve içselleştirilmesi gereken bir Tanrı özlemi dile getirilmektedir. O’na göre biçimcilik ve şekilcilik anlamsız olmakla birlikte, kişiyi Tanrıdan uzaklaştırır. Tanrıdan uzaklaşan kişi kendinden (Öz) de uzaklaşacaktır;

 

“Orucuna güvenme namazuna dayanma

Cümle ta’at tâk olur nâz-u niyâz içünde

Oruç, namaz, gusül, hac hicabdur aşıklara”

 

dizeleri, aynı zamanda çok açık ve keskin bir şekilciliğin reddinin ifadesidir. Bu anlayışa göre; ritüeller yapılabilir ancak asli unsurlar olmadan dinsel yaşayış anlamsızdır. İnsan, Tanrısal özüne dayanan, insani değerlerin ortaya çıkarılmasını hedefleyen bir Tanrı algılayışı ve yaşam sürmelidir. İslam’ın da temel felsefesi ve ana yönelimi olan “İnsan-ı Kamil” düşüncesi de bu “Öz”ün bir ifadesi değil midir?

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir