Veri Çağında Bilgelik
Tarihte belki de hiçbir dönem bilgiye erişim açısından bugünkü kadar şanslı değildi. Sessiz kütüphanelerde, ansiklopedilerin ağır sayfalarında, sınırlı sayıda olan ve ulaşılması zor bilimsel dergilerde ve uzmanların zihinlerinde saklanan bilgiye birkaç saniye içinde ulaşabiliyoruz. Hatta yapay zekâ kullanarak özetleyip, birleştirebiliyoruz. Bilgiye erişimin kolaylaşması, demokratikleşmesi eğitim, sağlık, bilim ve teknoloji alanında devrim niteliğinde sonuçlar doğurmaya başladı ve ivmelenen bir hızla bu değişim devam ediyor. Bu dönüşüm rüzgarının içinde dikkatli düşünülmesi gereken bir soru görülmektedir. Bilgiye daha kolay ulaşabilir olmak bizi gerçekten bilge yapar mı?
Bilgi ve bilgelik aynı şey değildir. Bir şey ve/veya durum hakkında sahip olduğumuz veri, açıklama, kavram ve sonuçlar bilgidir. Bilgelik ise bu bilgiyi ne zaman, nasıl, hangi sınırlamalar içinde sorumluluğu alıp kullanabileceğimizi bilmektir. Zihnimizde binlerce veri bulundurabiliriz ancak bu doğru karar alacağımız anlamına gelmez. Binlerce kitap okuyup veri toplayabiliriz ana bu o bilgileri eleştirel bir biçimde değerlendirdiğimiz anlamına gelmez. Her gün çeşitli haberlere maruz kalabiliriz fakat bu olayları sağlıklı bir şekilde yorumlayabildiğimiz anlamına gelmez. Günümüzün temel problemi biraz da budur; bilgi azlığı yaşarken bolca bilgiye maruz kaldık ama anlam üretme ve yorumla kapasitemiz bu hıza yetişemedi. Eski zamanlarda bilgiye ulaşmak zor iken şu anda ulaşılan bilginin içinde güvenilir, bağlamı açıklayan, işe yarayan bilgiyi seçmekte zorlanıyoruz. Çağımız için “bilgi çağı” dendiğini duymuşsunuzdur, aslında bu çağ “ayıklama, yorumlama ve muhakeme etme” çağıdır.
Aynı durum bilim için de geçerlidir, makaleleri takip etmek, okumak ile bilimsel düşünmek aynı şey sanılmaktadır. Veriyi görmek ile veriyi yorumlamak farklı şeylerdir. Grafiğe bakmak ile grafiğin neyin temsili olduğunu anlamlandırmak da aynı şey değildir. Günümüzün en büyük yanılgısı bilgiye erişimi “anlama” ile karıştırmaktır.
Bir konu hakkında birkaç yazı okumak o konuyu kavramak değildir.
Bir yapay zekâ aracı ile özet almak muhakeme yerine sayılmaz.
Bir istatistiksel sonucun p değerinin 0.05’ten küçük olduğunu görmek mutlak ve tartışmasız bir sonuç elde ettiğiniz anlamına gelmez.
Bir makalenin çok atıf alması onun kusursuz ve mükemmel olduğunun göstergesi değildir.
İçinde olduğumuz çağda bilgelik bu ayrımları yapabilme becerisine sahip olmaktır. Çıplak veri yanıltıcıdır, veri bağlama yerleştirilmediği sürece anlamsızdır.
Bir bilimsel çalışmaya odaklandığımızda onun kendi yönteminin sınırları içinde konuştuğunu görürüz. Ancak sosyal medya ve/veya medya bu sınırları kolayca aşarak bize manşetler verir. “Laboratuvar ortamında gerçekleştirilen çalışmalar belirli hücreler üzerinde etki gösterdi” cümlesi “bu madde kansere iyi geliyor” gibi abartılı bir yoruma dönüşebilir. “Hayvan deneylerinde umut verici sonuçlar elde edildi” cümlesi insanlar üzerinde kanıtlanmış bir tedavi gibi sunulabilir. “İlişki bulundu” ifadesi, “neden olduğu kanıtlandı” şeklinde yorumlanabilir.
İşte bilgelik burada devreye girmektedir. Bilgiye sahip olmak yetmez, onun “ne söylemediğini” de anlamak önemlidir. Bu açıdan bakarsak bilgelik bir zihinsel tevazudur. Bilge insan çok şey bildiğini söyleyen değil, neyi bilmediğini fark edebilen kişidir. Bilge bilim insanı bulduğu sonuçları mutlak şekilde sunan değil sınırlarını açıkça ifade edebilen ve tartışabilen kişidir. Bilge okur okuduğunu hemen kabullenen kişi değil, yazının kaynağını, bağlamını ve yanlılıklarını sorgulayabilen kişidir. Eğer daha da derinlemesine konuşacak olursam bazen biraz bilgi hiç bilmemekten daha risklidir, kişiye sahte güven verir, bağlamdan koparır ve tehlikelidir.
Bilimsel uğraş yalnızca cevap üretme sanatı değil, doğru soruları sorma disiplinidir. Bilgelik de belki burada başlar. Cevapların çok olduğu bir çağda, doğru soruyu kaybetmemek.
Belki de en büyük ihtiyacımız daha fazla veri değil, verinin içinde kaybolmadan düşünebilen insanlardır.
Dr. Ömer Can Ünüvar

