AYNI KUR’AN, AYNI PEYGAMBER; PEKİ NEDEN AYRILIYORUZ?
İhtilâfı iftirâka dönüştüren metodolojik kırılmalar üzerine bir değerlendirme
Prof. Dr. Hadi Sağlam İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Müslümanların yaşadığı fikrî, mezhebî ve toplumsal parçalanmanın temel sebebi çoğu zaman dinin kendisi değil; dinin anlaşılması ve uygulanmasında ortaya çıkan yöntem farklılıklarıdır. Tarih boyunca rahmet olarak görülen birçok ihtilaf (الاختلاف), zamanla usûl zeminini kaybederek iftiraka (الافتراق) dönüşmüş; yorumlar dinin, içtihatlar nassın, gelenek ise vahyin yerine geçirilmiştir.
Kur’ân’ın çağrısı açıktır: “وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا” (Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin; Âl-i İmrân, 3/103). Bu ilâhî çağrı, farklı düşünceleri yasaklamamakta; farklılıkların parçalanmaya dönüşmesini engellemektedir. Çünkü İslâm’ın sorunu hiçbir zaman ihtilafın varlığı değil, ihtilafın taassuba, taassubun tefrikaya, tefrikanın ise ümmet krizine dönüşmesidir.
Bugün yeniden hatırlanması gereken hakikat şudur: Din birdir; vahiy birdir; kıble birdir; ümmet birdir. Ayrışan din değil, yöntemlerdir. Bu sebeple ümmetin geleceği yeni sloganlarda değil; nass ile içtihadı, sabiteler ile değişkenleri, lafız ile maksadı, akıl ile vahyi, şûrâ ile otoriteyi yeniden doğru ilişkilendirecek sahih bir usûl bilincinin inşasında yatmaktadır.
GİRİŞ
İslâm düşünce tarihine bütüncül olarak bakıldığında, ümmeti ayrıştıran temel problemin inanç esaslarından çok epistemolojik ve metodolojik kırılmalar olduğu görülmektedir. Çünkü Kur’ân ve Sünnet, öz itibarıyla çatışma ve bölünme üreten değil; hakikat, adalet ve hikmet etrafında insanlığı birleştiren ilâhî referanslardır. Buna rağmen tarih boyunca ortaya çıkan birçok ayrışma, dinin kendisinden değil; dinin anlaşılması, yorumlanması ve uygulanmasında benimsenen yöntemlerin farklılaşmasından kaynaklanmıştır.
Nitekim ilk dönemlerde sahâbe ve müctehidler arasında ortaya çıkan görüş farklılıkları, “ihtilâf” olarak değerlendirilmiş ve ilmî zenginlik kabul edilmiştir. Çünkü onlar, nass ile yorumu birbirinden ayırıyor; kendi içtihatlarını vahiy ile özdeşleştirmiyorlardı. İmam Şâfiî’nin (er-Risâle, s. 477), İmam Gazâlî’nin (el-Mustasfâ, c. 2, s. 350) ve Şâtıbî’nin (el-Muvâfakât, c. 4, s. 169) eserlerinde görüldüğü üzere, İslâm usûlü farklı görüşlerin meşruiyetini kabul eden güçlü bir metodoloji geliştirmiştir.
Ancak zamanla yorumlar mutlaklaşmış, mezhepler kimlikleşmiş, içtihatlar kutsallaştırılmış, tarih dinle özdeşleştirilmiş ve nihayet ilmî ihtilaflar toplumsal ayrışmalara dönüşmüştür. Kur’ân’ın eleştirdiği tehlike de budur: “وَلَا تَكُونُوا مِنَ الَّذِينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا” (Parçalanan ve ayrılığa düşenlerden olmayın; Âl-i İmrân, 3/105). Çünkü ümmeti zayıflatan şey farklı düşünceler değil; farklı düşüncelerin hakikatin yerine geçirilmesidir. Bu sebeple bugün İslâm dünyasının yeniden üzerinde düşünmesi gereken temel mesele mezheplerin, ekollerin veya yorumların varlığı değil; bunları yönetecek ortak usûlün, ortak aklın ve ortak ilmî ahlâkın nasıl yeniden inşa edileceğidir. Zira tarih göstermektedir ki, usûlün kaybolduğu yerde ihtilaf iftiraka dönüşmekte; usûlün hâkim olduğu yerde ise farklılıklar rahmet ve zenginlik üretmektedir. Tam da bu noktada, Müslümanlar arasında tarih boyunca ihtilaf konusu olan ve zamanla ayrışma sebeplerine dönüşen temel usûl meselelerini yeniden ele almak gerekmektedir. Çünkü bugün yaşanan birçok fikrî, mezhebî ve toplumsal gerilimin arka planında, çoğu zaman dinin kendisi değil; nass ile içtihadın, sabiteler ile değişkenlerin, lafız ile maksadın, akıl ile vahyin, şûrâ ile bireysel kanaatin doğru konumlandırılamaması bulunmaktadır. Bu nedenle şimdi, ümmet bünyesinde ihtilaf ve iftirak üreten başlıca yöntem problemlerini tek tek inceleyelim.
- NASS İLE İÇTİHADIN BİRBİRİNE KARIŞTIRILMASI
İslâm düşüncesinde ayrışmayı besleyen en temel usûl problemlerinden biri, nass (النص) ile içtihadın (الاجتهاد) birbirine karıştırılmasıdır. Başka bir ifadeyle, ilâhî olan ile beşerî olanın, vahiy ile yorumun, din ile din anlayışının aynı epistemik düzlemde değerlendirilmesidir. Oysa İslâm hukuk düşüncesinin temel ilkelerinden biri, Allah ve Resûlü tarafından bildirilen hüküm ile o hükmü anlamaya çalışan insan yorumunun birbirinden ayrılmasıdır. Çünkü biri vahye dayanır, diğeri ise beşerî anlama çabasına.
Kur’ân ve Sünnet kaynaklı hükümler, delalet ve sübut durumlarına göre farklı derecelerde kesinlik taşısa da, nassın kendisi ilâhî bir referans niteliğine sahiptir. Buna karşılık içtihat; müctehidin bilgi, birikim ve yöntem çerçevesinde ortaya koyduğu beşerî bir yorum faaliyetidir. Bu nedenle klasik usûl âlimleri, nassın kesinliği ile içtihadın zannî karakterini birbirinden ayırmışlardır. Nitekim İmam Şâfiî, dinin temel referanslarını açıklarken vahiy ile insan yorumunun aynı kategoride değerlendirilemeyeceğini vurgulamış (er-Risâle, s. 20-22); İmam Gazâlî de içtihadın zannî bilgi alanına ait olduğunu ifade etmiştir (el-Mustasfâ, c. 2, s. 350-352).
Ne var ki tarihsel süreç içerisinde bu ayrım her zaman korunamamıştır. Zamanla bazı mezhebî görüşler, belirli dönemlerin içtihatları veya bazı âlimlerin yorumları, dinin kendisi gibi algılanmaya başlanmıştır. Böylece “beşerî yorum”, fark edilmeden “ilâhî hüküm” konumuna yükseltilmiş; eleştirilebilir olan ile eleştirilemez olan arasındaki sınır belirsizleşmiştir. Bunun sonucu olarak da aslında içtihadî alana giren birçok mesele, iman ve aidiyet ölçüsü hâline getirilmiştir.
Bu durumun doğal sonucu, ihtilafın iftiraka dönüşmesidir. Çünkü farklı içtihatların meşruiyetini kabul etmek yerine, her grup kendi yorumunu dinin yegâne temsilcisi olarak görmeye başlamaktadır. Oysa sahâbe neslinin uygulaması bunun tam tersidir. Aynı nassı farklı şekillerde anlayan sahâbîler birbirlerini din dışına çıkmakla itham etmemiş, farklı yorumları çoğu zaman içtihadın tabiî sonucu olarak değerlendirmişlerdir. Bu yaklaşım, İslâm düşüncesinde “ihtilâfın rahmeti” olarak ifade edilen ilmî çoğulculuğun temelini oluşturmuştur.
Dolayısıyla ümmetin yeniden ortak bir zeminde buluşabilmesi için öncelikle şu usûl ilkesinin yeniden hatırlanması gerekir: Nass dinin kendisidir; içtihat ise dinin anlaşılmasına yönelik beşerî bir faaliyettir. Nass kutsaldır, içtihat ise değerlidir fakat kutsal değildir. Bu ayrım korunduğu ölçüde ihtilaf zenginlik üretir; kaybolduğu ölçüde ise ayrışma ve iftirak kaçınılmaz hâle gelir.
- GENEL NORMLAR İLE ÖZEL NORMLARIN KARIŞTIRILMASI
İslâm düşüncesinde ayrışmayı derinleştiren ikinci önemli usûl problemi, genel normlar (الكليات) ile özel normların (الجزئيات) birbirine karıştırılmasıdır. Başka bir ifadeyle, Kur’ân ve Sünnet’in ortaya koyduğu evrensel ilkeler ile belirli şartlara, olaylara ve bağlamlara ilişkin düzenlemelerin aynı düzlemde değerlendirilmesidir. Oysa şeriatın doğru anlaşılabilmesi, hükümlerin ait oldukları normatif seviyelerin doğru tespit edilmesine bağlıdır.
Kur’ân’ın birçok hükmü doğrudan doğruya insanlığın bütün zamanlarını kuşatan üst normlar niteliğindedir. Adalet, hakkaniyet, emanet, meşveret, insan onurunun korunması, zulmün yasaklanması ve kamu yararının gözetilmesi gibi ilkeler, belirli bir döneme değil bütün çağlara hitap eden küllî prensiplerdir. Nitekim Kur’ân, “إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ” (Şüphesiz Allah adaleti ve ihsanı emreder; en-Nahl, 16/90) buyurarak adaleti belirli bir uygulama biçimine değil, bütün hukuk düzeninin temel ilkesi hâline getirmiştir.
Buna karşılık bazı hükümler ise belirli olaylar, şartlar ve toplumsal ihtiyaçlar çerçevesinde şekillenmiş özel düzenlemeler niteliğindedir. Bu tür hükümler, ait oldukları bağlamdan koparılarak değerlendirilirse ya evrensel ilkeler gözden kaçırılır ya da tarihsel uygulamalar mutlaklaştırılır. İşte usûl krizinin önemli bir kısmı da burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü birçok tartışmada amaç ile araç, ilke ile uygulama, anayasal norm ile yasal norm birbirine karıştırılmaktadır.
Klasik usûl âlimleri, şeriatın hükümlerini değerlendirirken küllî kaideler (القواعد الكلية) ile cüz’î hükümler (الأحكام الجزئية) arasında sürekli bir ilişki kurmuşlardır. Özellikle Şâtıbî, şeriatın anlaşılmasında parçacı yaklaşımın değil, bütüncül yaklaşımın esas alınması gerektiğini belirtmiş ve tek tek hükümlerden önce şeriatın genel amaçlarının dikkate alınmasını istemiştir (el-Muvâfakât, c. 2, s. 62-67).
Bu ayrımın ihmal edilmesi iki büyük yanlışa yol açmaktadır. Birinci yanlış, özel hükümleri evrensel ilkelere dönüştürmek, yani belirli bir tarihsel uygulamayı dinin değişmez özü gibi sunmaktır. İkinci yanlış ise evrensel ilkeleri ihmal ederek yalnızca ayrıntılar üzerinden din tasavvuru oluşturmaktır. Her iki yaklaşım da Kur’ân’ın ortaya koyduğu dengeyi bozmaktadır.
Oysa İslâm hukukunun sağlıklı işleyebilmesi için normlar arasında bir hiyerarşi kurulmalıdır. Nasıl ki modern hukuk sistemlerinde anayasa ile kanun aynı düzeyde değerlendirilmezse, İslâm hukukunda da adalet, maslahat, insan onuru ve kamu yararı gibi üst normlar ile bunların belirli şartlardaki uygulamalarını ifade eden alt normlar aynı kategoride ele alınamaz. Üst normlar yön verir; alt normlar ise bu yönelişin somut hayattaki tezahürlerini oluşturur.
Dolayısıyla Müslüman dünyadaki birçok fikrî ve mezhebî gerilimin arkasında, aslında dinin kendisinden ziyade normlar hiyerarşisinin kaybedilmesi yatmaktadır. Küllî olan ile cüz’î olan, ilke ile uygulama, amaç ile araç arasındaki denge yeniden kurulmadıkça, ihtilafların önemli bir kısmının sağlıklı biçimde yönetilebilmesi mümkün görünmemektedir. Çünkü ayrışmayı üreten şey çoğu zaman hükümlerin farklılığı değil, hükümlerin ait olduğu seviyelerin birbirine karıştırılmasıdır.
- TAABBUDÎ NORMLAR İLE TA‘LÎLÎ NORMLARIN KARIŞTIRILMASI
İslâm düşüncesinde yöntem krizine yol açan üçüncü temel problem, taabbudî normlar (الأحكام التعبدية) ile ta‘lîlî normların (الأحكام التعليلية) birbirine karıştırılmasıdır. Bu ayrım, İslâm hukuk metodolojisinin en önemli sütunlarından biridir. Çünkü şeriatın bütün hükümleri aynı karakterde değildir. Bazı hükümler doğrudan doğruya Allah’a kulluk ve teslimiyetin tezahürü olarak vazedilmişken, bazı hükümler ise belirli illetlere (العلة), hikmetlere (الحكمة) ve maslahatlara (المصلحة) bağlı olarak düzenlenmiştir.
Taabbudî hükümler, insan aklının bütün hikmetlerini kavraması zorunlu olmayan ve öncelikle kulluk bilinciyle yerine getirilen hükümlerdir. Namazın rek‘at sayıları, hac ibadetindeki bazı menâsik uygulamaları veya ibadetlerin vakitleri bu kapsamdadır. Müslüman bu hükümleri yerine getirirken öncelikle “سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا” (İşittik ve itaat ettik; el-Bakara, 2/285) ilkesine dayanır. Burada esas olan, hükmün arkasındaki bütün hikmetleri keşfetmek değil, ilâhî iradeye teslim olmaktır.
Buna karşılık ta‘lîlî hükümler, belirli illetler ve maslahatlar üzerine bina edilmiş sosyal, hukukî ve iktisadî düzenlemeleri ifade eder. İslâm hukukunda kıyasın, istihsanın, maslahatın ve içtihadın geniş bir alan bulması da bu sebepledir. Çünkü bu tür hükümlerde amaç, lafzın ötesinde hükmün gerçekleştirmek istediği faydayı ve önlemek istediği zararı tespit etmektir. Nitekim usûl âlimleri, hükmün varlığını veya yokluğunu çoğu zaman illetin varlığına ve yokluğuna bağlamışlardır. Bu nedenle “الحكم يدور مع علته وجودًا وعدمًا” (Hüküm, illetiyle birlikte var olur ve illetiyle birlikte ortadan kalkar) kaidesi, İslâm hukuk metodolojisinin temel prensiplerinden biri hâline gelmiştir.
Ancak tarih boyunca bu iki alanın sınırları her zaman doğru korunamamıştır. Kimi zaman ta‘lîlî hükümler de taabbudî hükümler gibi değerlendirilmiş, böylece değişebilir ve içtihada açık alanlar donuklaştırılmıştır. Kimi zaman da taabbudî hükümler bütünüyle aklîleştirilmeye çalışılmış, ibadetlerin taşıdığı kulluk boyutu göz ardı edilmiştir. Her iki yaklaşım da şeriatın kendi iç mantığıyla bağdaşmamaktadır.
Bu karışıklığın doğurduğu en önemli sonuçlardan biri, dinin değişime açık alanları ile değişime kapalı alanlarının birbirine karıştırılmasıdır. Böylece bazı çevreler tarihsel ve içtihadî meseleleri dinin değişmez esasları gibi savunurken, bazı çevreler de dinin sabitelerini sıradan hukuk kuralları gibi değerlendirebilmektedir. Sonuçta ortaya çıkan şey, ne sahih gelenek ne de sağlıklı yenilenmedir; aksine her iki tarafın da birbirini anlamakta zorlandığı yeni bir ayrışma zemini olmaktadır.
Oysa İslâm hukukunun kurduğu denge son derece açıktır: Taabbudî alanın esası teslimiyet, ta‘lîlî alanın esası ise hikmet ve maslahattır. Birincisinde kulluk bilinci öne çıkar, ikincisinde ise içtihat ve aklî değerlendirme daha geniş bir hareket alanı bulur. Bu denge korunduğu zaman hem dinin sabiteleri muhafaza edilir hem de hayatın değişen şartlarına cevap verebilecek dinamik bir hukuk düşüncesi gelişebilir.
Dolayısıyla Müslüman dünyadaki birçok tartışmanın arka planında, aslında dinin hükümlerinden çok, bu hükümlerin hangi kategoriye ait olduğunun doğru belirlenememesi bulunmaktadır. Taabbudî olan ile ta‘lîlî olan arasındaki usûlî sınır yeniden inşa edilmedikçe, hem gelenek ile yenilik arasındaki gerilim hem de farklı yorumlar arasındaki ayrışma varlığını sürdürmeye devam edecektir. Çünkü çoğu zaman ihtilafı büyüten şey hükmün kendisi değil, hükmün ait olduğu alanın yanlış tespit edilmesidir.
- LAFIZ İLE MAKSADIN BİRBİRİNDEN KOPARILMASI
İslâm düşüncesinde ayrışmayı derinleştiren en önemli yöntem problemlerinden biri, lafız (اللفظ) ile maksadın (المقصد) birbirinden koparılmasıdır. Çünkü Kur’ân ve Sünnet yalnızca okunmak için gönderilmiş metinler değil; aynı zamanda belirli amaçları gerçekleştirmeyi hedefleyen ilâhî bir hidayet sistemidir. Bu nedenle şer‘î metinlerin doğru anlaşılması, sadece kelimelerin zahir anlamlarına değil, o kelimelerin yöneldiği amaçların da kavranmasına bağlıdır. Lafız ile maksat arasındaki bağın zayıfladığı yerde metin anlaşılmamakta, yalnızca okunmaktadır.
Kur’ân’ın bütününe bakıldığında ilâhî hitabın temel hedefinin insanı adalete, merhamete, hikmete ve maslahata yöneltmek olduğu görülmektedir. Nitekim Allah Teâlâ, peygamberlerin gönderiliş amacını açıklarken “لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ” (İnsanlar adaleti ayakta tutsunlar diye; el-Hadîd, 57/25) buyurmaktadır. Bu ayet, hükümlerin yalnızca şekilsel uygulamalardan ibaret olmadığını, onların arkasında gerçekleştirilmek istenen büyük hedeflerin bulunduğunu göstermektedir. İşte İslâm hukuk düşüncesinde bu hedefler bütünü “مقاصد الشريعة” olarak adlandırılmıştır.
Klasik usûl geleneği, özellikle de Ebû İshâk eş-Şâtıbî, şeriatın doğru anlaşılabilmesi için sadece tek tek hükümlerden değil, hükümlerin yöneldiği genel amaçlardan hareket edilmesi gerektiğini belirtmiştir (el-Muvâfakât, c. 2, s. 8-12; c. 2, s. 62-67). Çünkü lafızlar amaçlara ulaştıran araçlar, maksatlar ise lafızlara anlam kazandıran ruh mesabesindedir. Araç ile amacın birbirinden ayrılması durumunda metin, kendi varlık sebebinden uzaklaştırılmış olur.
Tarih boyunca ortaya çıkan bazı aşırı literalist yaklaşımlar, metnin lafzını koruma hassasiyetiyle hareket ederken zaman zaman metnin amaç boyutunu ihmal etmişlerdir. Bunun sonucunda hükmün şekli korunmuş, fakat gerçekleştirmesi gereken adalet, hikmet ve maslahat boyutu yeterince dikkate alınmamıştır. Buna karşılık bazı modern yaklaşımlar ise maksadı öne çıkarma adına lafzı işlevsiz hâle getirmiş ve metni sınırsız yorumlara açık hâle getirmiştir. Her iki yaklaşım da İslâm hukuk metodolojisinin kurduğu dengeyi bozmuştur.
Çünkü İslâm düşüncesinde ne lafızsız bir maksat anlayışı ne de maksatsız bir lafız anlayışı kabul edilebilir. Lafzın tamamen ihmal edilmesi yorum anarşisine, maksadın ihmal edilmesi ise şekilciliğe yol açmaktadır. Birincisi metni tarihsizleştirirken, ikincisi hayatı metinsiz bırakmaktadır. Oysa şeriatın hedefi ne donmuş bir literalizm ne de sınırsız bir yorumculuktur; hedef, vahyin lafzı ile vahyin amacı arasında sahih bir denge kurmaktır.
Bu sebeple İslâm düşünce tarihinde ortaya çıkan birçok ihtilafın arka planında, aslında nassın farklı okunmasından önce maksadın farklı anlaşılması yatmaktadır. Aynı lafzı okuyan insanlar, o lafzın gerçekleştirmek istediği amacı farklı değerlendirdiklerinde farklı sonuçlara ulaşabilmektedirler. Bu durum ihtilafın tabiî bir sonucu olmakla birlikte, lafız ile maksat arasındaki bağ tamamen koparıldığında ihtilaf ilmî bir zenginlik olmaktan çıkmakta ve ayrışmaya dönüşmektedir.
Dolayısıyla ümmetin yeniden ortak bir düşünce zemini oluşturabilmesi için, İslâm hukukunun asırlar boyunca korumaya çalıştığı şu dengeyi yeniden hatırlaması gerekmektedir: Lafız hükmün bedenidir, maksat ise ruhudur. Ruhsuz beden nasıl hayat üretemezse, maksattan koparılmış lafız da adalet ve hikmet üretemez. Aynı şekilde bedensiz bir ruh tasavvuru mümkün olmadığı gibi, lafzı bütünüyle dışlayan bir maksat anlayışı da şeriatın sınırlarını koruyamaz. İşte usûlün görevi, bu iki unsur arasındaki dengeyi muhafaza etmektir. Bu denge korunduğunda ihtilaf rahmete dönüşür; kaybolduğunda ise iftirak kaçınılmaz hâle gelir.
- AKIL İLE VAHİY ARASINDA YAPAY BİR ÇATIŞMA ÜRETİLMESİ
Müslümanların düşünce tarihinde ayrışmayı besleyen önemli yöntem problemlerinden biri de akıl (العقل) ile vahiy (الوحي) arasında gerçekte bulunmayan bir çatışmanın üretilmesidir. Oysa İslâm’ın bilgi anlayışında akıl ve vahiy birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki temel epistemik kaynaktır. Vahiy, aklı dışlamak için değil; onu doğru istikamete yönlendirmek için gelmiş, akıl da vahyi reddetmek için değil; onu anlamak, yorumlamak ve hayata taşımak için yaratılmıştır. Bu sebeple İslâm medeniyetinin kurucu paradigması, akıl ile vahyi karşı karşıya getirmek değil, onları aynı hakikatin iki tamamlayıcı unsuru olarak değerlendirmektir.
Kur’ân-ı Kerîm’in dikkat çekici özelliklerinden biri, insanı sürekli düşünmeye, anlamaya ve tefekküre davet etmesidir. “أَفَلَا تَعْقِلُونَ” (Akletmez misiniz?), “أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ” (Kur’ân üzerinde düşünmüyorlar mı?; en-Nisâ, 4/82) ve “لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ” (Düşünen bir topluluk için) gibi ifadeler, vahyin muhatabının akıl olduğunu göstermektedir. Eğer akıl ile vahiy arasında zorunlu bir çatışma olsaydı, Kur’ân insanı sürekli düşünmeye ve sorgulamaya çağırmazdı. Bilakis vahiy, aklı işletmeyi bir ibadet ve sorumluluk alanı hâline getirmiştir.
İslâm âlimleri de tarih boyunca bu bütünlüğü korumaya çalışmışlardır. İmam Mâtürîdî, aklı Allah’ın insana verdiği en önemli bilgi vasıtalarından biri olarak kabul etmiş (Kitâbü’t-Tevhîd, s. 135-140); Gazzâlî ise akıl ile vahiy arasındaki ilişkiyi göz ile ışık arasındaki ilişkiye benzetmiştir (Mişkâtü’l-Envâr, s. 44-45). Nasıl ki ışık olmadan göz göremez, göz olmadan da ışığın varlığı anlam kazanmazsa; vahiy olmadan akıl yönünü bulmakta zorlanır, akıl olmadan da vahyin anlaşılması mümkün olmaz.
Ancak tarih içerisinde iki aşırı eğilim ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri, aklı neredeyse bütünüyle devre dışı bırakarak dinî metinleri sadece lafzî düzeyde okumaya çalışan katı literalist yaklaşımdır. Diğeri ise aklı mutlaklaştırarak vahyin belirleyici rolünü zayıflatan aşırı rasyonalist yaklaşımdır. Birinci yaklaşım düşünceyi donuklaştırırken, ikinci yaklaşım vahyi beşerî aklın sınırlarına hapsetmektedir. Her iki yaklaşım da İslâm’ın kurduğu dengeyi bozmakta ve yeni ayrışma alanları üretmektedir.
Oysa İslâm düşüncesinin ana omurgası ne aklın vahye üstünlüğü ne de vahyin aklı işlevsiz bırakmasıdır. Bilakis mesele, her iki kaynağın kendi alanları içerisinde birlikte işletilmesidir. Çünkü vahiy ilkeyi belirler, akıl yöntemi geliştirir; vahiy amacı gösterir, akıl o amaca ulaşmanın yollarını araştırır; vahiy değer üretir, akıl bu değerleri hayatın değişen şartlarına taşır. Bu sebeple İslâm hukukunda içtihat müessesesi ortaya çıkmış, akıl ile vahyin birlikte çalıştığı dinamik bir hukuk ve medeniyet anlayışı gelişmiştir.
Aslında akıl ile vahiy arasındaki ilişkiyi en iyi açıklayan örneklerden biri H₂O metaforudur. Nasıl ki hidrojen ve oksijen tek başlarına su değildir; ancak bir araya geldiklerinde hayat kaynağı olan suyu oluştururlar; aynı şekilde vahiy ve akıl da birbirinden koparıldığında İslâm düşüncesinin bütünlüğü bozulur. Vahiy olmadan akıl yönünü kaybedebilir; akıl olmadan da vahyin hayata aktarılması mümkün olmaz. Bu nedenle mesele, biri adına diğerini dışlamak değil; her ikisini de ilâhî hikmetin bir parçası olarak doğru konumlandırmaktır.
Dolayısıyla Müslüman dünyadaki birçok fikrî gerilimin arka planında, gerçekte akıl ile vahyin çatışması değil; bu iki kaynağın yanlış konumlandırılması bulunmaktadır. İslâm medeniyetinin yeniden güçlü bir düşünce üretme kapasitesine ulaşabilmesi için, Kur’ân’ın inşa ettiği “vahiy-akıl bütünlüğünü” yeniden keşfetmesi gerekmektedir. Çünkü ayrışmayı üreten şey çoğu zaman vahiy veya akıl değil; biri adına diğerini dışlayan yöntem anlayışıdır. Böyle bir yöntem ise ilmî çoğulluğu değil, fikrî kutuplaşmayı beslemektedir.
- ŞÛRÂ VE ORTAK AKIL GELENEĞİNİN ZAYIFLAMASI
İslâm düşünce tarihinde ayrışmayı derinleştiren önemli sebeplerden biri de şûrâ (الشورى) ve ortak akıl geleneğinin zayıflamasıdır. Çünkü İslâm, hakikatin tek bir kişinin, grubun veya zümrenin tekelinde bulunduğu bir bilgi anlayışı değil; farklı bilgi, tecrübe ve bakış açılarının istişare içerisinde olgunlaştığı bir medeniyet tasavvuru ortaya koymuştur. Bu sebeple Kur’ân, müminleri överken onların en temel vasıflarından birini “وَأَمْرُهُمْ شُورَىٰ بَيْنَهُمْ” (Onların işleri aralarında şûrâ iledir; eş-Şûrâ, 42/38) ifadesiyle açıklamaktadır. Bu ayet yalnızca siyasî bir ilkeyi değil, aynı zamanda ilmî ve fikrî hayatın da temel yöntemini ortaya koymaktadır.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uygulamalarına bakıldığında da şûrânın sadece idarî meselelerle sınırlı olmadığı görülmektedir. Bedir’den Hendek’e, Hudeybiye’den Medine’nin iç düzenine kadar birçok konuda sahâbenin görüşlerine başvurulmuş; farklı kanaatler serbestçe ifade edilmiş ve ortak akıl işletilmiştir. Hatta vahyin inmediği alanlarda Resûlullah’ın ashabıyla istişare etmesi, ümmete bırakılan alanlarda tek kişinin değil, ortak aklın belirleyici olması gerektiğini göstermektedir.
İlk dönem İslâm toplumunda gelişen bu anlayış daha sonra icmâ (الإجماع), meşveret, ilmî müzakere ve mezhepler arası etkileşim gibi kurumlarla devam etmiştir. Nitekim İmam Şâfiî’den İmam Mâlik’e, Ebû Hanîfe’den Ahmed b. Hanbel’e kadar büyük müctehidler, kendi görüşlerini mutlak hakikat olarak sunmamış; aksine görüşlerinin doğruluk ihtimali taşıdığını, ancak başka görüşlerin de doğru olabileceğini ifade etmişlerdir. Bu yaklaşım, İslâm medeniyetinin ürettiği en önemli ilmî ahlâklardan biridir.
Ancak zamanla ortak aklın yerini grup aklı, grup aklının yerini ise bireysel kanaatler almaya başlamıştır. Şûrâ zayıfladıkça “benim görüşüm”, “bizim yorumumuz” veya “bizim geleneğimiz” merkezî hâle gelmiş; farklı görüşleri dengeleyecek ilmî mekanizmalar da giderek işlevsizleşmiştir. Böylece ihtilaflar istişare ile yönetilen ilmî farklılıklar olmaktan çıkarak, kimlik ve aidiyet çatışmalarına dönüşmüştür.
Bu dönüşümün en önemli sonuçlarından biri, epistemik yalnızlaşmadır. Bir grup veya kişi yalnızca kendi çevresini dinlediğinde, kendi yorumunu mutlaklaştırma eğilimi güçlenmektedir. Oysa şûrâ kültürü, insanın kendi kanaatinin sınırlarını fark etmesini sağlar. Çünkü ortak akıl, bireysel aklın göremediğini görür; kolektif tecrübe, ferdî tecrübenin eksik bıraktığını tamamlar. Bu sebeple İslâm hukukunda ve siyaset düşüncesinde istişare, yalnızca bir tercih değil, aynı zamanda bir güvenlik mekanizması olarak değerlendirilmiştir.
Nitekim Kur’ân’ın “فَبَشِّرْ عِبَادِ الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ” (Sözü dinleyip onun en güzeline uyan kullarımı müjdele; ez-Zümer, 39/17-18) buyurması, hakikate ulaşmanın yolunun farklı görüşleri dinlemekten geçtiğini göstermektedir. Dinlemek yerine susturmanın, istişare yerine dayatmanın hâkim olduğu ortamlarda ise ilmî gelişme değil, fikrî daralma ortaya çıkmaktadır.
Bu sebeple ümmetin yeniden birlik ve dirlik zemini oluşturabilmesi için yalnızca aynı sonuçlarda birleşmesi yeterli değildir; aynı zamanda aynı istişare ahlâkını, aynı müzakere kültürünü ve aynı ortak akıl mekanizmasını yeniden inşa etmesi gerekmektedir. Çünkü şûrâ, İslâm düşüncesinde sadece bir yönetim ilkesi değil; ihtilafı çatışmaya dönüşmeden yönetebilen bir medeniyet yöntemidir. Bu yöntem kaybedildiğinde farklılıklar ayrışma üretir; korunduğunda ise farklılıklar zenginlik ve rahmet kaynağı hâline gelir.
- DİN İLE TARİHÎ TECRÜBENİN ÖZDEŞLEŞTİRİLMESİ
Müslümanların ayrışmasına yol açan önemli yöntem problemlerinden biri de din (الدين) ile tarihî tecrübenin (التجربة التاريخية) birbirine karıştırılmasıdır. Başka bir ifadeyle, vahyin ortaya koyduğu ilâhî ilkeler ile Müslümanların tarih boyunca bu ilkeleri anlama ve uygulama biçimlerinin aynı şeymiş gibi değerlendirilmesidir. Oysa din ilâhîdir; tarih ise beşerîdir. Din vahyin ürünüdür; tarih ise vahyin insanlar tarafından anlaşılması ve uygulanması sürecinde ortaya çıkan tecrübenin adıdır. Bu iki alan arasındaki sınırın kaybolması, birçok ilmî ve fikrî gerilimin temel sebeplerinden biri hâline gelmiştir.
Kur’ân ve Sünnet, İslâm’ın asli ve değişmez kaynaklarını oluştururken; mezhepler, hukuk ekolleri, siyasî kurumlar, kültürel uygulamalar ve medeniyet tecrübeleri Müslümanların tarih içerisinde ürettikleri yorum ve uygulamalardır. Bunlar son derece kıymetli olmakla birlikte, dinin kendisi değil; dinin tarih içindeki tezahürleridir. Nitekim büyük müctehidlerin hiçbirisi kendi görüşlerini vahiy ile özdeşleştirmemiş, aksine içtihatlarının hata ihtimali taşıdığını açıkça ifade etmiştir.
Ancak tarihsel süreç içerisinde bazı dönemlerde mezhep, gelenek veya kültürel uygulamalar, fark edilmeden din ile özdeşleştirilmeye başlanmıştır. Böylece eleştirilebilir olan ile eleştirilemez olan arasındaki sınır bulanıklaşmıştır. Özellikle belirli bir dönemin sosyal, siyasî ve kültürel şartları içerisinde ortaya çıkan uygulamalar, zamanla sanki dinin değişmez bir parçasıymış gibi algılanmıştır. Bu durum, tarihî olanı kutsallaştırma ve beşerî tecrübeyi ilâhî bir konuma yükseltme riskini beraberinde getirmiştir.
Oysa Kur’ân’ın kendisi, geçmiş ümmetlerin ve toplumların tecrübelerini aktarırken onların taklit edilmesini değil, ibret alınmasını istemektedir. Nitekim “لَقَدْ كَانَ فِي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ” (Onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır; Yûsuf, 12/111) buyurulmaktadır. Ayette dikkat çekilen husus, tarihin kutsanması değil; tarihten ilke ve ders çıkarılmasıdır. Bu yaklaşım, İslâm’ın tarih anlayışının temelini oluşturmaktadır.
Din ile tarihî tecrübenin özdeşleştirilmesi iki farklı uç üretmektedir. Birinci uç, tarihî uygulamaları mutlaklaştırarak onları sorgulanamaz hâle getirmektedir. Bu yaklaşımda geçmiş dönemlerde ortaya çıkan yorumlar, sanki vahyin doğrudan bir uzantısı gibi görülmektedir. İkinci uç ise tarihî tecrübeyi bütünüyle değersizleştirerek geçmişin ilmî birikimini yok saymaktadır. Her iki yaklaşım da sağlıklı değildir. Çünkü İslâm medeniyetinin tarih boyunca ürettiği bilgi ve tecrübe büyük bir mirastır; ancak bu mirasın vahiy ile aynı düzlemde değerlendirilmesi de doğru değildir.
Bu nedenle İslâm düşüncesinde korunması gereken denge şudur: Din kutsaldır, tarih ise değerlidir. Din mutlak hakikati temsil eder; tarih ise o hakikati anlama çabasının ürünüdür. Birincisi vahye dayanır, ikincisi içtihada. Birincisi bağlayıcıdır, ikincisi ise değerlendirilebilir ve geliştirilebilir niteliktedir. Bu ayrım kaybolduğunda tarih kutsallaşmakta, kutsallaşan tarih de farklı tarihî yorumları birbirine rakip dinler gibi göstermektedir.
Müslüman dünyadaki birçok mezhebî ve fikrî gerilimin arka planında da aslında bu problem bulunmaktadır. Çatışan şey çoğu zaman dinler değil, dinin tarih boyunca ortaya çıkmış farklı yorumlarıdır. Bu nedenle ümmetin yeniden ortak bir zeminde buluşabilmesi için, vahiy ile tarih, din ile gelenek, ilke ile tecrübe arasındaki usûlî ayrımın yeniden kurulması gerekmektedir. Çünkü ayrışmayı üreten şey çoğu zaman din değil; tarihî tecrübenin dinle özdeşleştirilmesidir.
- DİL, KAVRAM VE ANLAM BİRLİĞİNİN BOZULMASI
İslâm düşüncesinde ayrışmayı besleyen temel yöntem problemlerinden biri de dil (اللغة), kavram (المفهوم) ve anlam (المعنى) birliğinin zayıflamasıdır. Çünkü her medeniyet, kendi düşünce dünyasını belirli kavramlar üzerinden inşa eder. Kavramların anlam alanı değiştiğinde yalnızca kelimeler değişmez; düşünme biçimi, hüküm verme yöntemi ve hakikati algılama tarzı da değişir. Bu sebeple İslâm ilim geleneğinde kavramların doğru tanımlanması ve yerli yerinde kullanılması, ilmin en önemli şartlarından biri kabul edilmiştir.
Nitekim usûl âlimleri, hüküm vermeden önce kavramların sınırlarının belirlenmesini zorunlu görmüşlerdir. Çünkü aynı kavramın farklı anlamlarda kullanılması, insanların gerçekte aynı şeyi konuşurken farklı şeyler tartışmalarına yol açabilmektedir. İmam Gazzâlî’nin ifadesiyle birçok ihtilafın kaynağı, hakikatte meselelerin kendisi değil, meseleleri ifade eden kavramların yanlış anlaşılmasıdır (el-Mustasfâ, c. 1, s. 21-23).
İslâm düşünce tarihinde din (الدين), şeriat (الشريعة), fıkıh (الفقه), mezhep (المذهب), sünnet (السنة), bid‘at (البدعة), içtihat (الاجتهاد), taklit (التقليد) ve cemaat (الجماعة) gibi kavramlar belirli ilmî çerçeveler içerisinde kullanılmıştır. Ancak zamanla bu kavramların anlam alanlarında ciddi kaymalar meydana gelmiştir. Bunun sonucunda bazı insanlar mezhebi din, bazıları fıkhı şeriat, bazıları ise kendi yorumunu sünnet ile özdeşleştirebilir hâle gelmiştir.
Özellikle modern dönemde kavramların ideolojik ve siyasî içeriklerle yeniden tanımlanması, bu problemi daha da derinleştirmiştir. Bir kavramın tarih boyunca taşıdığı anlam ile günümüzde yüklenen anlam arasında büyük farklılıklar ortaya çıkmıştır. Böylece aynı kelimeyi kullanan insanlar çoğu zaman aynı şeyi kastetmez hâle gelmişlerdir. Bu durum, ilmî tartışmaların sağlıklı yürütülmesini zorlaştırdığı gibi, gereksiz kutuplaşmaları da artırmıştır.
Meselâ klasik İslâm düşüncesinde ihtilaf (الاختلاف) ile iftirak (الافتراق) aynı şey değildir. İhtilaf, belirli usûl kuralları çerçevesinde ortaya çıkan meşru görüş farklılığını ifade ederken; iftirak, ayrışma, kopuş ve parçalanmayı ifade etmektedir. Ancak bu iki kavramın birbirine karıştırılması, her farklı görüşün tehdit olarak algılanmasına veya her ayrışmanın sıradan bir görüş farklılığı gibi görülmesine yol açabilmektedir. Oysa kavramların doğru kullanılması, meselelerin doğru anlaşılmasının ön şartıdır.
Kur’ân’ın ilk muhataplarıyla aynı dili konuşuyor olmak, aynı kavram dünyasına sahip olmak anlamına gelmez. Bu sebeple İslâm ilim geleneği yalnızca metinleri değil, metinlerin üretildiği kavramsal evreni de korumaya çalışmıştır. Çünkü anlamın korunması, lafzın korunması kadar önemlidir. Nitekim usûl âlimleri, “الحكم على الشيء فرع عن تصوره” (Bir şey hakkında hüküm vermek, onu doğru tasavvur etmeye bağlıdır) kaidesini bu sebeple geliştirmişlerdir.
Dolayısıyla Müslüman dünyada ortaya çıkan birçok tartışmanın arka planında, hakikatte inanç veya hüküm farklılığından önce kavram farklılığı bulunmaktadır. İnsanlar aynı kavramlara farklı anlamlar yüklediklerinde, ortak bir düşünce zemini oluşturmak da zorlaşmaktadır. Bu nedenle ümmetin yeniden ilmî ve fikrî bir birlik zemini oluşturabilmesi için öncelikle ortak bir kavram dili, ortak bir anlam haritası ve ortak bir usûl terminolojisi geliştirmesi gerekmektedir. Çünkü çoğu zaman ayrışmayı üreten şey görüş farklılığı değil, kavramların anlam dünyasının parçalanmasıdır.
- İLMÎ OTORİTE VE EHLİYET KRİZİNİN ORTAYA ÇIKMASI
İslâm düşüncesinde ayrışmayı derinleştiren son ve belki de en etkili yöntem problemlerinden biri, ilmî otorite (المرجعية العلمية) ve ehliyet (الأهلية) krizidir. Çünkü her ilim geleneği, bilgi üretimini belirli usûller, kurumlar ve uzmanlık alanları üzerine inşa eder. Bu yapı zayıfladığında bilgi ile kanaat, uzmanlık ile popülerlik, ilmî delil ile kişisel görüş arasındaki sınırlar bulanıklaşmaya başlar. Neticede ilmî çoğulluk yerini bilgi kargaşasına, ihtilaf ise yerini otorite çatışmasına bırakır.
İslâm ilim geleneği, tarih boyunca bilgiyi yalnızca öğrenmeye değil, aynı zamanda ehil kişilerden öğrenmeye büyük önem vermiştir. Bu sebeple hadis ilminde isnad sistemi geliştirilmiş, fıkıhta icâzet geleneği oluşmuş, tefsir ve kelâm gibi alanlarda ilmî silsileler korunmuştur. Abdullah b. Mübarek’in meşhur ifadesiyle: “الإسناد من الدين” (İsnad dinin bir parçasıdır). Çünkü bilginin güvenilirliği kadar, o bilginin kimden ve hangi yöntemle alındığı da önemlidir.
Kur’ân da bu konuda açık bir ilke ortaya koymaktadır: “فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ” (Eğer bilmiyorsanız bilgi sahiplerine sorunuz; en-Nahl, 16/43). Ayet, bilginin demokratikleşmesini değil, bilgisizliğin otorite hâline gelmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Çünkü herkesin konuşabildiği bir ortam ile herkesin uzman olduğu bir ortam aynı şey değildir. Herkes düşüncesini ifade edebilir; ancak her düşünce aynı ilmî değere sahip değildir.
Tarih boyunca İslâm medeniyetinin ilmî gücü, büyük ölçüde bu ehliyet sistemi sayesinde korunmuştur. Müctehidlik, müfessirlik, muhaddislik ve müftülük gibi makamlar uzun yıllar süren eğitim ve ilmî yeterlilik sonucunda elde edilmiştir. Hiçbir büyük âlim yalnızca kendi kanaatine dayanarak otorite hâline gelmemiş; ilmî çevrelerin denetiminden geçmiş, eserleri tartışılmış ve görüşleri eleştirilmiştir. Böylece bilgi üretimi belirli metodolojik kurallar çerçevesinde gerçekleşmiştir.
Ancak modern dönemde iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte bilgiye ulaşmak kolaylaşırken, bilgi ile uzmanlık arasındaki fark da giderek silikleşmiştir. Bir metni okumak ile o metni anlamak, bir bilgiyi nakletmek ile o bilgi üzerinde hüküm vermek aynı şey değildir. Buna rağmen zaman zaman ilmî formasyona sahip olmayan kişiler, en karmaşık dinî meselelerde kesin hükümler verebilmekte; böylece toplumda farklı ve çoğu zaman birbiriyle çelişen otorite merkezleri oluşmaktadır.
Bu durumun doğal sonucu, otorite parçalanmasıdır. Ortak referansların kaybolduğu, ilmî ölçülerin zayıfladığı ve uzmanlık kriterlerinin belirsizleştiği ortamlarda insanlar çoğu zaman bilgiye değil, aidiyetlerine göre kanaat geliştirmektedirler. Böylece ilmî meseleler bilgi zemininde değil, grup sadakati ve kimlik ekseninde tartışılmaya başlanmaktadır. Bu da ihtilafı ilmî olmaktan çıkarıp toplumsal kutuplaşmaya dönüştürmektedir.
Oysa İslâm düşüncesinin kurduğu denge son derece açıktır: Bilgi değerlidir, ancak ehliyet tarafından üretildiğinde güvenilir hâle gelir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), ilmin kaybolmasının kitapların ortadan kalkmasıyla değil, âlimlerin azalması ve insanların ehil olmayan kimseleri rehber edinmesiyle gerçekleşeceğini haber vermiştir (Buhârî, İlim, 34; Müslim, İlim, 13). Bu hadis, aslında bir bilgi krizinden çok bir otorite krizine işaret etmektedir.
Dolayısıyla Müslüman dünyadaki birçok fikrî ve mezhebî gerilimin arka planında yalnızca görüş farklılıkları değil, aynı zamanda ehliyet mekanizmalarının zayıflaması bulunmaktadır. İlmî otoriteyi yeniden inşa etmek; kişileri kutsallaştırmak değil, usûlü güçlendirmek, uzmanlığı teşvik etmek ve bilgi üretimini sağlam metodolojik temeller üzerine oturtmaktır. Çünkü ümmetin birlik ve dirliğini tehdit eden en büyük tehlikelerden biri, farklı görüşlerin varlığı değil; görüşlerin ilmî ölçülerden bağımsız hâle gelmesidir.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni ayrışmalar üretmek değil; nass ile içtihadı, küllî ile cüz’îyi, taabbudî ile ta‘lîlîyi, lafız ile maksadı, akıl ile vahyi, şûrâ ile otoriteyi, din ile tarihi ve bilgi ile ehliyeti yeniden yerli yerine koyan bir usûl bilincini ihya etmektir. Çünkü Müslümanları ayrıştıran din değil, çoğu zaman dinin anlaşılmasında ortaya çıkan yöntem krizleridir. Ümmetin yeniden ortak bir ufuk ve ortak bir gelecek inşa edebilmesi de ancak bu usûl birliği ile mümkün olacaktır.
Bugün İslâm dünyasının yaşadığı krizlerin önemli bir kısmı, dinin kendisinden değil; kavramların yer değiştirmesinden, uzmanlığın aşınmasından ve usûlün zayıflamasından kaynaklanmaktadır. Din, şeriat, İslâm, fıkıh, içtihat, mezhep, faiz, ribâ, nema ve maslahat gibi kavramlara aynı anlamı yükleyenlerle farklı anlamlar yükleyenler arasında yaşanan tartışmalar, zamanla ilmî müzakereden çıkıp adeta bir kavramsal savaşa dönüşmüştür. Oysa tarih göstermektedir ki, kavramlar üzerindeki kaos çoğu zaman maddî çatışmalardan daha derin yaralar açmaktadır. Buna bir de herkesin kendi uzmanlık alanı dışında konuşmayı marifet saydığı, kanaatin ilmin önüne geçtiği ve bireysel görüşlerin ortak aklın yerine ikame edildiği bir ortam eklendiğinde, ümmetin müşterek doğruları üretmesi daha da zorlaşmaktadır. Hâlbuki İslâm medeniyetinin kurduğu yöntem, her konuda tek kişinin konuştuğu değil; “ehlü’l-hall ve’l-akd”, şûrâ, icmâ ve uzman heyetler üzerinden ortak kararların üretildiği bir yöntemdir. Bugünün son derece karmaşık hukukî, iktisadî, teknolojik ve sosyal meseleleri karşısında hiçbir kişinin kendisini her alanda mutlak otorite veya mutlak müctehid gibi konumlandırması gerçekçi değildir. Çünkü dinin sahibi insanlar değil, Allah’tır; koruyucusu da Allah’tır. Bu nedenle özellikle zannî ve içtihada açık alanlarda kesinlik diliyle konuşmak, Allah ve Resûlü adına hüküm vermek değil; çoğu zaman kendi yorumunu mutlaklaştırmak anlamına gelmektedir. İşte bu noktada yeniden hatırlanması gereken ilke şudur: Usûl olmadan vusûl olmaz. Hakikate ulaşmanın yolu samimiyetten önce yöntemden, sloganlardan önce ilmî ehliyetten, bireysel kanaatten önce ortak akıldan geçmektedir. Müslümanların bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey de yeni ayrışmalar değil; farklılıkları yönetebilecek güçlü bir usûl, güçlü bir şûrâ ve güçlü bir ilmî sorumluluk ahlâkıdır.
SONUÇ: ÜMMET BİRLİĞİNİN ANAHTARI USÛL BİRLİĞİDİR
Buraya kadar ele alınan dokuz temel başlık dikkatle incelendiğinde görülecektir ki, Müslüman dünyada ortaya çıkan ayrışmaların önemli bir bölümü inanç esaslarından değil, usûl farklılıklarından, yöntem hatalarından ve epistemik kırılmalardan kaynaklanmaktadır. Çatışan şey çoğu zaman Kur’ân ile Kur’ân, sünnet ile sünnet veya İslâm ile İslâm değildir. Çatışan; Kur’ân’ın anlaşılma biçimleri, sünnetin yorumlanma yöntemleri ve dinin hayata aktarılmasında benimsenen farklı epistemolojik yaklaşımlardır.
Nitekim İslâm tarihine bakıldığında, ümmeti ayakta tutan unsurun her zaman görüş birliği değil, usûl birliği olduğu görülmektedir. Sahâbe arasında farklı içtihatlar bulunmuş, mezhepler arasında farklı hükümler ortaya çıkmış, kelâm ekolleri arasında farklı yorumlar gelişmiştir. Ancak bütün bu farklılıklar, ortak bir metodolojik çerçeve içerisinde kaldığı sürece ümmetin zenginliği olarak görülmüştür. Sorun, ihtilafın ortaya çıkmasında değil; ihtilafın iftiraka (الافتراق) dönüşmesinde başlamıştır. Kur’ân’ın uyardığı tehlike de tam olarak budur. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ” (Dinlerini parçalayan ve grup grup olanlardan olmayın. Her grup kendi yanında bulunanla sevinmektedir.) (er-Rûm, 30/31-32).
Ayette dikkat çekilen husus, farklı düşüncelerin varlığı değil; farklılıkların zamanla hakikatin yerine geçirilmesi ve her grubun kendi yorumunu mutlaklaştırmasıdır. Çünkü hakikatin parçalanması değil, hakikatin temsil iddiasının parçalanması ümmeti ayrıştırmaktadır.
Bu sebeple günümüzde ihtiyaç duyulan şey yeni mezhepler, yeni kamplaşmalar veya yeni dışlayıcı söylemler üretmek değildir. Asıl ihtiyaç, İslâm ilim geleneğinin asırlar boyunca inşa ettiği usûl medeniyetini yeniden ihya etmektir. Bunun yolu da:
- Nass ile içtihadı birbirinden ayırmaktan,
- Küllî ilkeleri cüz’î uygulamalardan ayırt etmekten,
- Taabbudî alan ile ta‘lîlî alanı doğru konumlandırmaktan,
- Lafız ile maksadı birlikte okumaktan,
- Akıl ile vahiy arasında denge kurmaktan,
- Şûrâ ve ortak aklı yeniden canlandırmaktan,
- Din ile tarihî tecrübeyi özdeşleştirmemekten,
- Kavram ve anlam birliğini korumaktan,
- İlmî ehliyeti ve otoriteyi yeniden güçlendirmekten geçmektedir.
Çünkü ümmetin geleceği yalnızca neye inandığıyla değil, inandığı şeyi hangi yöntemle anladığıyla da ilgilidir. Yanlış yöntemler doğru metinlerden bile yanlış sonuçlar üretebilirken, sağlam yöntemler farklı görüşleri ortak bir zeminde buluşturabilmektedir. Bundan dolayı İslâm düşünce tarihinde asıl belirleyici olan, sonuçlardan önce yöntemlerdir.
Sonuç olarak ifade etmek gerekir ki; Müslümanları ayrıştıran din değil, dinin anlaşılmasında ortaya çıkan yöntem krizleridir. Eğer ümmet yeniden bir vahdet ufku inşa edecekse, bu birlik sadece sloganlarla değil; ortak bir usûl, ortak bir ilmî ahlâk ve ortak bir epistemik bilinç üzerine kurulmalıdır. Çünkü itikatta tevhidin, toplumda vahdetin ve medeniyette dirilişin yolu, usûlde birlikten geçmektedir. Zira din birdir, vahiy birdir, kıble birdir, kitap birdir, peygamber birdir; ayrışan din değil, yöntemlerdir. Bu nedenle bugün yeniden hatırlanması gereken temel hakikat şudur: “Sorun dinin kendisinde değil, dinin anlaşılma yöntemlerindedir. Çözüm ise yeni ayrılıklar üretmekte değil, ortak usûl zemininde yeniden buluşmaktadır.”
SON SÖZ: ÜMMETİN GELECEĞİ İÇİN YENİDEN USÛL VE ORTAK AKIL
Bugün Müslümanların karşı karşıya bulunduğu en büyük tehlike, farklı düşüncelerin varlığı değil; farklı düşünceleri yönetecek ortak usûlün, ortak aklın ve ortak ilmî mekanizmaların zayıflamış olmasıdır. Herkesin her konuda konuştuğu, uzmanlığın değersizleştiği, kanaatin bilgi yerine geçtiği bir ortamda ne sahih içtihat üretilebilir ne de ümmetin ortak meselelerine kalıcı çözümler bulunabilir.
Oysa Ehl-i Sünnet’in tarih boyunca inşa ettiği yöntem, şahıs merkezli değil; ehliyet merkezli, şûrâ merkezli ve kolektif akıl merkezli bir yöntemdir. Büyük meseleler tek bir kişinin, tek bir grubun veya tek bir yapının görüşüyle değil; farklı uzmanlık alanlarından oluşan ilmî heyetler, istişare meclisleri ve ortak akıl mekanizmaları ile değerlendirilmiştir. Nasıl ki modern dünyada bir hastanın tedavisi tek bir pratisyen hekimin kanaatiyle değil, gerektiğinde farklı branşlardan uzmanların oluşturduğu bir sağlık kurulu tarafından ele alınıyorsa; ümmeti ilgilendiren büyük meselelerin de bireysel kanaatlerle değil, uzman heyetlerin müşterek içtihadı ile değerlendirilmesi gerekmektedir.
Kur’ân’ın emrettiği “وَأَمْرُهُمْ شُورَىٰ بَيْنَهُمْ” (Onların işleri aralarında şûrâ iledir; eş-Şûrâ, 42/38) ilkesi, İslâm toplumunun adeta anayasal üst normlarından biridir. Bunun kurumsal karşılığı ise şûrâ, icmâ ve günümüz şartlarında ifade edilebilecek şekliyle nitelikli çoğunlukla alınan ilmî kararlardır. Çünkü bireysel akıl yanılabilir; ancak ortak akıl, farklı uzmanlıkların katkısıyla hatayı azaltır ve isabet ihtimalini yükseltir.
Ne yazık ki bugün İslâm dünyasının önemli bir kısmı, tarih boyunca üretilmiş içtihatları ve rivayetleri çoğu zaman ait oldukları bağlamdan kopararak doğrudan nass seviyesine yükseltme hatasıyla karşı karşıyadır. Hâlbuki nass ile içtihat aynı şey değildir; vahiy ile yorum aynı şey değildir; din ile din anlayışı aynı şey değildir. Müctehidlerin büyüklüğü, kendi görüşlerini dinle özdeşleştirmelerinde değil; görüşlerinin beşerî olduğunu bilmelerinde yatmaktadır. Bu sebeple büyük âlimler, hüküm verirken çoğu zaman kesin konuşmak yerine: “هذا ما ظهر لي والله أعلم بالصواب” (Benim ulaştığım sonuç budur; doğrusunu Allah bilir) demişlerdir. Çünkü onlar yorum ile vahiy arasındaki sınırı biliyorlardı.
Buna karşılık bugün zannî alanda kalan birçok rivayet, içtihat veya mezhebî yorum hakkında doğrudan “Allah böyle emrediyor”, “Peygamber böyle buyuruyor” şeklinde konuşulabilmektedir. Oysa usûl açısından bu ifadeler son derece dikkatli kullanılmalıdır. Çünkü bir nassın varlığı ile o nassın anlaşılma biçimi aynı şey değildir. Müctehidin anladığı şey din değildir; din hakkındaki beşerî yorumudur.
Kur’ân’ın eleştirdiği toplumlardan biri de, hakikati araştırmak yerine geçmişi sorgusuz taklit eden toplumlardır: “إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ” (Biz atalarımızı bir yol üzere bulduk, biz de onların izinden gidiyoruz; ez-Zuhruf, 43/23). Kur’ân’ın eleştirisi geçmişe değil; geçmişi sorgulanamaz hâle getiren zihniyetedir. Çünkü İslâm, taklidi değil; tahkiki, donukluğu değil; bilinçli bağlılığı emretmektedir.
Bugün ümmetin önündeki en büyük risklerden biri de, dini koruma adına ortaya çıkan ölçüsüz muhafazakârlıktır. Elbette dinin sabitelerini korumak vazgeçilmez bir görevdir. Ancak koruma ile dondurma aynı şey değildir. Bir annenin, çocuğu üşümesin diye onu aşırı şekilde sarıp sarmaladıktan sonra farkında olmadan üzerine kapanarak nefessiz bırakması nasıl bir merhamet değilse; değişen şartları, ihtiyaçları ve gerçeklikleri dikkate almayan aşırı muhafazakârlık da ümmetin geleceği açısından benzer bir risk taşımaktadır. Bazen bir şeyi koruma adına gösterilen aşırılık, korunmak istenen şeyi yaşatmak yerine onu hareket edemez hâle getirebilir.
Bugün Müslümanların ihtiyacı, geçmişle kavga etmek değil; geçmişi doğru anlamaktır. Gelenekle bağlarını koparmak değil; geleneği doğru konumlandırmaktır. Mezhepleri yok saymak değil; mezhepleri dinle özdeşleştirmemektir. İçtihadı küçümsemek değil; içtihadı nass seviyesine yükseltmemektir. Çünkü ümmeti kurtaracak olan şey yeni ayrılıklar değil; ortak usûl, ortak akıl, ortak şûrâ ve ortak sorumluluk bilincidir.
Aksi hâlde Müslümanlar, uçsuz bucaksız bir okyanusun ortasında yönünü kaybetmiş gemiler gibi, bir bataklıktan çıkıp başka bir bataklığa sürüklenmeye devam edeceklerdir. Hâlbuki bu ümmetin elinde Kur’ân gibi bir rehber, Sünnet gibi bir örneklik ve asırlar boyunca oluşmuş büyük bir ilmî miras bulunmaktadır. Mesele kaynak eksikliği değil; kaynakları doğru okuyacak yöntemi yeniden inşa edebilmektir.
Çünkü geleceği kurtaracak olan şey, geçmişi tekrar etmek değil; geçmişin birikimiyle geleceği inşa edebilmektir. Bunun yolu ise sloganlardan değil, usûlden; hamasetten değil, hikmetten; taassuptan değil, şûrâdan; bireysel iddialardan değil, kolektif akıldan geçmektedir. Ve unutulmamalıdır ki; ümmetin yeniden dirilişi, farklılıkları yok etmekle değil, farklılıkları yönetebilecek ortak bir usûl geliştirmekle mümkün olacaktır. Prof. Dr. Hadi Sağlam İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

