
YENİ YIL BİLETİ.!
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Yılbaşında bir bilet almanın büyük bir kumar ve ağır bir günah olarak sunulmasına gösterilen hassasiyetin, ne yazık ki binlerce haksız kazanç, sistematik sömürü, adaletsizlik ve kul hakkı karşısında aynı kararlılıkla sergilenmediğini görmek ciddi bir tutarsızlığa işaret etmektedir. Sembolik bir davranış üzerinden dindarlık inşa etmeye çalışırken, yapısal ve süreklilik arz eden haksızlıklar karşısında sessiz kalmak, sahici ve inandırıcı bir ahlâkî duruş üretmemektedir. Oysa asıl mesele, bir biletin kendisinden ziyade, hangi adaletsizliklere ses çıkarıp hangilerini görmezden geldiğimizdir.
Yılbaşı bileti meselesi elbette eleştirilebilir. Ancak bu eleştirinin, sembollerle sınırlı, seçici ve dışlayıcı bir ahlâk anlayışına dönüşmesi hakikati zedelemektedir. Kısır polemiklere sıkışmak yerine, meseleyi daha yapıcı ve tutarlı bir zeminde ele almak mümkündür. Yasal çerçevede, yaygın katılımla ve küçük meblağlarla yürütülen; kazancı belli kişilere taşınamayacak şekilde sınırlandırılmış, dayanışma ve yardımlaşma amacını önceleyen bir modelin tartışılması, semboller üzerinden yürütülen sert yargılamalardan çok daha anlamlı olurdu. Bir sigara parasının, bir lüks tüketim kaleminin ya da gündelik israfın sorgulanmadığı bir yerde, birkaç yüz liralık bir bilet üzerinden ahlâkî bir felaket anlatısı üretmek, adalet duygusunu zedelemektedir.
Müslümanların yediklerine, içtiklerine, giydiklerine; gösterişe, markalara ve keyfî harcamalara akan parayı çoğu zaman olağan karşılayıp, yılbaşında bir bilet için verilen küçük bir meblağı büyük bir günah parantezine almak, vicdanî tutarlılıkla bağdaşmamaktadır. Keşke yılbaşı gecesine ve biletine gösterilen bu yüksek sesli duyarlılık; rüşvete, torpile, faiz düzenine, kul hakkına ve kamu malının hoyratça kullanılmasına da aynı kararlılıkla yönelseydi. O zaman söylenen söz daha inandırıcı, sergilenen tavır daha sahici olurdu.
Bu noktada şunun da altını çizmek gerekir: Müslümanların bu tür hassasiyetlerini bütünüyle reddetmek değil, bilakis ilkesel kaygılarını ayakta alkışlamak gerekir. Ancak bu hassasiyetlerin, karşıdaki insanları rencide eden, dışlayan ve yaralayan bir dile dönüşmesi de doğru değildir. Ahlâk, sadece neye itiraz ettiğimizle değil; itiraz ederken nasıl bir dil kurduğumuzla da ilgilidir. Kendi hayatlarımızda görmezden geldiğimiz sayısız israf kalemi dururken, bir kişinin üç yüz–beş yüz lira vererek aldığı bir bileti “boşa atılmış para” olarak yaftalamak; o paranın, çekiliş sonrasında bir başka kardeşimizin ihtiyacına vesile olabileceği ihtimalini bütünüyle yok saymak anlamına gelmektedir.
Oysa bu mesele, şekil ve lafız üzerinden değil, mahiyet üzerinden ele alınabilir. “Çıkarsa bana, çıkmazsa kardeşime” bilinciyle alınan bir biletin, bilerek ve isteyerek bir yardımlaşma ve dayanışma vesilesine dönüştürülmesi; semboller üzerinden yürütülen sert yargılamalardan çok daha isabetli ve onarıcı bir yol olarak karşımızda durmaktadır. Böyle bir yaklaşım, hem israf hassasiyetini ciddiye alır hem de toplumsal dayanışma ruhunu güçlendirir. Belki de şeytan taşlamaktan daha zor ama çok daha kıymetli olan yol, tam da buradan geçmektedir.
Burada asıl mesele, medeniyetler arasında semboller üzerinden bir çatışma üretmek değildir. Asıl mesele, kendi medeniyetimizi adalet, ahlâk ve sorumluluk ekseninde yeniden kurma iradesini gösterip gösteremediğimizdir. Sürekli başkalarının sembolleriyle kavga eden ama kendi iç adaletsizliklerini onarmayan toplumlar, ne zihinsel kuşatmayı aşabilir ne de sahici bir medeniyet inşasına başlayabilir. İhtiyacımız olan şey çatışma değil; yenilenme iradesidir. Çünkü kendimizi yenileyemezsek, başkaları tarafından yenilenmeye mahkûm oluruz.
Elbette kendi değerlerimizle bağdaşmayan hiçbir şeyi meşru görmek gibi bir iddiamız olamaz. Ancak büyük ve sistematik adaletsizlikler sürerken, enerjimizi tali ve sembolik meselelerde tüketmek vicdanları rahatlatmaz; aksine köreltir. Üstelik bu süreçte kullanılan sert, dışlayıcı ve kirli dil, problemi çözmek bir yana, zihinsel ve ahlâkî çürümenin aynasına dönüşmektedir. Oysa bu halk bizim halkımızdır; bu devlet bizim devletimizdir; bu insanlar bizim insanımızdır. Hepimiz hata yapabiliriz, yanlış yapabiliriz; çünkü insanız.
Bu sebeple yeni yıla girerken, birbirimizi ötekileştirerek değil; sorumluluklarımızı hatırlayarak, vatanımıza ve milletimize karşı sadakatimizi yeniden düşünerek girmeliyiz. İnsan ayrımı yapmadan, insanı merkeze alan bir dille konuşmalı; herkesi olduğu gibi kabul etmeli; kardeşliği büyütmeliyiz. Birlik ve beraberlik her şeyin önündedir. Yeni yıla, sembollerle kavga ederek değil; adaleti merkeze alarak, vicdanlarımızı diri tutarak ve bu topraklarda omuz omuza durma iradesini güçlendirerek girmek, hepimiz için çok daha sahici, onarıcı ve umut verici olacaktır.
Takvimler üzerinden saf tutarken, zulüm karşısında susmayı meşrulaştıran bir dindarlık, Peygamber’in değil; zihinsel kuşatmanın izinden yürümektedir. Takvimler değişirken zulüm yerinde duruyorsa, asıl kayıp geçen günler değil; Allah’ın ve Peygamberi’nin omuzlarımıza yüklediği emanetler karşısında körelen vicdandır. Geçen yıldan bu yıla kimler göçüp gitti, gelecek yıla kimler kalır bilinmez; çünkü bu dünyada ebedî kalan yoktur ve ölüm dediğin, dalından kopan kuru bir yaprak kadar yakındır, son durak ise kara topraktır. Bir yılın muhasebesi, neyi kutladığımızla değil; bu ömürden bir yaprak daha düşerken hangi haksızlıkları görmezden geldiğimiz, hangi hakikatleri ertelediğimiz ve ölüme biraz daha yaklaşırken hangi sorumlulukları yerine getiremediğimizle yapılır. Öyleyse bu yıl, ÖNCE VATAN diyerek milletçe birbirimize sarıldığımız; vatanı kalbimiz, adaleti yolumuz, merhameti dilimiz kıldığımız bir yıl olsun. Prof. Dr. Hadi SAĞLAM
İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
