HAK İNSANLIKTAN, YETKİ SORUMLULUKTAN DOĞAR

HAK İNSANLIKTAN, YETKİ SORUMLULUKTAN DOĞAR

İslâm Hukuku ile Çağdaş Hukuk Düşüncesinde Aslî Haklar, Görevsel Yetkiler ve İnsanî Eşitliğin Hukukî Zemini

Prof. Dr. Hadi Sağlam İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

İnsan, temel haklarını devletten, aileden, makamdan, cinsiyetten veya yerine getirdiği bir görevden değil; doğrudan insan olma vasfından alır. İlâhî hukuk geleneklerinin ve insanlığın ortak hukuk mirasının koruma çekirdeğini oluşturan hayat, akıl, inanç, nesil ve mülkiyet; İslâm hukukunda zarûriyyât-ı hamse adıyla sistemleştirilmiş, insan varlığının maddî ve mânevî dokunulmazlık alanını belirlemiştir. Hayat ve beden bütünlüğü; akıl, düşünce, eğitim ve bilgiye erişim; inanma, inancını açıklama ve yaşama; aile kurma, nesep ve neslin korunması; mülkiyet, emek ve meşru kazanç hakları, kazanılmaları herhangi bir edime, göreve veya statüye bağlı olmayan aslî haklardır. Bu haklar bağışlanamaz; çünkü devletten önce gelir, insanlık onuruna bağlı çekirdeklerinden vazgeçilemez ve özlerine dokunulamaz. Devletin, toplumun ve ailenin görevi bu hakları bahşetmek değil; tanımak, korumak ve fiilen kullanılabilir kılmaktır. Kadın ve erkek, insan olmaları sebebiyle aynı hukukî kişiliğe, aynı insanlık onuruna ve aynı aslî hak sahipliğine sahiptir (el-İsrâ 17/70; Gazzâlî, el-Müstasfâ, 1/83-86; Şâtıbî, el-Muvâfakāt, 2/17-22).

Buna karşılık yönetme, temsil etme, hükmetme, velâyet kullanma, kamu görevi yürütme ve başkaları adına hukukî sonuç doğurma gücü veren yetkiler; insanlık vasfından değil, sonradan üstlenilen görev, ehliyet, liyakat ve sorumluluktan doğar. Görevsel yetki aslî hak değildir; hizmet ettiği amaçla sınırlı, kötüye kullanılması hâlinde geri alınabilir ve sonuçları itibarıyla denetlenebilir bir hukukî emanettir. Emek, sözleşme, mülkiyet, meslek veya meşru risk sonucunda doğan ücret, alacak, kira ve kâr gibi haklar da insan olmakla değil, onları meydana getiren hukukî sebebin gerçekleşmesiyle kazanılır. Böylece hukuk düzeni üç ayrı alan üzerine kurulur: İnsanlık vasfından doğan aslî haklar, sorumluluğun gerektirdiği görevsel yetkiler ve emek yahut hukukî işlem sonucunda kazanılan karşılık hakları.

Bu kategoriler birbirinden ayrılmadıkça hukukî kişilik ile görev, insanî eşitlik ile sorumluluk farklılığı, hak sahipliği ile pay oranı, beyanın değeri ile delil nisabı birbirine karıştırılır; kadınların şahitliği, mirası, kavvâmiyet, nafaka, velâyet ve benzeri meseleler de üstünlük–noksanlık ikiliğine mahkûm edilir. Oysa miras payı insanlık değerini, şahitlik nisabı aklın derecesini, nafaka yükümlülüğü cinsiyet üstünlüğünü, velâyet yetkisi de kişi üzerinde mülkiyeti göstermez. Bunların her biri kendi hukukî sebebi, konusu ve sorumluluk düzeni içinde değerlendirilmelidir. İnsanlık onuru görevden önce gelir; yetki görevle doğar, sorumlulukla sınırlanır, liyakatle kullanılır ve hesap verebilirlikle meşruiyet kazanır. İslâm hukukunun insan, kadın, erkek, aile ve toplum tasavvurunu doğru anlamanın kurucu usul ilkesi şudur: Hak insanlıktan, yetki sorumluluktan doğar; insanlıktan koparılan hak lütfa, sorumluluktan koparılan yetki imtiyaza, yetkisiz bırakılan sorumluluk ise zulme dönüşür.

  1. Kavramsal Başlangıç: Hak, Yetki ve Sorumluluk Aynı Şey Değildir

Hukuk dilinde hak, yetki, ödev ve sorumluluk kavramları birbirine yakın görünmekle birlikte aynı hukukî içeriğe sahip değildir. Hak, hukuk düzenince korunan menfaati; yetki, belirli bir hukukî ilişkiyi kurma, değiştirme veya sona erdirme gücünü; ödev, yerine getirilmesi gereken davranışı; sorumluluk ise üstlenilen görevin ve ihlâl edilen yükümlülüğün sonuçlarından hesap verme durumunu ifade eder.

Çağdaş hukuk teorisinin önemli kazanımlarından biri, kişinin kendi varlığını ve menfaatini koruyan talep hakları ile başka kişiler veya hukukî ilişkiler üzerinde sonuç doğurabilme imkânı veren yetkileri birbirinden ayırmasıdır. Hayat, onur ve kişilik birer temel hak iken hâkimin hüküm verme, velinin temsil etme ve yöneticinin karar alma gücü birer görevsel yetkidir. İlki insan olmakla kazanılır; ikincisi belirli bir görevin üstlenilmesiyle doğar (Hohfeld, Fundamental Legal Conceptions, 36-50).

Bu ayrım gözden kaçırıldığında, görev sebebiyle tanınan yetki kişisel üstünlük; bazı görevlerden muaf tutulmak ise ehliyetsizlik şeklinde yorumlanır. Erkeğe tarihsel şartlarda yüklenen ailevî veya kamusal sorumluluklar “erkeklik hakkı”, kadının bazı sorumluluklardan muaf tutulması da “kadınlık noksanlığı” hâline getirilir. Böylece görev değere, muafiyet eksikliğe, yetki de imtiyaza dönüştürülür.

Oysa fazla sorumluluk fazla insanlık, sınırlı sorumluluk da eksik insanlık anlamına gelmez. Bir kişinin başkaları adına daha geniş yetki kullanması, onun insanî değerinin daha yüksek olduğunu değil, hukukî sorumluluğunun daha ağır bulunduğunu gösterir.

  1. Hakların İlk Zemini: İnsanlık Onuru ve Hukukî Kişilik

İslâm hukukunda insan, devletin, toplumun veya ailenin kendisine hak bağışlamasıyla hukuk süjesi hâline gelmez. Kur’an’ın “Andolsun, biz insanoğlunu değerli kıldık” hükmü, insanlık onurunu sonradan elde edilen bir ayrıcalık değil, yaratılıştan gelen aslî değer olarak temellendirir (el-İsrâ 17/70). Bu onur, belirli bir ırkın, cinsiyetin, sınıfın veya makamın değil, insanlık ailesinin ortak hukukî zeminidir.

Fıkıh usulündeki zimmet ve ehliyet kavramları, bu şahsiyetin teknik karşılıklarını oluşturur. Zimmet, insanı hak ve borçların taşıyıcısı kılan hukukî varlık alanını; vücûb ehliyeti, haklara sahip ve yükümlülüklere elverişli olmayı; edâ ehliyeti ise kişinin söz ve davranışlarının hukukî sonuç doğurabilmesini ifade eder. Vücûb ehliyetinin temeli insan olma vasfıdır; edâ ehliyeti ise akıl, temyiz ve erginlik gibi şartlarla gelişir (Gazzâlî, el-Müstasfâ, 1/83-86; Bardakoğlu, “Ehliyet”, DİA, 10/533-539; Apaydın, “Zimmet”, DİA, 44/424-428).

Bununla birlikte klasik vücûb ehliyeti kavramıyla çağdaş “doğuştan temel haklar” anlayışı bütünüyle özdeş değildir. Vücûb ehliyeti, hak sahibi olmanın yanında yükümlülüklere elverişli olmayı da kapsayan teknik bir kavramdır. Çağdaş insan hakları öğretisi ise insanın devlet tarafından tanınmadan önce de sahip olduğu kabul edilen dokunulmaz hak alanını öne çıkarır. İki kavramın tarihsel ve sistematik yapıları farklı olsa da hukukî kişiliğin cinsiyet, servet ve toplumsal mevki sebebiyle ortadan kaldırılamayacağı noktasında kesişirler.

Nitekim çağdaş insan hakları hukuku, bütün insanların onur ve haklar bakımından özgür ve eşit doğduğunu kabul eder. Temel haklar devlet tarafından bağışlanmaz; devletin görevi onları tanımak, korumak ve kullanılabilir kılmaktır. Aynı hukuk düzeni, kişiliğin serbestçe geliştiği topluma karşı birtakım ödevlerin bulunduğunu da belirtir. Böylece modern hukuk da hak sahibi olmakla toplumsal sorumluluk üstlenmek arasında tamamlayıcı fakat kategorik bir ayrım kurar (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, md. 1, 2 ve 29).

  1. İnsan Olmaktan Doğan Aslî Haklar

İnsan olmaktan kaynaklanan haklar; bir görevin karşılığı, makamın ödülü, toplumsal statünün sonucu veya başka bir insanın lütfu değildir. Bunlar insanın hukukî şahsiyetine bağlı olup kadın ve erkek bakımından aynı insanlık onuruna dayanır.

Bu hakların başında hayat hakkı ile beden ve ruh bütünlüğünün korunması gelir. Kadın ve erkek; yaşama, kişisel güvenlik, haksız müdahaleden korunma, işkenceye, şiddete ve istismara uğramama bakımından aynı dokunulmazlığın sahibidir. Aile, gelenek, makam veya cinsiyet, bir insanın bedeni üzerinde diğerine sınırsız tasarruf yetkisi vermez.

İkinci alan kişilik, şeref, itibar ve mahremiyet haklarıdır. İnsanın adı, itibarı, özel hayatı, konutu, aile sırları ve haberleşmesi hukukî koruma altındadır. İftira, hakaret, tecessüs ve özel hayatın teşhiri, mağdurun kadın veya erkek olmasına göre hukukî değer değiştirmez (el-Hucurât 49/11-12; en-Nûr 24/4 ve 27).

Akıl, düşünce, bilgi edinme ve eğitim hakkı, insanın bilinçli ve ahlâkî bir varlık olmasının sonucudur. Kur’an, iman ve amel bakımından kadınla erkeği aynı ilâhî hitabın doğrudan muhatabı kabul etmiş, her ikisinin de yaptığının karşılığını eksiksiz alacağını bildirmiştir (en-Nahl 16/97; el-Ahzâb 33/35). İlâhî hitabın müstakil muhatabı olan kadını düşünme ve anlama bakımından yaratılıştan eksik görmek, dinî sorumluluğun dayandığı akıl ve irade anlayışıyla bağdaşmaz.

Eğitime ve bilgi kaynaklarına erişimin tarihsel olarak sınırlandırılmasından doğan tecrübe farkları da yaratılışa isnat edilemez. İnsanı belirli bilgi alanlarından uzaklaştırıp daha sonra bu alanlardaki tecrübe eksikliğini onun tabiatına bağlamak, toplumsal sonucu ontolojik sebep hâline getirmektir.

İnanç, vicdan ve dinini yaşama hakkı da insanın mânevî kişiliğinden kaynaklanan aslî haklar arasındadır. İnanç özgürlüğü yalnız insanın kalbinde bir kanaat taşımasına izin verilmesi değildir; inancını öğrenmesini, öğretmesini, ibadetlerini yerine getirmesini ve dinî hayatını bireysel veya toplu biçimde yaşayabilmesini de kapsar. Kur’an’ın “Dinde zorlama yoktur” ilkesi, imanın baskıyla meydana getirilemeyeceğini gösterir (el-Bakara 2/256).

Çağdaş insan hakları hukuku da düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü; bir dine veya inanca sahip olma, onu benimseme, ibadet, uygulama, öğretim ve dinî gerekleri yerine getirme biçimlerinde açıklama hakkıyla birlikte korur. İnancın iç dünyadaki varlığı mutlak koruma altındayken dış dünyaya yansıyan uygulamalar ancak kanunla ve kamu güvenliği, düzeni, sağlığı, genel ahlâk yahut başkalarının temel haklarını korumak için zorunlu ve ölçülü şekilde sınırlandırılabilir (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, md. 18; Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesi, md. 18).

Dolayısıyla inanç özgürlüğü, yalnız inanabilme değil, inancını yaşayabilme hakkıdır. Yaşanmasına izin verilmeyen bir inanç, hukuk tarafından yalnız zihnin içine hapsedilmiş olur. Bununla birlikte din özgürlüğü adına başkasının hayatı, onuru ve temel hakları ihlâl edilemez. İnancı korumakla insanı korumak birbirinin karşıtı değil; aynı hukukî adaletin iki tamamlayıcı boyutudur.

Mülkiyet, çalışma, meşru kazanç ve hukukî işlem yapabilme hakkı da müstakil hukukî şahsiyetin sonucudur. Kadın, İslâm hukukunda mal edinir, borçlanır, mirasçı ve miras bırakan olur; satış, kira, şirket, vekâlet, kefalet, sulh ve bağışlama işlemlerini bağımsız iradesiyle gerçekleştirir. Onun malvarlığı babasının veya eşinin malvarlığı içinde erimediği gibi hukukî iradesi de başka bir iradeyle tamamlanmaz.

Aile kurma, eşini seçme, nesebinin ve aile bağlarının korunmasını isteme hakkı da insanın aslî hukuk alanındadır. Evlilik, taraflardan birini diğerinin mülkiyetine sokan hâkimiyet sözleşmesi değil; karşılıklı irade, sadakat, yardımlaşma ve sorumluluk doğuran hukukî birlikteliktir. Kadın veya erkek evlenmekle hukukî kişiliğinden vazgeçmiş olmaz. Aile, temel hakların sona erdiği değil, daha güçlü biçimde korunması gereken bir alandır.

Adalete erişim, dava açma, savunmada bulunma, delil sunma ve hukuk önünde eşit korunma hakkı da kişinin hukuk süjesi olmasının zorunlu sonucudur. Kadının belirli bir davadaki şahitlik nisabı ile kendi hakkını mahkemede arama ehliyeti aynı kategoriye yerleştirilemez. Dava hakkı hukukî kişiliğe; şahitlik ise çekişmeli olayın hangi delillerle ispatlanacağına ilişkindir. Usule ait bir delil şartını insanın değer ölçüsüne dönüştürmek, ispat hukukunu insanlık hiyerarşisine çevirmektir.

Bütün bu hakların ortak hükmü şudur: İnsanlık onurunun kaynağı görev değildir; insan, herhangi bir sorumluluğu yerine getirdiği için değil, insan olduğu için hak sahibidir.

  1. Sonradan Kazanılan Haklardan Önce Sorumluluğa Bağlı Yetkiler

Belirli bir görev, statü veya sözleşme sonucunda elde edilen hukukî imkânları bütünüyle “sonradan kazanılan haklar” diye adlandırmak teknik bakımdan eksik kalır. Çünkü bunların önemli bir bölümü kişinin kendi menfaatini gerçekleştirmesi için tanınmış şahsî haklar değil; başkasının, bir kurumun veya toplumun yararını koruması için verilen görevsel yetkilerdir.

Bu sebeple daha doğru kavram, sorumluluktan doğan yetkiler ve bunlara bağlı karşılık haklarıdır. Hâkimin hüküm verme, velinin temsil etme, yöneticinin karar alma, vekilin başkası adına işlem yapma gücü görevsel yetki; işçinin ücret, kiraya verenin kira bedeli ve vekilin kararlaştırılmış ücret talebi ise yerine getirilen edimin doğurduğu karşılık hakkıdır.

Aslî haklar kişinin insanlık alanını korurken görevsel yetkiler kendisine emanet edilen kişi, kurum veya değeri korur. Bu sebeple görevsel yetki, sahibine dilediği gibi kullanabileceği bağımsız bir hâkimiyet alanı vermez. Yetkinin kapsamını görevin konusu, sınırını hukuk, meşruiyetini ise sorumluluk belirler.

  1. Aile Sorumluluğunun Doğurduğu Hak ve Yükümlülükler

Velâyet, vesayet ve hidâne, sorumluluktan doğan görevsel yetkilerin en açık örnekleridir. Çocuk hakkında karar verme yetkisi, yetişkinin çocuktan daha değerli olmasından değil; çocuğun bakımını, güvenliğini, eğitimini ve malvarlığını koruma sorumluluğunu üstlenmesinden kaynaklanır. Veli, yetkisini kendi menfaati için değil çocuğun üstün yararı için kullanır.

Bu noktada velâyet ile mülkiyet kesin biçimde ayrılmalıdır. Malik, hukuk düzeninin sınırları içinde malından kendi menfaati için yararlanabilir; veli ise temsil ettiği insan üzerinde malik değildir. Onun şahsı veya malı hakkında ancak koruma görevinin gerektirdiği ölçüde tasarrufta bulunabilir. Bu nedenle velâyet kişisel hâkimiyet değil, hukukî emanettir.

Evlilikten doğan nafaka, mehir, sadakat, birlikte yaşama, yardımlaşma, mahremiyet ve çocukların korunması gibi hak ve yükümlülükler de soyut olarak kadın veya erkek olmanın değil, kurulan aile ilişkisinin hukukî sonuçlarıdır. Nafaka sorumluluğunun erkeğe yüklenmesi onu kadından daha değerli kılmaz; sorumluluk sebebiyle tanınabilecek düzenleme ve temsil yetkileri de sınırsız bir egemenliğe dönüşemez.

Bu sebeple kavvâmiyet, insanî üstünlükten önce sorumluluk çerçevesinde okunmalıdır. Ailenin geçimini, korunmasını ve hukukî güvenliğini üstlenen kişiye tanınan yetki, sorumluluktan bağımsız bir erkeklik ayrıcalığı değildir. Sorumluluk yerine getirilmiyor veya yetki aile fertlerinin haklarını ihlâl edecek biçimde kullanılıyorsa kavvâmiyet, hukukî görev olmaktan çıkarak tahakküme dönüşür.

Miras bakımından da mirasçı olma hakkı ile miras payının miktarı birbirinden ayrılmalıdır. Mirasçı olabilmek hukukî şahsiyete ve miras bırakanla kanunun tanıdığı bağa; payın miktarı ise yakınlık derecesi, mirasçı zümresi ve malî sorumluluklar gibi ölçülere dayanır. Kadın İslâm miras hukukunda her durumda erkeğin yarısını almaz; kimi zaman eşit veya daha fazla pay alabilir, kimi durumda da aynı derecedeki erkek mirasçı olmadığı hâlde mirasa hak kazanabilir.

Bununla birlikte pay farklılığı malî sorumlulukla açıklanıyorsa sorumluluk ile hukukî sonuç arasındaki bağ korunmalıdır. Sorumluluğu kaldırıp ona bağlanan avantajı sürdürmek hükmün dengesini bozar; yükümlülüğü devam ettirip gerekli karşılık ve yetkiyi tanımamak ise adaletsiz bir yük üretir.

  1. Kamu Sorumluluğunun Doğurduğu Yetkiler

Yönetim, yargılama, kamu güvenliği ve temsil yetkileri doğuştan kazanılmış kişisel haklar değildir. Hâkimin hüküm verme, yöneticinin karar alma, kamu görevlisinin uygulama ve kolluk görevlisinin müdahale etme yetkisi, onların diğer insanlardan daha üstün olmasından kaynaklanmaz. Bu yetkilerin dayanağı görev, ehliyet, liyakat ve hesap verme yükümlülüğüdür.

Kur’an’ın emanetlerin ehline verilmesini ve insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesini emretmesi, kamusal yetkinin soy, cinsiyet, servet veya güçten değil, ehliyet ve emanet sorumluluğundan doğması gerektiğini gösterir (en-Nisâ 4/58). Hz. Peygamber’in görevin ehil olmayana verilmesini emanetin zayi edilmesi olarak nitelendirmesi de makamın üstünlük payesi değil, hesabı ağır bir görev olduğunu ortaya koyar (Buhârî, “İlim”, 2).

Modern kamu hukukunun “yetki, görev için vardır” ilkesiyle İslâm hukukundaki emanet anlayışı bu noktada kesişir. Kamu görevlisine tanınan güç onun şahsî mülkü değil, kamu hizmetini yerine getirmesinin hukukî imkânıdır. Görev sona erdiğinde yetki de sona erer; yetkinin kişisel menfaat için kullanılması onun hukukî meşruiyetini ortadan kaldırır. Makam kişiyi insanlık bakımından büyütmez; yalnız sorumluluğunu ve hesabını ağırlaştırır.

Şahitlik de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Şahitlik yalnızca “sözü dinlenme hakkı” değil; bilinen gerçeği gizlememe, gerektiğinde yargı önünde açıklama ve adalet düzenine katkıda bulunma sorumluluğudur (el-Bakara 2/282-283; en-Nisâ 4/135). Şahitlik şartlarını insanî değerin ölçüsüne dönüştürmek, görevsel bir kurumu ontolojik üstünlük düzenine çevirmektir.

  1. Meslek, Emek ve Sözleşmenin Doğurduğu Haklar

Meslekî yetki ve ilmî otorite doğuştan kazanılmaz. Hekimin hastaya müdahale, avukatın temsil, öğretmenin değerlendirme, mühendisin teknik karar ve âlimin uzmanlık alanında görüş açıklama yetkisi; eğitim, bilgi, tecrübe ve meslekî sorumlulukla elde edilir. Unvan, yetkinliğin sebebi değil, usulünce kazanılmış uzmanlığın hukukî ifadesidir.

Bu sebeple meslekî yetkiler kadın veya erkek olmaktan değil, liyakat ve ihtisastan doğar. Bir göreve ehil kadını yalnız cinsiyeti sebebiyle dışlamak liyakati; ehil olmayan erkeğe sırf erkek olduğu için yetki vermek emaneti ihlâl eder. İnsanî eşitlik herkesin her görevi kendiliğinden üstlenmesi değil; görevlere erişimin soy, servet ve cinsiyet yerine objektif ehliyet şartlarına bağlanmasıdır.

Ücret, kira, teslim, ifa ve kâr talebi gibi haklar da hukukî işlem, emek, sermaye veya risk üstlenilmesi sonucunda kazanılır. İşçinin ücret hakkı emeğini ifa etmesinden, kiraya verenin kira alacağı kullanım hakkını devretmesinden, ortağın kâr hakkı ise sermaye, emek veya meşru risk üstlenmesinden doğar. Bunlar insanın doğuştan taşıdığı temel haklar değil, belirli hukukî ilişkilerin meydana getirdiği kazanılmış alacak ve karşılık haklarıdır.

Bu hakların kaynağındaki farklılık, hukukî niteliklerini de belirler. Hayat ve onur hakkı devredilemezken alacak hakkı devredilebilir; kişilik hakkı satılamazken mülkiyet ve sözleşmeden doğan kimi haklar hukukî işleme konu olabilir. Aslî hak insanla birlikte var olur; kazanılmış hak ise onu doğuran hukukî sebebin gerçekleşmesiyle meydana gelir.

  1. İslâm Dünyası ile Modern Hukukun Ulaştığı Ortak Eşik

Çağdaş hukuk düşüncesi, insan haklarının yalnız insan olmaktan kaynaklandığını; kamu ve meslek yetkilerinin ise görev, liyakat ve hesap verebilirlikle sınırlandırılması gerektiğini kabul etmektedir. İslâm hukukunun zimmet, vücûb ehliyeti, emanet, adalet ve maslahat kavramları da farklı bir tarihsel ve kavramsal dil içinde benzer bir hukukî ayrım kurmaya elverişlidir.

Bununla birlikte iki hukuk dünyasının bütün kavramlarını özdeş saymak ilmî değildir. Çağdaş insan hakları hukuku bireyin devlete karşı korunmasını merkezileştirirken klasik İslâm hukuku hakları, ödevleri ve ahlâkî sorumluluğu daha bütüncül bir normatif yapı içinde ele alır. Modern hukuk hakkın korunmasını kurumsal güvencelerle, İslâm hukuku ise hukukî müeyyidenin yanında dinî ve ahlâkî sorumlulukla tahkim eder. Birinde kişinin devlete karşı dokunulmaz alanı, diğerinde insanın Allah’a, kendisine, topluma ve diğer insanlara karşı sorumluluğu daha belirgin görünür.

Bu farklılık bir çatışma zorunluluğu doğurmaz. Aksine insanlık onuru, hukukî kişilik, din ve vicdan özgürlüğü, mülkiyet, adalete erişim, liyakat ve yetkinin sınırlandırılması gibi ilkeler iki hukuk düşüncesi arasında güçlü bir müzakere zemini oluşturur. Asıl mesele, klasik kavramları çağdaş terminolojiyle özdeşleştirerek tarihsel farklılıkları silmek değil; her iki birikimin insanı koruyan hukukî imkânlarını ortak bir adalet düşüncesinde buluşturmaktır.

Modern hukuk, temel hakların devletin lütfu olmadığını; İslâm hukuku ise insanın hak ve borçlara ehil oluşunun insanlık vasfına dayandığını kabul eder. Bu iki birikimin ulaştığı ortak eşik şöyle ifade edilebilir: İnsanî kişilik statüden önce gelir; kamu gücü kişisel mülk değil emanettir; yetkinin meşruiyeti ise onu doğuran sorumlulukla sınırlıdır.

  1. İnsanî Eşitlik ile Görevsel Farklılık Arasındaki Denge

Kadın ve erkeğin insanlık onuru ve aslî haklarda eşit olması, herkesin her durumda aynı görevi üstlenmesi gerektiği anlamına gelmez. Aynı şekilde görevlerin farklılaşması da insanî değer bakımından eşitsizlik doğurmaz. Eşitlik, farklı olanı zorla aynılaştırmak değil; farklı muamelenin gerçek, meşru, ölçülü ve denetlenebilir bir sebebe dayanmasını sağlamaktır.

Ancak her tarihsel farklılık “görev dağılımı” denilerek meşrulaştırılamaz. Bir farklılığın hukukî bakımdan savunulabilmesi için güncel ve gerçek bir sorumluluğa dayanması, görevin konusu ile bağlantılı bulunması, temel hakkın özünü ortadan kaldırmaması ve ölçülülük taşıması gerekir. Sorumluluk bulunmadan sürdürülen yetki imtiyaz; yetki ve karşılık tanınmadan yüklenen sorumluluk ise haksız yüktür.

Kadınların günümüzde eğitim, iktisat, bilim, yönetim ve yargı alanlarında doğrudan görev üstlenmesi, tarihsel sorumluluk dağılımlarının yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Değişen insanlık onuru ve adalet ilkesi değil; bu ilkelerin uygulandığı toplumsal şartlardır. Tarihsel bir görev dağılımını değişmez yaratılış hükmüne dönüştürmek, içtihadın zamanla kurduğu ilişkiyi keser.

Fıkıh vahyin kendisi değil, vahyin değişen hayatla buluşmasını sağlayan ilmî içtihattır. İçtihadı vahiy mertebesine yükseltmek hukukî yenilenmeyi; vahyi tarihsel uygulamaya indirgemek ise normatif sürekliliği ortadan kaldırır. Doğru yöntem, değişmez insanlık değerleriyle şartlara bağlı görevsel düzenlemeleri birbirinden ayırarak her birini kendi hukukî alanında değerlendirmektir.

Sonuç: İnsan Olmak Hak Sahibi Olmaya, Yetki Kullanmak Hesap Vermeye Götürür

İslâm hukukunun doğru anlaşılmasının anahtarı, insan olmaktan doğan aslî haklarla belirli bir görev, statü veya sorumluluk sonucunda elde edilen görevsel yetkileri ve kazanılmış karşılık haklarını birbirinden ayırmaktır.

Hayat, insanlık onuru, kişilik, beden bütünlüğü, düşünme, öğrenme, inanma, inancını yaşama, mülkiyet, aile kurma ve adalete erişme haklarının kaynağı insan olmaktır. Velâyet, yönetim, yargılama, temsil, kamusal şahitlik ve meslekî müdahale gibi yetkilerin kaynağı ise görev, ehliyet, liyakat ve sorumluluktur. Ücret, kira, alacak ve kâr gibi kazanılmış haklar da emek, sözleşme, mülkiyet veya meşru risk gibi sonradan gerçekleşen hukukî sebeplere dayanır.

Doğuştan gelen haklar bir makam tarafından bağışlanamaz; çünkü kaynağını insanlık onurundan alır. Sorumluluktan doğan yetkiler mutlaklaştırılamaz; çünkü meşruiyetini görevden alır. Sözleşme ve emekten doğan haklar ise onları meydana getiren hukukî sebep ve karşılıklı yükümlülüklerle sınırlıdır.

Bu sebeple kadınla erkek arasındaki her farklılığı insanî üstünlük veya eksiklik üzerinden okumak hukukî değildir. Asıl soru kimin daha değerli olduğu değil; hangi hakkın insan olmaktan doğduğu, hangi yetkinin belirli bir sorumluluğa dayandığı, görevin hangi karşılık hakkını doğurduğu ve yetki sahibinin nasıl hesap vereceğidir.

İnsan olmak hak sahibi olmaya yeter; fakat başkası adına yetki kullanmak için ehliyet, liyakat, emanet ve hesap verebilirlik gerekir. Sorumluluktan kopmuş yetki imtiyaza, yetkiden ve karşılıktan yoksun sorumluluk ise zulme dönüşür. Hukukî adalet, kadın ve erkeğin doğuştan gelen haklarını aynı insanlık onuruyla korumak; sonradan kazanılan hak ve yetkileri ise onları doğuran görev, emek ve sorumluluğun sınırları içinde tutmaktır. İslâm hukukunun insanı merkeze alan derin dengesi, ancak hak ile yetki, kişilik ile görev, eşitlik ile sorumluluk arasındaki bu ince çizgi görülebildiğinde tam olarak anlaşılabilir.

Prof. Dr. Hadi Sağlam İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir