Madde 33 – Sürdürülebilirlik
Kaynak kullanımı gelecek nesilleri gözetmek zorundadır.
Şerh:
Kur’ân-ı Kerîm’de tüketim ahlâkı ve ölçü ilkesi şöyle emredilir: “﴿كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا﴾” (A’râf, 31) Doğal kaynakların kullanımı; tükenmezlik varsayımına değil, gelecek nesillerin hakkını gözeten emanet ve denge ilkesine dayanır. Hiçbir ekonomik, sınai veya toplumsal faaliyet; tabii kaynakları geri dönülmez biçimde tüketemez, ekolojik dengeyi bozacak ölçüde zorlayamaz ve gelecek kuşakların yaşam hakkını tehdit edemez. Devlet ve toplum, kaynak kullanımını israfı önleyen, adaleti gözeten ve sürekliliği esas alan bir planlama düzeni içinde yürütmekle yükümlüdür.
İnsan, yalnız kendi zamanının değil; zamanlar üstü bir sorumluluk bilincinin taşıyıcısı olan emanetçi varlık olarak kabul edilir. Bu nedenle kaynaklara ilişkin her tasarruf, yalnız bugünün ihtiyaçlarıyla değil, geleceğin hakkıyla birlikte değerlendirilir. Bu çerçevede sürdürülebilirlik ilkesi; yalnız çevresel bir yönetim prensibi değil, insanlığın ortak geleceğini güvence altına alan, kaynak adaletini tesis eden ve emanet bilincine dayalı anayasal temel norm niteliğindedir.
VIII. BÖLÜM — HAK VE ÖZGÜRLÜKLER (34–37)
Madde 34 – Din ve Vicdan Özgürlüğü
Madde 35 – Düşünce Özgürlüğü
Madde 36 – İrade Sorumluluğu
Madde 37 – Zorlama Yasağı
Madde 34 – Din Ve Vicdan Özgürlüğü
Hiç kimse inanç ve vicdanından dolayı zorlanamaz.
Şerh:
Kur’ân-ı Kerîm’de inanç özgürlüğü açık bir ilke olarak şöyle beyan edilir: “﴿لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ﴾” (Bakara, 256) ve ayrıca: “﴿فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ﴾” (Kehf, 29) Hiç kimse, dinî inancı, inançsızlığı, vicdanî kanaati ve dünya görüşü sebebiyle zorlanamaz, baskıya maruz bırakılamaz ve herhangi bir yaptırıma tabi tutulamaz. İnanç alanı; insanın akıl, irade ve vicdan bütünlüğü içinde şekillenen dokunulmaz bir özgürlük alanı olup, hiçbir kamu otoritesi veya toplumsal güç tarafından dayatmaya konu edilemez. Devlet, bu özgürlüğü korumak ve inanç alanında çoğulculuğu güvence altına almakla yükümlüdür.
Bu ilke, insanın iman ve inkâr tercihini dahi dış baskıdan bağımsız kılan ilahî iradeye dayanır. İnanç, zorlamayla değil; hür irade, bilinç ve vicdan sorumluluğu ile anlam kazanır. Bu sebeple din ve vicdan özgürlüğü; yalnız bireysel bir tercih alanı değil, insan onurunu, çoğulculuğu ve toplumsal barışı koruyan anayasal temel hak niteliğindedir.
Madde 35 – Düşünce Özgürlüğü
Düşünce açıklama özgürlüğü esastır.
Şerh:
Kur’ân-ı Kerîm’de insanın düşünme ve akletme sorumluluğu birçok yerde şu şekilde vurgulanır: “﴿أَفَلَا تَعْقِلُونَ﴾” (Bakara, 44) ve “﴿أَفَلَا يَتَفَكَّرُونَ﴾” (A’râf, 184) Her birey, düşünce oluşturma, kanaat geliştirme ve bu kanaatini açıklama özgürlüğüne sahiptir; düşünce alanı hiçbir surette baskı, korku ve yaptırım mekanizmalarına konu edilemez. Düşünce özgürlüğü; hakikatin araştırılması, bilginin gelişmesi ve toplumsal ilerlemenin temel şartıdır. Devlet, düşünceyi bastıran değil; çoğulculuğu ve eleştirel aklı koruyan hukukî düzeni tesis etmekle yükümlüdür.
Bu ilke, insanın akletme, tefekkür etme ve hakikati arama yeteneğiyle mükerrem kılınmış bir varlık oluşuna dayanır. Düşünce, dış müdahale ve zorlamadan arındırıldığında hakikate ulaşma imkânı doğar; baskı altında ise hakikat değil, itaat üretilir. Bu sebeple düşünce özgürlüğü; yalnız bireysel bir hak değil, bilimsel gelişmenin, toplumsal çoğulculuğun ve adil düzenin anayasal teminatı olarak kabul edilir.
Madde 36 – İrade Sorumluluğu
Özgür irade, aynı zamanda sorumluluk doğurur.
Şerh:
Kur’ân-ı Kerîm’de bireysel sorumluluk ilkesi şöyle beyan edilir: “﴿كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ﴾” (Müddessir, 38) İnsan, akıl ve irade ile donatılmış sorumlu bir varlık olup, özgür iradesiyle gerçekleştirdiği her fiilin hukukî, ahlâkî ve toplumsal sonuçlarını üstlenmekle yükümlüdür. Özgürlük; sorumsuzluk, keyfîlik veya hesap vermezlik anlamına gelmez; bilakis bilinçli tercihlerin hukuk düzeni içinde karşılık bulduğu bir sorumluluk alanını ifade eder. Devlet, bireyin irade özgürlüğünü korurken aynı zamanda bu özgürlüğün doğurduğu sorumluluk bilincini de güvence altına alır.
Bu ilke, insanın irade sahibi ve emanet sorumluluğu taşıyan bir varlık olduğu esasına dayanır. İrade, yalnız seçim imkânı değil; aynı zamanda sonuçlarını üstlenme yükümlülüğünü de beraberinde getirir. Bu sebeple irade sorumluluğu; adaletin tesisi, hukuk düzeninin işlerliği ve toplumsal güvenin korunması bakımından anayasal temel ilke niteliğindedir.
Madde 37 – Zorlama Yasağı
Hiç kimse inanç ve düşünceye zorlanamaz.
Şerh:
Kur’ân-ı Kerîm’de inanç alanında cebir açık biçimde reddedilmiştir: “﴿لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ﴾” (Bakara, 256) Hiç kimse, inanç, düşünce, kanaat ve vicdan alanında herhangi bir baskı, zorlama veya yönlendirmeye tabi tutulamaz. İnsanın zihinsel ve ruhsal alanı, devlet dâhil hiçbir otoritenin cebrî müdahalesine konu edilemeyecek şekilde dokunulmaz bir özgürlük alanıdır. Kamu gücü, inanç ve düşünce alanını şekillendiren değil; bu alanın özgürce oluşumunu güvence altına alan bir hukuk düzeni kurmakla yükümlüdür.
Bu ilke, insanın irade sahibi, sorumlu ve onur taşıyan bir varlık olduğu esasına dayanır. İnanç ve düşünce, ancak özgür irade ile anlam kazanır; zorlama ise bu anlamı ortadan kaldırır ve hakikatin değil, itaate dayalı bir görünümün oluşmasına yol açar. Bu sebeple zorlama yasağı; insan onurunu, vicdan özgürlüğünü ve çoğulcu toplumsal düzeni koruyan anayasal temel norm olarak kabul edilir.
- BÖLÜM — AHLAK VE SORUMLULUK (38–40)
Madde 38 – Ahlâkî Sorumluluk
Madde 39 – Eylem–Sonuç İlkesi
Madde 40 – Toplumsal Sorumluluk
Madde 38 – Ahlâkî Sorumluluk
Her birey, eylemlerinden sorumludur.
Şerh:
Kur’ân-ı Kerîm’de bireysel sorumluluk ilkesi şöyle beyan edilir: “﴿كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ﴾” (Müddessir, 38) Her birey, iradesiyle gerçekleştirdiği fiillerin hukukî, ahlâkî ve toplumsal sonuçlarından şahsen sorumludur; hiçbir kişi kendi eyleminden doğan yükümlülüğü başkasına devredemez veya ortadan kaldıramaz. Ahlâkî sorumluluk, yalnız bireysel vicdan alanına ait olmayıp, kamu düzeni ve hukuk sistemi tarafından da tanınan bağlayıcı bir yükümlülük niteliğindedir. Devlet, bireyin sorumluluk bilinciyle hareket etmesini destekleyen adil bir hukuk düzeni kurmakla yükümlüdür.
Bu ilke, insanın irade sahibi ve hesap verebilir bir varlık olduğu anlayışına dayanır. Fiil ile sonuç arasındaki bağ koparıldığında adalet zayıflar; sorumluluk ortadan kalktığında ise hukuk düzeni keyfîliğe açık hale gelir. Bu sebeple ahlâkî sorumluluk ilkesi; adalet düzeninin sürekliliğini sağlayan, bireysel ve toplumsal davranışları bağlayan temel anayasal ilke olarak kabul edilir.
Madde 39 – Eylem–Sonuç İlkesi
Her fiil, doğurduğu sonuçlarla birlikte değerlendirilir.
Şerh:
Kur’ân-ı Kerîm’de fiil ile sonuç arasındaki adalet bağı şöyle beyan edilir: “﴿فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ﴾” (Zilzâl, 7–8) Her fiil, yalnızca gerçekleşme anıyla değil, doğurduğu hukukî, sosyal ve ahlâkî sonuçlarla birlikte değerlendirilir. Hiçbir eylem, sonuçlarından soyutlanarak sorumluluk dışı bırakılamaz; zarar doğuran her tasarruf, sonuçları itibarıyla hukuk düzeninin denetimine tabidir. Devlet, eylem ve sonuç arasındaki nedensellik bağını adalet ölçüsü içinde değerlendirerek toplumsal düzeni korumakla yükümlüdür.
Bu ilke, sebep–sonuç ilişkisine dayalı adalet anlayışının hukuk düzenindeki karşılığıdır. Fiilin değeri yalnız niyet veya anlık irade ile sınırlı değildir; ortaya çıkan etki ve doğurduğu toplumsal sonuç da hukukî değerlendirmeye dâhildir. Böylece sorumluluk, yalnız başlangıç noktasına değil, sürecin tamamına yayılmış bir adalet ölçüsüne bağlanır. Bu sebeple eylem–sonuç ilkesi; adaletin sürekliliğini, hesap verebilirliği ve hukuk düzeninin bütünlüğünü sağlayan anayasal temel değerlendirme ölçütü olarak kabul edilir.
Madde 40 – Toplumsal Sorumluluk
Birey, toplum karşısında sorumluluk taşır.
Şerh:
Kur’ân-ı Kerîm’de toplumsal dayanışma ve sorumluluk şu ilke ile emredilir: “﴿وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى﴾” (Mâide, 2) Birey, yalnız kendi varlığından değil, içinde yaşadığı toplumun düzeni, güvenliği ve adaletinden de sorumluluk taşıyan bir varlık olarak kabul edilir. Toplumsal hayat; karşılıklı hak ve yükümlülüklerin dengelendiği, bireyin toplumdan, toplumun bireyden bağımsız düşünülemediği bütüncül bir sorumluluk alanıdır. Devlet, toplumsal sorumluluk bilincini güçlendiren eğitim, hukuk ve sosyal politikaları tesis etmekle yükümlüdür.
Bu ilke, insanın sosyal ve dayanışmacı bir varlık olduğu gerçeğine dayanır. Bireyin eylemleri yalnız kendisini değil, toplumun genel düzenini de etkiler; bu nedenle sorumluluk bireysel alanla sınırlı kalmaz, toplumsal bir boyut kazanır. Bu sebeple toplumsal sorumluluk ilkesi; birlikte yaşama düzenini koruyan, sosyal adaleti güçlendiren ve toplumun bütünlüğünü teminat altına alan anayasal temel norm olarak kabul edilir.
- BÖLÜM — ÜST İLKE VE YORUM (41–44)
Madde 41 – Bütünlük İlkesi
Madde 42 – Çelişmezlik İlkesi
Madde 43 – Üst Norm Bağlayıcılığı
Madde 44 – Yorum İlkesi
Madde 41 – Bütünlük İlkesi
Bu anayasanın tüm hükümleri birbirini tamamlar.
Şerh:
Kur’ân-ı Kerîm’de ilahî düzenin bütüncül rehberliği şöyle beyan edilir: “﴿إِنَّ هَٰذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ ” (İsrâ, 9) Bu anayasa hükümleri, parçalı yorumlanamaz ve birbirinden bağımsız uygulanamaz; her norm, sistemin bütününü tamamlayan zorunlu bir unsur olup diğer hükümlerle birlikte anlam ve geçerlilik kazanır. Anayasa uygulamasında hiçbir madde, sistem bütünlüğünü zayıflatacak şekilde tek başına mutlaklaştırılamaz.
Bu ilke, hukuk düzeninin bütüncül, tutarlı ve sistematik bir yapı olması zorunluluğuna dayanır. Normlar arasındaki denge bozulduğunda hukuk düzeni parçalanır; bir hükmün mutlaklaştırılması ise adalet ve ölçü ilkesini zedeler. Bu nedenle anayasal hükümler, birbirini sınırlayan değil; birbirini tamamlayan bir düzen içinde değerlendirilir. Bu sebeple bütünlük ilkesi; anayasanın iç tutarlılığını, normatif sürekliliğini ve kurucu sistem bütünlüğünü güvence altına alan anayasal temel yapısal norm olarak kabul edilir.
Formun Üstü
Formun Altı
Madde 42 – Çelişmezlik İlkesi
Hiçbir madde, diğer bir maddeyle çelişecek şekilde yorumlanamaz.
Şerh:
Kur’ân-ı Kerîm’de ilahî düzenin çelişkisiz yapısı şöyle beyan edilir: “﴿وَلَوْ كَانَ مِنْ عِندِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا﴾” (Nisâ, 82) Anayasa hükümleri arasında normatif çelişki oluşturacak hiçbir yorum ve uygulamaya izin verilemez; ortaya çıkabilecek görünür farklılıklar, sistem bütünlüğü içinde giderilerek uyumlu bir anlam birliği sağlanır. Hiçbir anayasa normu, başka bir normu hükümsüz kılacak şekilde işletilemez.
Bu ilke, hakikatin çelişkisiz, tutarlı ve bütüncül bir düzen üzerine kurulu olduğu esasına dayanır. Hukuk düzeninde çelişki üretmek; güveni, öngörülebilirliği ve adalet duygusunu zayıflatır. Bu nedenle anayasal yorum, hükümleri çatıştıran değil; birbirini tamamlayan bir sistematik içinde gerçekleştirilir. Bu sebeple çelişmezlik ilkesi; hukuk düzeninin istikrarını, güvenliğini ve normatif tutarlılığını koruyan anayasal temel yorum ölçütü olarak kabul edilir.
Madde 43 – Üst Norm Bağlayıcılığı
Tüm hükümler tevhid ve adalet ilkelerine bağlıdır.
Şerh:
Kur’ân-ı Kerîm’de hüküm ve meşruiyetin ilkesel kaynağı şöyle beyan edilir: “﴿إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ﴾” (Yûsuf, 40) Bu anayasa hükümlerinin tamamı; tevhid, adalet ve hakkaniyet ilkelerine bağlıdır. Hiçbir yorum, işlem veya düzenleme bu üst normatif çerçeveye aykırı şekilde tesis edilemez. Üst norm niteliğindeki bu ilkeler, anayasal düzenin hem meşruiyet kaynağını hem de sınırlandırıcı ölçüsünü oluşturur.
Bu ilke, nihai otoritenin keyfî güç değil; adalet, hakikat ve ilke temelli hukuk düzeni olduğu anlayışına dayanır. Hukuk, yalnız biçimsel kurallar bütünü değil; aynı zamanda değer ve sorumluluk taşıyan normatif bir yapıdır. Bu nedenle anayasal düzenin bütün hükümleri, üst norm niteliği taşıyan ilkelere uygunluk içinde yorumlanır ve uygulanır. Bu sebeple üst norm bağlayıcılığı; anayasanın değer temelli meşruiyetini, sistem bütünlüğünü ve normatif sürekliliğini güvence altına alan kurucu anayasal ilke olarak kabul edilir.
Madde 44 – Yorum İlkesi
Anayasa hükümleri, insan onuru ve adalet lehine yorumlanır.
Şerh:
Kur’ân-ı Kerîm’de hukuk ve yükümlülüklerin kolaylaştırma esası üzerine kurulduğu şöyle beyan edilir: “﴿يُرِيدُ اللَّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ﴾” (Bakara, 185) Nebevî ölçüde ise bu ilke şu şekilde ifade edilmiştir: “إِنَّمَا بُعِثْتُمْ مُيَسِّرِينَ” Anayasa hükümleri; yorum ve uygulamada insan onurunu, adaleti ve kamu yararını azamî ölçüde gerçekleştirecek şekilde ele alınır. Hiçbir yorum, insan onurunu zedeleyen, adaleti daraltan veya hakkaniyeti zayıflatan sonuç doğuramaz. Yorum faaliyeti, lafzın dar sınırlarına hapsedilemez; anayasanın amaç, ruh ve hikmet bütünlüğünü esas almak zorundadır.
Bu ilke, hukuk düzeninin varlık amacının insanı korumak ve adaleti gerçekleştirmek olduğu anlayışına dayanır. Normların yorumu; baskıyı, keyfîliği ve zorluğu artıran değil, hakkaniyeti ve toplumsal dengeyi güçlendiren bir yön taşımalıdır. Bu sebeple yorum ilkesi; anayasal düzenin uygulama yönünü belirleyen, insan onurunu ve adaleti merkeze alan üst hermenötik anayasal norm olarak kabul edilir.
- BÖLÜM — YARGI VE ADALETİN KURUMSAL YAPISI (45–47)
Madde 45 – Yargı Bağımsızlığı
Madde 46 – Adil Yargılanma Hakkı
Madde 47 – Yargı Liyakati ve Etik
Madde 45 – Yargı Bağımsızlığı
Yargı organları, yasama ve yürütme erklerinden bağımsız olarak görev yapar; hâkimler hiçbir makam, merci veya kişi tarafından etki altına alınamaz.
Şerh:
“إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ” (Şüphesiz Allah adaleti emreder) ilahî buyruğu, adaletin hiçbir güç odağının tasarrufuna bırakılamayacağını ortaya koyan kurucu anayasal esastır. Adaletin gerçekleşebilmesi; hükmün korkudan, baskıdan, siyasî etkiden, ekonomik güçten ve toplumsal yönlendirmeden bağımsız şekilde verilmesine bağlıdır. Bu sebeple yargı; yürütme, yasama, sermaye, çoğunluk baskısı veya herhangi bir ideolojik otoritenin uzantısı hâline getirilemez. Hâkim, yalnızca hukuk, hakikat, vicdan ve adalet ilkelerine bağlı olarak hüküm verir; hiçbir kişi veya makam yargı yetkisinin kullanılmasına müdahale edemez.
Yargı bağımsızlığı, yalnız yargıçların korunmasına yönelik kurumsal bir ayrıcalık değil; doğrudan doğruya toplumun adalet hakkını güvence altına alan anayasal bir emanet ilkesidir. Tarafsızlığını kaybeden bir yargı düzeni, hukuku güçlünün iradesine dönüştürür; böylece toplumda güven, hak ve meşruiyet zemini çöker. Bu sebeple yargı; hiçbir gücün aracı değil, hakkın, hukukun ve adaletin kurumsal tecellisi olarak kabul edilir. Mahkemeler, kararlarını yalnız delile, hukuka ve vicdanî kanaate dayandırır; hiçbir idarî, siyasî veya toplumsal baskı hükmün yerine geçemez. Böylece yargı bağımsızlığı ilkesi, hukuk devletinin, insan onurunun ve adalet düzeninin anayasal teminatı niteliğini taşır.
Madde 46 – Adil Yargılanma Hakkı
Herkes, makul süre içinde, bağımsız ve tarafsız mahkeme önünde adil yargılanma hakkına sahiptir; savunma hakkı dokunulmazdır.
Şerh:
“قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ” (Delilinizi getiriniz) ilahî buyruğu, hükmün zan, kanaat ve keyfî değerlendirmeye değil; açık, meşru ve denetlenebilir delile dayanması gerektiğini ortaya koyan temel anayasal ilkedir. Her birey; bağımsız ve tarafsız mahkeme önünde, makul süre içinde, açık ve hakkaniyete uygun biçimde adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiç kimse, savunma hakkı tanınmaksızın suçlanamaz, mahkûm edilemez veya cezalandırılamaz. Savunma hakkı, insan onurunun ve hukuk güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olup hiçbir surette ortadan kaldırılamaz ve sınırlandırılamaz.
Adil yargılanma hakkı; delile dayalı hüküm, silahların eşitliği, aleniyet, tarafsızlık, masumiyet karinesi ve savunmanın dokunulmazlığı ilkelerini birlikte içerir. Yargılamanın amacı yalnız cezalandırmak değil; hakikati ortaya çıkarmak ve adaleti tesis etmektir. Bu sebeple mahkemeler, baskı, korku, siyasî yönlendirme veya toplumsal linç ortamından bağımsız olarak karar vermek zorundadır. Adil yargılanma hakkının zedelendiği bir düzende hukuk güvenliği ortadan kalkar, devlet meşruiyeti zayıflar ve toplumsal güven çöker. Bu nedenle adil yargılanma ilkesi, insan onurunu, hukuk devletini ve adalet düzenini koruyan anayasal temel güvencelerden biri olarak kabul edilir.
Madde 47 – Yargı Liyakati Ve Etik
Yargı mensuplarının atanması liyakat esasına dayanır; meslekî etik ve tarafsızlık ilkeleri bağlayıcıdır.
Şerh:
“إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا” (Allah emanetleri ehline vermenizi emreder) ilahî buyruğu, yargı görevinin ehliyetsiz kişilere bırakılmasını adalet düzenini zedeleyen ağır bir ihlal olarak değerlendiren kurucu anayasal ilkedir. Yargı görevleri; ehliyet, liyakat, hukuk bilgisi, adalet duygusu, ahlâkî olgunluk ve vicdanî sorumluluk esas alınarak tevdi edilir. Akrabalık, siyasal aidiyet, ekonomik güç, ideolojik yakınlık veya kişisel menfaat ilişkileri, yargı makamına erişimde belirleyici unsur olamaz. Zira yargı görevi, yalnız teknik bir kamu hizmeti değil; doğrudan doğruya hak, adalet ve insan onurunu koruyan yüksek bir emanet sorumluluğudur.
Hâkim ve savcılar; görevlerini yerine getirirken yalnız hukuk, hakikat ve vicdanî kanaate bağlı hareket etmekle yükümlüdür. Tarafsızlık, dürüstlük, ölçülülük, hakkaniyet ve etik sorumluluk, yargı görevinin ayrılmaz unsurlarıdır. Yargı mensubunun şahsî eğilimleri, siyasî görüşü, ekonomik ilişkileri veya toplumsal baskılar hükmün yönünü belirleyemez. Etik ilkelere aykırı davranışlar, yalnız bireysel kusur değil; toplumun adalet duygusunu zedeleyen anayasal bir güven ihlali niteliği taşır. Bu sebeple yargı liyakati ve etik ilke, hukuk devletinin, bağımsız yargının ve adalet düzeninin sürekliliğini sağlayan temel anayasal güvence olarak kabul edilir.
XII. BÖLÜM—DEVLET GÜCÜ VE ZULÜM SINIRI (48–49)
Madde 48 – Güç Kullanımının Sınırı
Madde 49 – Zulüm Yasağı
Madde 48 – Güç Kullanımının Sınırı
Kamu gücü, yalnızca hukuk ve adalet ilkeleri çerçevesinde ve ölçülülük esasına uygun olarak kullanılabilir.
Şerh:
“إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ” (Şüphesiz Allah adaleti ve ihsanı emreder) ilahî buyruğu, kamu gücünün mutlak ve sınırsız bir tahakküm alanı değil; adalet, ölçü ve hakkaniyet ile kayıtlı bir emanet sorumluluğu olduğunu ortaya koyan kurucu anayasal ilkedir. Devlet ve kamu otoriteleri, sahip oldukları zor kullanma yetkisini keyfî biçimde değil; yalnızca hukuk düzeninin çizdiği sınırlar içinde, insan onurunu ve temel hakları gözeterek kullanmakla yükümlüdür. Hiçbir kamu işlemi; öfke, korku, intikam, siyasî çıkar veya toplumsal baskı saikiyle tesis edilemez.
Güç kullanımında ölçülülük ilkesi; kamu otoritesinin başvurduğu her tedbirin meşru amaçla sınırlı, zorunlu ve dengeli olmasını gerektirir. Amaç ile araç arasındaki dengeyi aşan, insan onurunu zedeleyen veya temel hakları gereksiz biçimde sınırlandıran her müdahale hukuken ve ahlâken geçersiz kabul edilir. Devletin meşruiyeti, sahip olduğu güçten değil; o gücü adalet, merhamet ve hukuk sınırları içinde kullanabilmesinden doğar. Bu sebeple güç kullanımının sınırı ilkesi; hukuk devletini, bireysel özgürlükleri ve toplumsal güveni koruyan anayasal temel güvencelerden biri olarak kabul edilir.

