İSLÂM HUKUKU ÖRF TEMELLİ BİR HUKUK SİSTEMİ MİDİR?

İSLÂM HUKUKU ÖRF TEMELLİ BİR HUKUK SİSTEMİ MİDİR?

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

“İslâm hukukunun tarihsel teşekkül sürecinde örf ve âdetlerin önemli bir rol oynadığı, birçok hukukî düzenlemenin mevcut toplumsal tecrübenin ibka, ilga veya tağyir edilmesiyle şekillendiği görülmekle birlikte, bu durum usûl-i fıkıh açısından normatif kaynağın örf değil vahiy olduğu ilkesini değiştirmez; nitekim A‘râf 7:199’da yer alan ‘خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ’ (‘Örf ile emret’) ilkesi, örfü bağımsız bir üst norm olarak değil, şer‘î adalet ve hikmet ilkeleri çerçevesinde toplumsal tecrübeyi dikkate alan metodolojik bir yönlendirme olarak konumlandırmakta; bu bağlamda İslâm hukuku, ribâ, miras ve muâmelât alanlarında görüldüğü üzere mevcut örfî yapıları bütünüyle reddetmeyip seçici biçimde ikrar, ilga ve tağyir ederek normatif bir sisteme dönüştüren dinamik bir hukuk düzeni olarak ortaya çıkmaktadır.”

Hukukun ruhu nasslarda tecelli eder; ancak onun toplumsal hayattaki karşılığı ve uygulama gücü örf üzerinden görünür hâle gelir. Zira İslâm hukukunda örf, yalnızca bir gelenek veya alışkanlık değil; toplumun ortak aklını, müşterek vicdanını ve kolektif tecrübesini temsil eden yazısız hukuk düzenidir. Bu sebeple birçok fakihin nazarında İslâm hukuku, önemli ölçüde örf üzerine bina edilmiş bir hukuk sistemidir.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in “خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ” (A‘râf, 7/199) emrindeki “Örf ile emret” buyruğu, örfü sıradan bir toplumsal alışkanlık olmaktan çıkararak hukukî ve anayasal bir ilke seviyesine yükseltmektedir. Çünkü hukuk, yalnızca metinlerden değil; toplumun benimsediği, içselleştirdiği ve meşru kabul ettiği normlardan da beslenir. Bu yönüyle örf, İslâm hukukunun görünmeyen fakat sürekli işleyen anayasal zemini, adaletin topluma nüfuz etmesini sağlayan en güçlü meşruiyet kaynağıdır.

İslâm hukukunun dinamizmini anlamanın yolu da örfün bu kurucu rolünü doğru kavramaktan geçmektedir. Nitekim İmam Ebû Yûsuf’un meşhur ifadesiyle; “Bir nass örf üzerine bina edilmişse, örf değiştiğinde o hüküm de değişir.” Bu yaklaşım, şer‘î hükümlerin keyfî biçimde değiştirilebileceği anlamına değil; hükmün dayandığı toplumsal zemin ve uygulama alanı değiştiğinde, hukukî değerlendirmenin de yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Aynı şekilde Mecelle’nin meşhur kaidesi olan “لا يُنكر تغيّر الأحكام بتغيّر الأزمان” yani “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişeceği inkâr edilemez” ilkesi de hukukun hayatla birlikte akması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Gerçekte bu iki ilke birlikte okunduğunda ortaya son derece güçlü bir hukuk felsefesi çıkmaktadır: Toplum değişiyorsa, örf değişiyorsa, iktisadî ilişkiler değişiyorsa, hukukî düzenlemelerin ve içtihadî yorumların da değişmesi kaçınılmazdır. Çünkü hukuk, hayatı düzenlemek için vardır; hayatın gerisinde kalmak için değil. Hukuk ile toplum arasındaki bağ koptuğunda normlar uygulanabilirliğini, meşruiyetini ve nihayetinde toplumsal karşılığını kaybetmeye başlar.

Bu sebeple İslâm hukukunun tarih boyunca canlı kalmasını sağlayan şey, nassların değişmez ilkeleri ile örfün değişen gerçekliği arasında kurduğu dengedir. Aksi takdirde zamanın ruhunu okuyamayan, toplumsal ihtiyaçlara cevap veremeyen ve hayatın akışını yakalayamayan hukuk normları, toplumun vicdanında karşılık bulamaz; çekiciliğini, işlevselliğini ve değerini kaybederek hayatın dışına düşer. Hukukun asli görevi, geçmişi muhafaza etmek kadar geleceği de kuşatmaktır. Bunu mümkün kılan en önemli araç ise, şüphesiz ki örfün adalet üreten kurucu gücüdür.

  1. Yazısız Anayasa: Örfün Hukuk Doğuran Kolektif Hafızası

Örf ve âdet, toplumların yüzyıllar boyunca tecrübe ederek şekillendirdiği davranış kalıplarının normatif kıvama ulaşmış hâlidir. Fakihlerin örf ve âdeti çoğu zaman aynı anlamda kullanmaları, örfün doğrudan toplumsal gerçekliğe, müşterek vicdana ve kolektif akla dayanmasındandır. Bu sebeple örf, yalnızca bir kültürel miras değil; aynı zamanda toplumun hukuk üretme kabiliyetinin tarih boyunca biriktirdiği kurumsal hafızadır.

Kur’ân’ın “خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ” yani “Örf ile emret” buyruğu (A‘râf 7/199), örfü sıradan bir gelenek olmaktan çıkararak hukukî ve ahlâkî bir ilke seviyesine yükseltmektedir. Bu emir, toplumsal hayatta meşruiyet kazanmış, insanların ortak kabulüne mazhar olmuş davranış biçimlerinin hukukî değer taşıdığını göstermektedir. Zira hukuk, yalnızca metinlerden değil; toplumun benimsediği ve içselleştirdiği değerlerden de beslenir.

Çünkü hukuk, toplumsal zeminden koparsa meşruiyetini kaybeder. Mecelle’nin “التعيين بالعرف كالتعيين بالنص” yani “Örf ile tayin, nass ile tayin gibidir” (Md. 45) kaidesi bu anlayışın özlü ifadesidir. Yine Mecelle’de yer alan “العادة محكمة” yani “Âdet muhakkemdir” kaidesi, örfün hukuk üretme kudretini açıkça ortaya koymaktadır. Bu sebeple örf, İslâm hukukunun yazılmamış fakat her satırında hissedilen görünmez anayasasıdır. Hukukun toplumsal hafızası örfte saklıdır; adaletin halk nezdindeki karşılığı da büyük ölçüde örf sayesinde şekillenir.

  1. İbkâ, İlga, Islah: İslâm’ın Örfü Dönüştüren Tedricî Metodu

İslâm’ın örfe yaklaşımı üç temel kavram üzerinden okunabilir: “İbkâ” (devam ettirme), “İlga” (kaldırma) ve “Islah” (düzeltme). Bu metodoloji, İslâm hukukunun toplumu bütünüyle reddeden değil; onu tedricen dönüştürerek inşa eden karakterini ortaya koymaktadır. Zira İslâm hukukunda değişim, kopuş üzerinden değil; süreklilik içinde gerçekleşen bir ıslah mantığıyla işlemektedir.

Bu çerçevede Arap toplumunda mevcut bulunan hırsızlık cezası, zina ve iftiraya ilişkin celde uygulamaları, eşkıyalık suçlarına dair yaptırımlar, mehir, “Îlâ”, “Zıhâr”, “Liân”, “kasâme”, “âkile”, “mudârabe” gibi kurumlar, vahyin temel maksatlarına aykırı olmadıkları ölçüde ya muhafaza edilmiş ya da yeniden düzenlenmiştir. Böylece İslâm, toplumu köklerinden koparmadan dönüştürmüş; hukuku hayatla çatıştırmadan, aksine hayatın içine nüfuz edecek şekilde yeniden inşa etmiştir.

Bu tedricî metodun teorik zeminini, İslâm hukuk düşüncesinde örfün konumuna ilişkin tartışmalar oluşturmaktadır. Nitekim İmam Ebû Yûsuf’a nispet edilen şu ilke bu bağlamda sıkça nakledilmektedir: “Bir nass örf üzerine bina edilmişse, örf değiştiğinde hüküm de değişir.” Bu ifade, klasik kaynaklarda lafız farklılıklarıyla yer almakla birlikte, Hanefî usul geleneğinde hükmün illet ve bağlamla ilişkisini açıklayan bir yaklaşımın özlü ifadesi olarak kabul edilmektedir. (Bkz. Ebû Yûsuf’a nispet edilen görüşler; ayrıca Mecelle’deki “Zamanın değişmesiyle hükümler değişir” kaidesi Md. 39 ile birlikte değerlendirilir.)

Bu yaklaşım, İslâm hukukunun donuk, statik ve tarihsel bağlamdan kopuk bir normlar bütünü olmadığını; bilakis toplumsal dönüşümü, örfün değişimini ve insan ihtiyaçlarının çeşitlenmesini dikkate alan dinamik bir hukuk sistemi olduğunu göstermektedir. Bu nedenle hükümlerin sürekliliği, şekilsel sabitlikten değil; dayandıkları ilke, illet ve maksatların sürekliliğinden kaynaklanmaktadır.

  1. Şer‘î–Örfî Hukuk Birlikteliği: Devletin Norm Üretme Sanatının Kökleri

İslâm hukuk tarihinde norm üretimi iki temel eksen üzerinden şekillenmiştir: fakihlerin geliştirdiği şer‘î hukuk ve kamu otoritesinin maslahat, kamu yararı ve toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda oluşturduğu örfî hukuk. Bu ikili yapı, İslâm hukuk sisteminin yalnızca teorik bir normlar bütünü değil; aynı zamanda devlet aklı, toplumsal gerçeklik ve hukukî süreklilik arasında kurulan dinamik bir denge olduğunu göstermektedir.

Şer‘î hukuk, değişmez ilkeleri, değerleri ve normatif çerçeveyi belirlerken; örfî hukuk, bu ilkelerin somut hayat içinde uygulanmasını sağlayan esnek düzenleme alanını oluşturmuştur. Bu sebeple örfî hukuk, özellikle içtihad faaliyetlerinin zayıfladığı veya toplumsal dönüşümün hızlandığı dönemlerde, hukuk sisteminin nefes borusu ve devlet yönetiminin uygulama zemini hâline gelmiştir.

Çünkü toplum sabit değil, sürekli hareket hâlindedir. Ekonomik ilişkiler, ticaret biçimleri, üretim modelleri, aile yapıları ve sosyal ihtiyaçlar tarihsel süreç içerisinde değişmekte; buna bağlı olarak hukukî düzenlemelerin de bu değişimi karşılayacak bir esneklik taşıması gerekmektedir. Hukukun canlı kalabilmesi, bu toplumsal dönüşümü okuyabilmesine ve buna uygun norm üretebilmesine bağlıdır. İşte bu noktada örfî düzenlemeler, nassın ruhuna bağlı kalarak hukukun güncelliğini ve uygulanabilirliğini temin etmiştir.

Bu yönüyle örfî hukuk, şer‘î hukukun bir alternatifi değil; bilakis onun tamamlayıcı ve işlevsel uzantısıdır. Şer‘î hukuk ilkesel bütünlüğü korurken, örfî hukuk bu bütünlüğün tarihsel ve toplumsal karşılığını üretmiştir. Bu nedenle İslâm devlet tecrübesinin uzun ömürlü olmasında, hukuk ile toplumsal gerçeklik arasında kurulan bu hassas dengenin belirleyici rol oynadığı kabul edilmektedir. Çünkü hukuk, toplumla bağını koruduğu ölçüde yaşamaya devam eder; aksi hâlde soyut bir normlar dizisine dönüşme riski taşır.

  1. Teâmül Hukuku: Yerleşen Davranışın Bağlayıcı Hükme Dönüşmesi

Örfün hukukileşmesi, onun teâmül hâline gelmesiyle gerçekleşir. Bir davranışın toplumda yaygınlık kazanması, süreklilik arz etmesi ve toplumsal bilinçte karşılık bulması, onu salt fiilî bir alışkanlık olmaktan çıkararak zımnî irade beyanı niteliğine dönüştürür. Bu noktada hukuk, açık sözleşmeler kadar örtük kabulleri de dikkate alan bir normatif yapıya kavuşur.

Bu çerçevede Mecelle’de yer alan “الثابت بالعرف كالثابت بالنص” yani “Örf ile sabit olan şey, nass ile sabit olan gibidir” kaidesi, örfün hukuk düzenindeki yerini açık biçimde ortaya koymaktadır. Aynı şekilde “المعروف عرفاً كالمشروط شرطاً” yani “Örfen bilinen şey, şart koşulmuş gibidir” kaidesi, yerleşik toplumsal kabullerin hukukî işlemler üzerindeki bağlayıcı etkisini göstermektedir. Bu iki ilke birlikte değerlendirildiğinde, örfün yalnızca sosyolojik bir olgu değil; aynı zamanda normatif sonuç doğuran bir hukuk kaynağı olduğu anlaşılmaktadır.

Fakihler örfü, sahih örf ve fâsit örf şeklinde ikiye ayırmışlardır. Şer‘î ilkelere, kamu yararına ve temel hukukî değerlere aykırı olmayan sahih örf, hüküm tespitinde doğrudan delil kabul edilmiştir. Buna karşılık nasslara ve temel hukuk ilkelerine aykırı olan örf ise bağlayıcı delil niteliği taşımamıştır. Bu ayrım, örfün mutlak değil, şer‘î çerçeve ile kayıtlı bir norm kaynağı olduğunu göstermektedir.

Bu sebeple örf, yalnızca sosyal düzenin değil; aynı zamanda yasamanın, fetvanın ve yargının da vazgeçilmez referans alanlarından biri hâline gelmiştir. Hukukun toplumsal meşruiyeti, büyük ölçüde bu teâmül yapısının sürekliliği üzerinden inşa edilmiştir. Zira toplum tarafından benimsenmeyen ve içselleştirilmeyen bir norm, teknik olarak geçerli olsa bile, pratikte karşılık üretme gücünü kaybetme riski taşır.

 

 

  1. Sahabenin Örfe Yaklaşımı: Yerel Gerçeklikten Evrensel Hukuka

Hz. Peygamber (sav) ve sahabe dönemi, örf ile hukuk arasındaki ilişkinin en dengeli ve en üretken biçimde kurulduğu tarihî zemini temsil etmektedir. Bu dönemde hukuk, soyut norm üretimiyle sınırlı kalmamış; doğrudan toplumsal gerçeklik, yaşayan örf ve insan davranış kalıpları ile etkileşim hâlinde şekillenmiştir. Vahyin ruhuna aykırı olmayan yerleşik örfler korunmuş, fayda üreten uygulamalar geliştirilmiş, kamu düzenine ve adalet ilkesine zarar veren örfler ise ıslah edilmiştir.

Bu çerçevede İslâm toplumunda varlığını sürdüren “Âkile”, “Kâsâme” ve “Mudârabe” gibi kurumlar, örfün tamamen reddedilmediğini; aksine şer‘î ilke süzgecinden geçirilerek hukuk sistemine entegre edildiğini göstermektedir. Bu kurumlar, İslâm hukukunun yalnızca yeni hükümler vazeden bir yapı olmadığını; aynı zamanda mevcut toplumsal düzeni dönüştürerek devam ettiren bir hukuk anlayışına sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

Sahabe pratiğinde dikkat çeken temel ilke, fayda üreten ve adaletle çelişmeyen yerel uygulamaların reddedilmemesidir. Bu yaklaşım, farklı kültürlere ait bazı hukukî teamüllerin de İslâm hukuk sistemine dâhil edilmesini mümkün kılmıştır. Böylece İslâm hukukunun kurucu aklı, toplumu dışlayan bir normlar sistemi kurmak yerine, toplumu merkeze alan dönüştürücü bir hukuk paradigması geliştirmiştir.

Evrensel ilkeler ile yerel gerçeklik arasında kurulan bu hassas denge, İslâm hukukunun tarih boyunca farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerde ve farklı sosyal yapılarda uygulanabilmesinin temel sebebidir. Bu denge sayesinde hukuk, hem ilkesel bütünlüğünü korumuş hem de toplumsal karşılık üretme kabiliyetini yitirmemiştir.

  1. Örf Değişirse Hüküm Değişir: İslâm Hukukunun Çağ İle Kurduğu Ahenk

İslâm hukukunun değişen şartlara uyum kabiliyetini en veciz şekilde ifade eden temel ilke, Mecelle’de yer alan şu küllî kaidedir: “لا يُنكر تغيّر الأحكام بتغيّر الأزمان” yani, “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişeceği inkâr edilemez.” (Md. 39) Bu kaide, İslâm hukukunun tarih ve toplum karşısında donmuş bir normlar bütünü değil; aksine değişen hayatı kuşatan dinamik bir hukuk sistemi olduğunu ortaya koymaktadır. Zira hukuk, özü itibarıyla hayatı düzenleme fonksiyonuna sahip bir yapıdır. Hayatın şartları değiştiğinde, hükmün dayandığı illet, sebep ve uygulama zemini de değişime açık hâle gelir. Bu değişim ise keyfî değil; bilakis adaletin yeni toplumsal şartlar içerisinde yeniden tahakkuk ettirilmesi anlamına gelir.

Nitekim bu küllî kaide, İmam Ebû Yûsuf’a nispet edilen şu ilkeyle birlikte okunduğunda daha derin bir teorik çerçeveye ulaşır: “Bir nass örf üzerine bina edilmişse, örf değişince hüküm de değişir.” Bu yaklaşım, değişimin yalnızca zamana bağlı olmadığını; zamanla birlikte ekonomik ilişkilerin, ticaret biçimlerinin, üretim modellerinin, toplumsal ihtiyaçların ve en nihayetinde örfün kendisinin de dönüşüm geçirdiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle hukukî yorumların ve içtihadî değerlendirmelerin, değişen toplumsal gerçeklik karşısında yeniden ele alınması zorunluluk arz etmektedir.

Bu bağlamda örf, değişimin en somut göstergesi ve en güvenilir aynasıdır. Örf değiştiğinde yalnızca toplumsal uygulamalar değil; aynı zamanda adaletin topluma yansıma biçimi, hükümlerin görünürlük düzeyi ve hukukun işleyiş tarzı da dönüşmektedir. Bu sebeple örf, İslâm hukukunun atardamarı, şer‘î hükümlerin ise toplum hayatında görünürlük kazanan canlı yüzü mesabesindedir. Hukukun canlı kalması, büyük ölçüde bu damar yapısının sürekliliğine bağlıdır.

  1. Örf Ve Adalet: İslâm Hukukunun Kızıl Elması

Örf ve âdet, İslâm hukukunun tarih boyunca canlı, uygulanabilir ve toplumsal karşılık üretebilir kalmasını sağlayan kolektif akıl mekanizmasıdır. Nasslar temel ilkeleri vazeder; ancak hayat ayrıntılarda akar. O ayrıntıları düzenleyen, hukuku toplumun gündelik gerçekliğiyle buluşturan ve adaleti hayata taşıyan unsur örftür. Bu sebeple hukukun gerçek kudreti, yalnızca metinlerde değil; toplumun içerisinde sınanmış ve kabul görmüş meşruiyetinde saklıdır.

Nitekim Mecelle’nin ilk küllî kaidelerinden biri olan “العادة محكمة” yani “Âdet muhakkemdir” prensibi, örfün hukuk düzenindeki kurucu rolünü veciz bir şekilde ortaya koymaktadır. Yine “استعمال الناس حجة يجب العمل بها” yani “İnsanların yerleşik uygulamaları hüccettir ve onunla amel edilmesi gerekir” kaidesi, toplumun ortak kabulünün hukukî değer taşıdığını göstermektedir. Bu anlayış, hukuku yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen normatif bir yapı olmaktan çıkararak, aynı zamanda toplumun tecrübesinden beslenen yaşayan bir organizmaya dönüştürmektedir.

İslâm hukukunda adalet, soyut bir ideal veya teorik bir söylem değildir. Aksine adalet, hayatın içerisinde gerçekleşen ve toplumsal ilişkilerde somut karşılık bulan bir değerdir. Bu nedenle fakihler, nassların maksatlarını hayata aktarırken toplumun yerleşik uygulamalarını, ihtiyaçlarını ve örflerini dikkate almışlardır. Çünkü adaletin gerçekleşmediği yerde hükmün şeklen uygulanması yeterli görülmemiş; hukukun gayesi olan maslahatın tahakkuku esas alınmıştır.

Örf, aynı zamanda maslahatın toplumsal hafızadaki tezahürüdür. Toplumların uzun tarihî tecrübeler sonucunda benimsedikleri uygulamalar çoğu zaman kamu yararını, sosyal dengeyi ve hukukî istikrarı bünyesinde taşır. Bu sebeple sahih örf, yalnızca geçmişten devralınan kültürel bir miras değil; adaletin güncel hayattaki en canlı görünümüdür. Hukukun toplumsal meşruiyeti ile örf arasındaki güçlü ilişki de buradan kaynaklanmaktadır.

Esasen İslâm hukukunun tarihî başarısı, nass ile örf, sabiteler ile değişkenler, evrensel ilkeler ile yerel gerçeklik arasında kurduğu dengede yatmaktadır. Eğer hukuk yalnızca metinlere hapsedilseydi, değişen hayat karşısında katılaşır; yalnızca örfe bırakılmış olsaydı, bu kez evrensel ilkelerini kaybederdi. İslâm hukukunun asırlar boyunca farklı coğrafyalarda yaşayabilmesini sağlayan husus, işte bu iki alan arasında kurduğu hassas dengedir.

Müslümanların adalet yürüyüşünde örf, adeta bir Kızıl Elma ideali gibi yol gösterici bir ufuk olmuştur. Nasslar değişmez ilkeleri belirlerken, örf bu ilkelerin farklı zaman ve mekânlarda nasıl uygulanacağını göstermiştir. Böylece İslâm hukuku, evrensel değerlerinden taviz vermeden farklı kültürlerde, farklı toplumlarda ve farklı çağlarda uygulanabilme kabiliyetini muhafaza etmiştir.

Bu sebeple örf, yalnızca bir hukuk kaynağı değil; aynı zamanda adaletin toplumsal dolaşım sistemi, hukukun yaşayan dili, maslahatın hayattaki tezahürü, şer‘î hükümlerin hayata açılan kapısı ve İslâm hukukunun görünmez anayasasıdır. Adaletin nabzı örfte atar; çünkü örf, toplumun vicdanında kök salmış meşruiyetin adıdır. İslâm hukukunu hem evrensel hem de uygulanabilir kılan en dinamik unsur da işte bu örf–adalet birlikteliğidir. Hukukun toplumla barıştığı, adaletin hayata nüfuz ettiği ve maslahatın kurumsallaştığı yer, tam da örfün hayat verdiği bu hukuk alanıdır.

Bu sebeple örf, yalnızca bir hukuk kaynağı değil; aynı zamanda adaletin toplumsal dolaşım sistemi, hukukun yaşayan dili, şer‘î hükümlerin hayata açılan kapısı ve İslâm hukukunun görünmez anayasasıdır. Adaletin nabzı örfte atar; çünkü örf, toplumun vicdanında kök salmış meşruiyetin adıdır. İslâm hukukunu hem evrensel hem de uygulanabilir kılan en dinamik unsur da işte bu örf–adalet birlikteliğidir.

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir