
SÜRESİZ NAFAKA MI, ADİL NAFAKA MI?
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Nafaka, İslam hukukunda boşanma veya ölüm sonrasında taraflar arasında süresiz bir ekonomik bağımlılık tesis etmek için değil; geçiş sürecinde ortaya çıkabilecek mağduriyeti gidermek üzere öngörülmüş geçici ve ölçülü bir yükümlülük olarak düzenlenmiştir. Kur’an-ı Kerîm’de nafaka, zamandan bağımsız ve mutlak bir borç şeklinde değil; belirli hukukî durumlara ve sınırlı sürelerle bağlantılı bir sorumluluk olarak ele alınır. Bu yönüyle nafaka, adalet (ʿadl) ve ölçü (mîzan) ilkelerinin doğrudan uygulama alanlarından biridir. Modern hukuk sistemlerinde ortaya çıkan “süresiz nafaka” anlayışı ise bu Kur’ânî çerçeveden koparak nafakayı geçici bir koruma tedbiri olmaktan çıkarıp bir taraf için kalıcı kazanç, diğer taraf için ise süresiz mükellefiyet doğuran bir yapıya dönüştürmektedir. Bu sebeple tartışma, nafakanın meşruiyetinden ziyade süresinin ve sınırlarının nasslarla belirlenip belirlenmediği meselesine odaklanmalıdır.
Kur’an-ı Kerîm’de nafaka yükümlülüğü, doğrudan iddet süreleri ile irtibatlandırılmıştır. Boşanan ve hayız gören kadın için iddet süresi, “وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنْفُسِهِنَّ ثَلَاثَةَ قُرُوءٍ” — “Boşanmış kadınlar, kendiliklerinden üç hayız süresi beklerler” hükmüyle belirlenmiştir (el-Bakara 2/228). Hayız görmeyen veya menopoza girmiş kadınların iddeti, “وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ… فَعِدَّتُهُنَّ ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ” ayetiyle üç ay olarak tayin edilmiştir (et-Talâk 65/4). Hamile kadınların iddeti doğumla sona ermekte olup, “وَأُولَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ” ifadesi bu hususu açıkça ortaya koymaktadır (et-Talâk 65/4). Kocası vefat eden kadınlar için iddet süresi ise “أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَعَشْرًا” — “Dört ay on gün” olarak belirlenmiştir (el-Bakara 2/234). Bu ayetlerin tamamı birlikte değerlendirildiğinde, nafaka hakkının iddet süresiyle sınırlı olduğu ve bu sürenin sona ermesiyle birlikte aslî olarak ortadan kalktığı anlaşılmaktadır.
Kur’an, nafakanın yalnızca süresini değil, ölçüsünü ve sınırını da belirlemiştir: “لِيُنفِقْ ذُو سَعَةٍ مِّن سَعَتِهِ… لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا إِلَّا مَا آتَاهَا” — “Geniş imkâna sahip olan imkânına göre nafaka versin; rızkı daraltılmış olan da Allah’ın kendisine verdiği kadar versin. Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklemez” (et-Talâk 65/7). Bu ayet, nafakanın süresiz ve mutlak bir borç değil; imkânla kayıtlı ve geçici bir sorumluluk olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Aynı şekilde “فَإِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ أَوْ تَسْرِيحٌ بِإِحْسَانٍ” — “Ya iyilikle tutmak ya da ihsanla salıvermek” buyruğu, ayrılığın dahi cezalandırma değil; ölçü ve vicdan temelinde gerçekleşmesini emrederek nafakanın baskı aracına dönüşmesini reddetmektedir (el-Bakara 2/229).
Bu nass temelli çerçeve, klasik fıkıh mezheplerinin yaklaşımıyla da örtüşmektedir. Hanbelî mezhebine göre boşanmış kadının nafakası iddet süresiyle sınırlıdır; iddet sona erdiğinde nafaka düşer; yalnızca hamilelik hâli istisna teşkil eder (İbn Kudâme, el-Muğnî, c. 8, s. 185–190). Mâlikî mezhebinde nafaka aslen iddetle sınırlı kabul edilmekle birlikte, zaruret ve geçici ihtiyaç hâllerinde sınırlı destekten söz edilmiştir (ed-Desûkî, Hâşiyetü’d-Desûkî ʿale’ş-Şerhi’l-Kebîr, c. 2, s. 519–522). Şâfiî mezhebinde ise nafakanın iddet sonrası aslî bir hak olmadığı açıkça ifade edilmiş; istisnalar zaruret çerçevesiyle kayıtlanmıştır (en-Nevevî, el-Mecmûʿ, c. 18, s. 273–276). Bu veriler birlikte değerlendirildiğinde, iddet süresini aşan ve süresiz şekilde devam eden bir nafaka yükümlülüğünün ne Kur’an’da ne de yerleşik fıkhî literatürde açık bir dayanağının bulunduğu söylenebilir. İslam hukukunun öngördüğü adil nafaka, süresiz olan değil; iddetle sınırlı, imkânla kayıtlı ve insan onurunu koruyan nafakadır.
Nafaka meselesi, Kur’an’ın adalet (ʿadl) ve ihsan ilkelerinin en yoğun biçimde sınandığı alanlardan biridir. Zira nafaka, yalnızca ekonomik bir yükümlülük değil; taraflar arasında kurulan hukukî ilişkinin ahlâkî sınırlarını da belirleyen normatif bir kurumdur. Kur’an-ı Kerîm, nafakayı süresiz bir borç ilişkisi olarak değil, belirli şartlara ve ölçülere bağlı geçici bir sorumluluk olarak tanımlar: “Geniş imkâna sahip olan imkânına göre nafaka versin; rızkı daraltılmış olan da Allah’ın kendisine verdiği kadar versin. Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklemez” (et-Talâk, 65/7). Bu ayet, nafakanın hem süre hem de imkân bakımından sınırlandırılmış bir yükümlülük olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.
- Nafaka: Koruyucu Tedbir mi, Yapısal İstismar mı?
Günümüzde Türkiye’de nafaka tartışması, hukukun koruma amacı ile hakkaniyet ilkesi arasındaki dengenin ciddi biçimde zedelendiği bir noktaya evrilmiştir. Evlenmiş, düzenli gelir elde eden veya fiilen başka bir hayat kurmuş kişilere dahi yıllarca, hatta ömür boyu nafaka yükümlülüğü getirilmesi, nafakayı geçici bir sosyal koruma mekanizması olmaktan çıkararak kalıcı bir kazanç aracına dönüştürmektedir. Bu durum, ne Kur’an’ın adalet anlayışıyla ne de İslam hukukunun temel fıkhî ilkeleriyle bağdaşmaktadır. Nitekim birçok modern hukuk sisteminde dahi nafaka süreyle sınırlandırılmışken, Türkiye’de süresiz nafakanın kural hâline gelmesi, adaletin değil; ölçüsüzlüğün kurumsallaşması anlamına gelmektedir.
- Kur’an’ın Getirdiği Ölçü: Süre, Denge ve İhsan
İslam hukukunda nafaka, boşanma sonrası taraflar arasında maddi bağımlılığı sürdürmek için değil; geçiş döneminde ortaya çıkabilecek mağduriyeti gidermek için öngörülmüştür. Kur’an-ı Kerîm, nafakayı açıkça iddet süresi ile irtibatlandırmış; bu süre boyunca tarafların karşılıklı sorumluluklarının devam edeceğini, iddetin sona ermesiyle birlikte ise bu bağın hukuken çözüleceğini ortaya koymuştur (el-Bakara, 2/228; et-Talâk, 65/4). Boşanma sürecinin dahi merhamet, ölçü ve ahlâk çerçevesinde yürütülmesi emredilmiş; “Onlarla ya iyilikle geçinin ya da ihsanla ayrılın” buyruğuyla (el-Bakara, 2/229) ayrılığın bile cezalandırma değil, hakkaniyet zemininde gerçekleşmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu çerçevede nafaka, ne intikam aracı ne de sürekli bir gelir kapısıdır.
- İslam Hukukunun Yaklaşımı: Süresizlik Değil, Sınırlılık
Uluslararası İslâm Fıkıh Akademisi, 2000 Riyad ve 2006 Cidde oturumlarında aldığı kararlarda, nafakanın süresiz devam etmesinin şer‘î bir dayanağının bulunmadığını açıkça ifade etmiş; iddet süresi dışında nafakanın ancak zaruret veya geçici sosyal ihtiyaç hâllerinde, sınırlı ve istisnaî olarak söz konusu olabileceğini belirtmiştir. Avrupa Fetva ve Araştırma Konseyi de benzer şekilde, ömür boyu nafakanın bir taraf için emeksiz ve sürekli kazanç doğurduğunu, bunun ise İslam’ın adalet ilkesine aykırı olduğunu vurgulamıştır.
Klasik fıkıh mezheplerinin yaklaşımı da bu çizgiyle örtüşmektedir. Hanefîler nafakayı iddet süresiyle sınırlandırmış; Şâfiîler zaruret hâllerinde sınırlı destek fikrini kabul etmiş; Mâlikîler uzun evliliklerde emeğe dayalı ve süreli yardım anlayışını geliştirmiş; Hanbelîler ise nafakanın iddet süresiyle ve hamilelik hâlinde doğuma kadar devam edeceğini açıkça belirtmiştir. Mezhepler arasındaki farklılıklar detaylarda ortaya çıksa da ortak ilke açıktır: nafaka süresiz değildir.
- Türkiye İçin Normatif Bir Çerçeve: Mîzan ve Sosyal Denge
Bugün Türkiye’deki nafaka uygulaması, bazı durumlarda üretimi değil bağımlılığı, sorumluluğu değil pasifliği teşvik eden bir yapıya bürünmüştür. Nafakanın geçici bir sosyal destek olmaktan çıkıp kalıcı bir yaptırım aracına dönüşmesi, hem bireysel adaleti hem de toplumsal dengeyi zedelemektedir. Oysa İslam hukukunun ruhu, ne kadını mağdur eder ne de erkeği sürekli cezalandırır. Kur’an’ın “mîzan” ilkesi, her çağda geçerliliğini koruyan evrensel bir denge çağrısıdır.
Bu bağlamda, nafakanın 1 ila 3 yıl arasında, somut şartlara göre belirlenmesi; hem kadının yeni bir hayat kurmasını destekleyen hem de erkeği ömür boyu borçluluk psikolojisinden kurtaran dengeli bir model sunmaktadır. Böyle bir yaklaşım, Kur’an’ın ihsan ve ölçü vurgusuyla, Hz. Peygamber’in “Zulmetmeyin ki size de zulmedilmesin” uyarısıyla tam bir uyum içindedir.
Sonuç: Adaletin Ölçüsü Süreklilik Değil, Dengedir
İslam’ın hedefi, bir tarafın sürekli kazandığı, diğerinin sürekli ödediği bir düzen değildir. Gerçek adalet, hakların süreyle, sorumlulukların ölçüyle belirlendiği dengeli bir sistemde tecelli eder. Süresiz nafaka, İslam hukukunun değil; ölçüyü kaybetmiş modern hukuk anlayışının ürünüdür. Adaletin kaynağı kanun metinlerinde değil; vicdanla birleşmiş Kur’an ölçüsündedir. Çünkü adalet, ne süresizlikte ne de keyfîliktedir; o, Kur’an’ın kurduğu mîzandadır.
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
