
MÜSLÜMANLARIN KURTULUŞ ANAYASASI
ÖTEKİLEŞTİRME HASTALIĞINDAN USÛLE DÖNÜŞ
Ötekileştirmek, insanı kendisi olmaktan çıkarıp “öteki”ye dönüştürmek; farklılığı tehdit, farklı düşüneni düşman, farklı yorumu sapma olarak görmektir. Oysa İslâm’ın iman, adalet ve insan onuru anlayışı, insanı ve farklılıkları dışlamayı değil; vahyin ortak hakikatini ve insanlığın ortak hukukunu tanımayı gerektirir. İslâm dünyasının bugün yaşadığı zihnî ve hukukî kriz, yalnızca dışarıdan gelen baskılarla açıklanamaz. Krizin önemli bir boyutu, kendi düşünce dünyamızda nass ile yorumu, vahiy ile insanın anlama çabasını, din ile dinî geleneği, kat‘î ile zannîyi, hüküm ile hükmün illetini ve amacı ile aracı birbirinden yeterince ayıramamamızdır. Bu ayrımlar kaybolduğunda insanın sözü dinin sözüne, tarihsel tecrübe değişmez hakikate, mezhep ise dinin kendisine dönüşebilmekte; yorum farklılığı ötekileştirmeye, içtihat farklılığı ise din dışılaştırmaya kadar varabilmektedir.
Oysa Kur’ân’ın rehberliği ile insanın onu anlama faaliyeti aynı şey değildir. Nass ile nassın yorumu, vahiy ile insan ürünü hüküm, kat‘î ile zannî ve din ile tarihsel hukukî biçim birbirinden ayrılmadıkça, kendi yorumumuzu mutlaklaştırıp farklı düşüneni hakikatin karşısında konumlandırma tehlikesi devam eder. İman da yalnızca “inandım” demekle tamamlanan bir iddia değil; vahyin ortaya koyduğu adalet, hak, sorumluluk, merhamet ve insan onuru ilkelerini hayata taşıma sorumluluğudur. Peygamberlere ve kitaplara iman, vahyin ortak kaynağını ve insanlığın ortak sorumluluğunu tanımayı gerektirir. Bu nedenle ötekileştirmemek yalnızca ahlâkî bir nezaket değil, Müslümanların iman ve hukuk düzeninin temel ilkelerinden biridir. Farklılıkları yok etmek değil, onları usûl ve hukuk içinde yaşatmak; kat‘î alanda birlik, zannî alanda ise meşru içtihat ve çoğulculuk imkânını korumak gerekir.
Bu nedenle ihtiyacımız olan şey yeni bir din icat etmek değil, usûle dönmektir. Usûle dönüş geçmişi reddetmek değil; büyük fakihleri büyük kılan düşünme yöntemini yeniden keşfetmektir. Onları yaşatmanın yolu, verdikleri bütün hükümleri tarih ve şartlarından kopararak değişmez sonuçlar hâline getirmek değil; onların yaptığı gibi delili, usûlü, maksadı, aklı, örfü ve hayatın gerçekliğini birlikte dikkate alarak yeniden düşünmektir. Çünkü değişen hayat karşısında değişmeyen, her zaman hükmün tarihsel biçimi değil; onun dayandığı üst norm, ilke ve maksattır. Nas kaynaktır; usûl ölçüdür; içtihat doğruyu aramadır; şûrâ ortak aklın yöntemidir; icmâ ortak kararın hukukî biçimidir; adalet ise bütün bu çabanın gayesidir. Müslümanların kurtuluşu, geçmişin bütün biçimlerini dondurmakta değil; vahyin gösterdiği yönü, usûlün sağladığı ölçüyü ve aklın yürüttüğü içtihadı yeniden buluşturan adil bir hukuk ve toplum düzeni kurmaktadır.
- FITRATIN ANAYASASI — İNSANI KALIBA DEĞİL, ŞÂKİLESİNE GÖRE ANLAMAK
Her insanın istidat ve kabiliyeti farklıdır; damak zevkleri, mizacı, kavrayışı ve akıl çapı da birbirinden farklıdır. Bir ormana baktığımızda yalnızca gülü değil, dikeni de görürüz; ağacı, çiçeği, otu ve birbirinden farklı bütün canlılarıyla tabiatın kendi düzeni içinde var olduğunu kabul ederiz. Doğal hayat farklılıkları yok ederek değil, farklılıkları kendi bütünlüğü içinde yaşatarak varlığını sürdürür. İnsan fıtratı da böyledir. Kur’ân’ın “قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَىٰ شَاكِلَتِهِ” (el-İsrâ 17/84) ifadesindeki şâkile, insanın tabiatını, fıtratını, cibilliyetini, mizacını, istidadını ve kabiliyetini içine alan geniş bir anlam alanına işaret eder. Aynı yağmur farklı topraklara yağar; fakat her toprak aynı ürünü vermez. İnsan da kendi fıtratının, istidadının ve kabiliyetinin imkânları içinde farklılaşır. Bu farklılık, düzeltilmesi gereken bir kusur değil; yaratılışın tabiî çeşitliliğidir.
Bu sebeple insan doğası yargılanamaz; insanın fıtratı tek bir kalıba mahkûm edilemez. Bir insanın mizacını, yeteneğini, kavrayış biçimini veya tabiatını başka bir insanın ölçüsü hâline getirmek, farklılığı hukukî ve ahlâkî bir kusura dönüştürmektir. Hukukun görevi insanı tek tipleştirmek değil, farklı fıtratların hak, adalet ve insan onuru içinde yaşayabileceği ortak zemini kurmaktır. Fıtratın anayasal ilkesi tam da budur: Farklılık düşmanlık sebebi yapılamaz; insan doğası tahakkümün değil, hakkın ve adaletin konusu olabilir. Dinin evrenselliği de insanları aynılaştırmakta değil, farklı yaratılmış insanların ortak bir hak ve adalet düzeni içinde birlikte yaşayabilmesini sağlamaktadır.
- GENEL VE ÖZEL NORM — KUR’ÂN’I HUKUKUN ÜST NORMU OLARAK OKUMAK
Genel ve özel norm açısından nasları değerlendirdiğimizde, Kur’ân’ın teşrîî yapısında evrensel ve anayasal mahiyetli üst normların belirleyici bir yer tuttuğu görülür. Adaletle hükmetmek, emaneti ehline vermek, şûrâya başvurmak, hiç kimsenin başkasının günahını yüklenmemesi gibi ilkeler, belirli bir zaman ve toplumla sınırlı olmayan hukukî değerlerdir. Bunlar hukukun yönünü, maksadını ve meşruiyet ölçüsünü belirleyen üst ilkelerdir. Zaman ve mekân değiştikçe bu ilkeler eksilmez; değişen, bu ilkelerin hayata geçirilme biçimleri ve hukukî araçlarıdır. Sünnette de Kur’ân’ın bu genel normlarını açıklayan, pekiştiren ve somutlaştıran hükümler bulunmaktadır. Böylece vahyin üst normları, insanlığın değişen hayat şartları karşısında hukuk düzenine yön veren temel çerçeveyi oluşturur.
Buna karşılık, belirli bir olay, toplum ve şart içerisinde ortaya konulan hukukî düzenlemeler özel norm niteliğindedir. Bunlar üst ilkelerin belirli tarihsel şartlarda hayata geçirilmiş somut biçimleridir. Miras, ceza, aile ve muamelât alanındaki ayrıntılı düzenlemeler bu açıdan yalnızca lafızlarıyla değil, illetleri, maksatları, örfleri ve toplumsal şartlarıyla birlikte değerlendirilmelidir. Özel normun amacı ve hukukî ruhu korunurken, onu gerçekleştiren araç ve biçim, şartların değişmesine bağlı olarak yeniden düzenlenebilir. Nitekim sünnetin önemli bir bölümü de Kur’ân’ın genel ilkelerinin Hz. Peygamber’in yaşadığı toplumun somut şartlarında uygulanmasını gösteren açıklayıcı ve düzenleyici bir karakter taşır. Burada yapılması gereken, tarihsel uygulamayı değişmez ilkeyle özdeşleştirmek değil, uygulamanın arkasındaki değişmez maksadı ve değişebilir hukukî aracı birbirinden ayırmaktır.
Bu ayrımın özü şudur: Üst norm maksadı ve yönü belirler; özel norm, o maksadı belirli şartlarda gerçekleştiren hukukî biçimi kurar. Dolayısıyla değişim, nasları terk etmek değil; hangi hükmün evrensel ilke, hangisinin belirli şartların hukukî düzenlemesi olduğunu doğru tespit etmektir. Adalet değişmez; adaleti gerçekleştiren hukukî araç değişebilir. Şûrâ ilkesi değişmez; şûrânın kurumsal biçimi değişebilir. Emanet ve ehliyet ilkesi değişmez; bunları hayata geçiren hukukî usuller değişebilir. Asıl mesele hükmü tarihe hapsetmek değil, değişmez olan ile değişebilir olanı birbirinden ayırarak nassın maksadını her çağda yaşatabilmektir.
Sünnet ise bu üst normu açıklayan, somutlaştıran ve hayatın belirli alanlarında uygulamaya taşıyan bağlayıcı şer‘î düzenlemeler bütünü olarak değerlendirilmelidir. Ancak sünnetten nakledilen her rivayet ile o rivayetten çıkarılan her fıkhî sonuç aynı bilgi değerinde değildir. Aynı şekilde icmâ, kıyas ve içtihat da sırf klasik delil sisteminde yer aldıkları için Kur’ân’ın kat‘î nassı ile aynı epistemik seviyeye yükseltilemez. Kaynak ile yorum, kat‘î ile zannî, vahiy ile insan ürünü hüküm arasındaki sınır korunmadığında, yorum nassın yerine; tarihsel uygulama dinin kendisine; zannî hüküm ise kat‘î hakikate dönüşebilir. Bazı nasların örf, şart veya değişebilen illetlere bağlı hukukî düzenlemeler getirmesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Örf veya illet değiştiğinde hükmün hukukî uygulamasının yeniden değerlendirilmesi, içtihadın alanıdır. Hukukun yenilenmesi, üst normu değiştirmek değil; değişmeyen ilkeleri değişen hayat içinde yeniden yürürlüğe koymaktır.
Buradan hareketle nas ile tarihsel hukukî uygulamayı birbirine özdeşleştirmemek gerekir. Nassın ortaya koyduğu genel ilke ile o ilkenin belirli bir toplumda aldığı hukukî biçim aynı şey değildir. Bir dönemin örfü, ekonomik yapısı, aile düzeni, üretim ilişkileri ve toplumsal ihtiyaçları içinde şekillenen hukukî düzenleme, üst ilkenin o şartlardaki tezahürüdür. Şartlar değiştiğinde, aynı maksadı gerçekleştirecek yeni hukukî araçların aranması nassın karşısına çıkmak değil, nassın maksadını hukuk yoluyla yaşatmak anlamına gelir. Bu sebeple içtihat, nasla çatışan bir alternatif değil; değişen hayat ile değişmeyen hukukî değerler arasındaki bağı kuran aklî ve usûlî faaliyettir.
Öyleyse günümüzün temel sorusu, “Geçmişte hangi hüküm uygulanmıştı?” sorusuyla sınırlı kalmamalıdır. Asıl soru, “O hüküm hangi ilkeyi gerçekleştirmek, hangi zararı önlemek, hangi hakkı korumak ve hangi maksada ulaşmak için konulmuştu?” sorusudur. Çünkü lafız hükmün kapısını açar; illet hükmün bağlamını gösterir; maksat ise hükmün hukukî yönünü belirler. Usûlün görevi, değişmez olanı değişebilir olandan; amaç ile aracı, ilke ile uygulamayı, vahyin evrensel mesajı ile onun tarihsel tezahürünü birbirinden ayırabilmektir. Böyle bir okuma, ne nassı tarihin dışında bırakır ne de tarihi nassın içine hapsetmektedir; aksine vahyin evrenselliğini, insan aklının ve hukukî içtihadın değişen hayat şartlarıyla buluşturur.
III. USÛLÜN ANAYASASI — NAS İLE YORUMUN ARASINA SINIR KOYMAK
İslâm hukukunda mesele yalnızca ne söylendiğini bilmek değil, söylenenin bilgi değerini ve hukukî sınırını bilmektir. Nas ile nas hakkında yapılan yorum aynı şey değildir. Kur’ân’ın kat‘î nassı ile insanın o nassı anlama çabası, sünnet ile sünnetten çıkarılan fıkhî hüküm, vahiy ile tarihsel yorum aynı kesinlik derecesinde değildir. Nas kaynaktır; içtihat doğruyu aramadır. Kat‘î olan hükmün temelini oluşturur; zannî olan ise insan aklının usûl içinde çalıştığı alandır. Bu sınır ortadan kalktığında yorum nassın yerine, mezhep dinin yerine, tarihsel uygulama değişmez hükmün yerine geçer. Böylece insanın sözü ilâhî kesinlik kazanır; hukuk ise yenilenme kabiliyetini kaybeder.
Bu nedenle usûl esastan mukaddemdir. Çünkü bir hükmün ne olduğundan önce, o hükme hangi yöntemle ulaşıldığı bilinmelidir. Âmm-hâs, mutlak-mukayyed, emir-nehiy, lafız-mâna, illet-maksat, örf ve maslahat gibi usûl araçları nassı etkisizleştiren değil, nassın hukukî anlamını doğru kuran ölçülerdir. Lafız ile mâna birbirinin rakibi değildir: lafız taşıyıcı, mâna taşınandır; hukuk ise taşıyıcının arkasındaki maksadı hayata geçirme sanatıdır. Bir metni yalnızca lafzına hapsederek tarihsel şartından, illetinden ve maksadından koparmak, nassı korumak değil; onun hukuk üretme imkânını daraltmaktır.
İşte İslâm hukukunun yenilenme kapısı tam burada açılır: Kat‘îde birlik, zannîde çoğulculuk. İçtihat nassı değiştirmez; nassın rehberliğinde hayatın değişen şartlarına hukukî cevap arar. Zannî alandaki farklı görüşler bir zaaf değil, insan yorumunun tabiatıdır. Muâz b. Cebel rivayetinde görülen Kitap, Sünnet ve ardından re’y/ictihad çizgisi de bu ilişkinin klasik bir örneği olarak okunabilir: Vahiy yönü gösterir, akıl yolu açar. Böylece usûl, ne nassı akla feda eder ne de aklı nassın karşısına koyar; ikisini kendi hukukî sınırları içinde buluşturur. Çünkü insanın görevi vahiy adına konuşmak değil, vahyin ışığında doğruyu aramaktır. Nas Kaynaktır. Usûl Ölçüdür. İçtihat Arayıştır. Kat‘Îde Birlik, Zannîde Çoğulculuktur.
III. USÛLÜN ANAYASASI — NAS İLE YORUMUN ARASINA SINIR KOYMAK
İslâm hukukunda mesele yalnızca ne söylendiğini bilmek değil, söylenenin bilgi değerini ve hukukî sınırını bilmektir. Nas ile nas hakkında yapılan yorum aynı şey değildir. Kur’ân’ın kat‘î nassı ile insanın o nassı anlama çabası, sünnet ile sünnetten çıkarılan fıkhî hüküm, vahiy ile tarihsel yorum aynı kesinlik derecesinde değildir. Nas kaynaktır; içtihat doğruyu aramadır. Kat‘î olan hükmün temelini oluşturur; zannî olan ise insan aklının usûl içinde çalıştığı alandır. Bu sınır ortadan kalktığında yorum nassın yerine, mezhep dinin yerine, tarihsel uygulama değişmez hükmün yerine geçer. Böylece insanın sözü ilâhî kesinlik kazanır; hukuk ise yenilenme kabiliyetini kaybeder.
Bu nedenle usûl esastan mukaddemdir. Çünkü bir hükmün ne olduğundan önce, o hükme hangi yöntemle ulaşıldığı bilinmelidir. Âmm-hâs, mutlak-mukayyed, emir-nehiy, lafız-mâna, illet-maksat, örf ve maslahat gibi usûl araçları nassı etkisizleştiren değil, nassın hukukî anlamını doğru kuran ölçülerdir. Lafız ile mâna birbirinin rakibi değildir: lafız taşıyıcı, mâna taşınandır; hukuk ise taşıyıcının arkasındaki maksadı hayata geçirme sanatıdır. Bir metni yalnızca lafzına hapsederek tarihsel şartından, illetinden ve maksadından koparmak, nassı korumak değil; onun hukuk üretme imkânını daraltmaktır.
İşte İslâm hukukunun yenilenme kapısı tam burada açılır: Kat‘îde birlik, zannîde çoğulculuk. İçtihat nassı değiştirmez; nassın rehberliğinde hayatın değişen şartlarına hukukî cevap arar. Zannî alandaki farklı görüşler bir zaaf değil, insan yorumunun tabiatıdır. Muâz b. Cebel rivayetinde görülen Kitap, Sünnet ve ardından re’y/ictihad çizgisi de bu ilişkinin klasik bir örneği olarak okunabilir: Vahiy yönü gösterir, akıl yolu açar. Böylece usûl, ne nassı akla feda eder ne de aklı nassın karşısına koyar; ikisini kendi hukukî sınırları içinde buluşturur. Çünkü insanın görevi vahiy adına konuşmak değil, vahyin ışığında doğruyu aramaktır. Nas Kaynaktır. Usûl Ölçüdür. İçtihat Arayıştır. Kat‘Îde Birlik, Zannîde Çoğulculuktur.
- MAKAS DEĞİŞİMİ — KÖK SABİT, HUKUK HAYATLA YENİLENİR
Din ile şeriatı, amaç ile aracı aynı düzlemde dondurmak; değişmeyen ile değişeni birbirine karıştırmaktır. Din, vahyin insanlığa taşıdığı değişmeyen hakikat ve değerler bütününü; şeriat ise bu hakikatlerin farklı zaman, zemin ve şartlarda hayata taşınan hukukî düzenlemelerini ifade eder. Yağmur her yere yağar; fakat her toprak aynı ürünü vermez. Vahyin adalet, hak, emanet ve insan onuru gibi üst ilkeleri evrensel bir yön tayin eder; bu ilkelerin hukukî araçları ise hayatın şartlarına göre çeşitlenebilir. Değişen din değil, dinin hayata uygulanma biçimidir. Bu yüzden deveyle yolculuk yapılmış olması yolculuğu deveye, altın ve gümüşle alışveriş yapılmış olması iktisadı altın ve gümüşe mahkûm etmez. Araç değişir; amaç yaşamaya devam eder.
Asıl mesele geçmişin hukukî biçimlerini aynen taşımak değil, o biçimlerin hangi hukukî maksadı gerçekleştirdiğini anlayarak aynı maksadı bugünün hayatında yeniden gerçekleştirmektir. Para değiştiğinde riba tartışmasını yalnızca eski para biçimlerine bağlamak; aile ve yargı düzeni değiştiğinde boşamanın tarihsel uygulama biçimini değişmez bir hukuk kuralı saymak, araç ile amacı birbirine karıştırma riskini doğurur. Sözlü boşamanın hukukî sonuçlarının kayıt ve yargısal güvenceyle yeniden düzenlenmesi veya ekonomik ilişkilerin yeni para ve ödeme araçları üzerinden değerlendirilmesi, tek başına dinin değişmesi değil, hukukî aracın değişen hayat karşısında yeniden kurulmasıdır. Nesih de bu çerçevede yalnızca bir hükmün diğerini kaldırması şeklinde değil, hükümlerin bağlamını, yürürlük şartlarını ve hukukî işlevini anlamaya yarayan usûlî bir mesele olarak ele alınabilir. Kök korunur, dal yenilenir; maksat korunur, araç değişebilir. Makas Değişimi Şudur: Dini Değiştirmek Değil, Değişen Hayatta Dinin Değişmeyen Maksadını Yeni Hukukî Araçlarla Gerçekleştirmektir. Deve Gider, Otomobil Gelir; Yolculuk Devam Eder.
- EHL-İ SÜNNET, MEZHEP, İCMÂ VE ŞÛRÂ — GELENEĞİ KORU, YORUMU KUTSALLAŞTIRMA
Ehl-i sünneti, yalnızca tarih boyunca oluşmuş mezhep kalıplarının toplamı olarak değil; nas ile aklı, nakil ile dirayeti, bireysel içtihat ile ortak aklı aynı usûl içinde buluşturan bir ilmî miras olarak okumak gerekir. Mezhep din değildir; dinin anlaşılması ve hükme dönüştürülmesi yolunda oluşmuş tarihsel bir hukuk tecrübesidir. İcmâ vahiy değildir; zannî alanda ortaklaşan görüşün hukukî biçimidir. Şûrâ ise bu ortaklaşmanın yöntemidir. Bu ayrım, geleneği değersizleştirmez; aksine onun gerçek yerini belirler. Bir görüşün bağlayıcı olması, onu ilâhî kılmaz; tarihsel olması da onu değersiz kılmaz. Özellikle zannî alanda ortaya çıkan bir icmâ veya çoğunluk görüşü hukuk düzeninde bağlayıcı hâle gelebilir; fakat hiçbir insanî yorum, Kur’ân’ın kat‘î nassı ile aynı epistemik düzeye taşınamaz.
Bugünün dünyasında içtihat, yalnızca tek bir fakihin kanaatine bırakılmayacak kadar çok boyutlu meselelerle karşı karşıyadır. Şûrâ, bireysel aklı ortak akılla buluşturur; kurumsal içtihat ise bu ortak aklı hukukî bir üretim mekanizmasına dönüştürür. Fakih, hukukçu, iktisatçı, hekim, sosyolog ve konunun diğer uzmanları kendi bilgi alanlarından katkı sunduğunda, zannî alandaki içtihat daha geniş bir gerçeklik zemini üzerinde yürür. Böylece mezhepler rakip hakikat merkezleri değil, İslâm hukukunun tarih boyunca biriktirdiği farklı yorum ve çözüm tecrübeleri olarak yeniden okunabilir. Ehl-i sünnetin geleceğe taşınması da geçmişin bütün sonuçlarını dondurmakla değil, geçmişte hüküm üreten usûlî aklı yeniden işletmekle mümkündür. Mezhep Din Değil, Dini Anlama Tecrübesidir. İcmâ Vahiy Değil, Ortak Kararın Hukukî Biçimidir. Şûrâ Ortak Aklın Yöntemidir. Geleneğe Vefa, Yorumu Kutsallaştırmak Değil; Onun Usûlünü Yaşatmaktır.
VII. KORKU TOPLUMUNDAN GÜVEN TOPLUMUNA — ADALETİ HUKUKUN MERKEZİNE KOYMAK
Din, insanı korkutarak itaate zorlayan bir tahakküm aracına dönüştürüldüğünde, vahyin adalet ve rahmet ufku daralır. İslâm hukukunun amacı yalnızca hüküm koymak değil; hakkı korumak, emaneti ehline vermek, zulmü önlemek ve insan onurunu güvence altına almaktır. Usûlün kaybolduğu yerde zannî yorumlar kat‘î hüküm gibi sunulur, tarihsel uygulamalar değişmez dinî emirler hâline gelir, mezhep görüşleri nassın önüne geçer. Böylece hukuk, insanı koruyan bir düzen olmaktan çıkar; insanın üzerinde baskı kuran bir araca dönüşebilir. Oysa hukukta asıl ölçü, gücün ne kadar kullanıldığı değil, hakkın ne kadar korunduğudur.
Bu sebeple İslâm hukukunun yenilenmesi yalnızca yeni hükümler üretme meselesi değildir; hukukun zihniyetini değiştirme meselesidir: tahakküm yerine hukuk, keyfîlik yerine usûl, tek kişinin hükmü yerine şûrâ, imtiyaz yerine liyakat, korku yerine güven, biçimsel itaati önceleyen anlayış yerine adalet ve merhamet. İnsan hakkı hukuk dilinde temel haktır; iman dilinde kul hakkıdır. Kul hakkının korunmadığı, güçlünün hukuk karşısında ayrıcalıklı olduğu, zayıfın hakkını arayamadığı bir düzende hukukî şekiller ne kadar çoğalırsa çoğalsın adaletin amacı gerçekleşmiş olmaz. Hukuk gücü meşrulaştırmak için değil, gücü hukukla sınırlamak ve hakkı korumak için vardır. Korku İle İtaat Eden Toplum Değil, Hukuka Güvenen Toplum. Tahakküm Değil Hukuk. İmtiyaz Değil Liyakat. Güç Değil Adalet. Çünkü Kul Hakkı, Hukukun İnsan Yüzüdür.
VIII. MÜSLÜMANLARIN KURTULUŞ REÇETESİ — KÖKÜ KORU, ANLAMI YAŞAT, HAYATI YENİLE
Müslümanların kurtuluş anayasası, geçmişin bütün hukukî biçimlerini donduran bir tarih anayasası değil; vahyin değişmeyen ilkelerini koruyarak değişen hayatın hukukunu üretebilen bir usûl anayasasıdır. Bunun omurgası açıktır: Kat‘î ile zannî birbirinden ayrılmalı; genel norm ile özel norm aynı düzlemde okunmamalı; nas ile yorum özdeşleştirilmemeli; sünnetin açıklayıcı ve somutlaştırıcı işlevi korunmalı; içtihat canlı tutulmalı; şûrâ ortak aklın yöntemi, icmâ ortak kararın hukukî biçimi olarak işletilmelidir. Örf, maslahat ve makâsıd hayatın gerçekliğiyle birlikte değerlendirilmelidir. Nas kaynaktır; usûl ölçüdür; içtihat arayıştır; akıl vahyin karşıtı değil, vahyin hayata taşınmasındaki insanî imkândır; adalet ise bütün bu hukukî yürüyüşün gayesidir.
Geçmiş bize yalnızca hükümlerin sonuçlarını değil, hüküm üretmenin usûlünü ve hukukî aklını bırakmıştır. Büyük fakihlere vefa, onların bütün sonuçlarını kendi çağımıza değişmez hükümler olarak taşımak değil; onların yaptığı gibi kendi çağımızın meselelerine delil, usûl, akıl ve maksatla cevap aramaktır. İnsan değişir, toplum değişir, ekonomi değişir, devlet ve teknoloji değişir; hukukî araçlar da bu değişim karşısında yenilenir. Fakat hak, adalet, emanet, insan onuru ve kul hakkı gibi üst değerler hukukî yönünü korur. Kurtuluş geçmişi terk etmekte de geçmişe mahkûm olmakta da değil; kökü koruyarak anlamı yeniden üretmekte, biçimi yenileyerek maksadı yaşatmakta ve vahyin ışığında geleceğin hukukunu kurmaktadır. Kurtuluş, Geçmişin Hükümlerini Tekrar Etmek Değil; Geçmişin Usûlüyle Geleceğin Hukukunu Üretmektir. Kökü Koru, Anlamı Yaşat, Hayatı Yenile.
SON SÖZ — DİNİ YAŞATMAK, ONU TARİHE MAHKÛM ETMEK DEĞİLDİR
Müslümanların kurtuluşu, geçmiş ile gelecek arasında bir tercih yapmak değil; geçmişin kökleriyle geleceğin imkânlarını aynı usûl içinde buluşturmaktır. Vahiy yönü gösterir, akıl yolu açar; nas kaynağı korur, içtihat hayatı taşır; şûrâ ortak aklı işletir, icmâ ortak kararı hukukî biçime dönüştürür. Fıtrat insanı farklılığıyla kabul eder, hukuk hakkı güvence altına alır, adalet bütün bu düzenin nihai ölçüsünü oluşturur. Böylece din, tarihin belirli bir döneminde donmuş hukukî biçimlerin toplamı değil; değişmeyen ilkelerini değişen hayat içinde yeniden gerçekleştirme imkânı veren canlı bir hakikat ve hukuk düzenidir.
Dini korumak, tarihsel biçimleri kutsallaştırmak değildir; değişmeyen anlamı değişen hayat içerisinde yeniden gerçekleştirmektir. Araç amacı yutmamalı, amaç da aracı kutsallaştırmamalıdır. Rivayet Kur’ân’ın önüne, yorum nassın yerine, zannî hüküm kat‘î hükmün üstüne geçirilmemelidir. Çünkü insanın görevi vahiy adına konuşmak değil, vahyin ışığında doğruyu aramaktır. Hukuk değişebilir; adalet değişmez. Biçimler yenilenebilir; hak, emanet, insan onuru ve kul hakkı korunur. Kökün sabit kalıp dalın yenilenmesi, ağacın değişmesi değil, hayatını sürdürmesidir.
Öyleyse kurtuluşun yolu; korku ile itaati çoğaltmakta değil, hukuk ile güveni; tahakküm ile gücü değil, adalet ile hakkı büyütmektedir. Kör taklit yerine usûl, tek ses yerine şûrâ, imtiyaz yerine liyakat, biçim yerine maksat, güç yerine hukuk… Müslümanların kurtuluş anayasası nihayetinde geçmişi tekrarlayan bir hüküm listesi değil; vahyin köklerinden beslenen, usûlle düşünen, içtihatla yenilenen ve adaletle yön bulan bir düşünme ve hukuk ahlâkıdır. Geçmişe vefa gösterir fakat geçmişe mahkûm olmaz; geleneği taşır fakat geleneği kutsallaştırmaz; vahyi korur fakat hayatı dondurmaz. Kökü Vahiyde, Ölçüsü Usûlde, Hareketi İçtihatta, Zemini Akılda, Hedefi Adalette Olan Bir Hukuk… Korku Değil Güven; Tahakküm Değil Hukuk; Kör Taklit Değil Usûl; Tek Ses Değil Şûrâ; İmtiyaz Değil Liyakat; Biçim Değil Maksat; Güç Değil Adalet.
﴿وَاللّٰهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ﴾
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM
İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
