ÖZGÜRLÜĞÜN İÇİNE SIZAN GİZLİ TEHDİT: ŞİRK

ÖZGÜRLÜĞÜN İÇİNE SIZAN GİZLİ TEHDİT: ŞİRK

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM– İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

İman, yalnızca Allah’a inanmak değil; aynı zamanda insanın kendi tanrılık iddialarına teslim olmamayı seçmektir. Bir kimse Allah’ın yegâne otoritesini unutarak başkalarını kendi idealleri veya yorumlarıyla yargıladığında, farkında olmadan ilahi yetkiye ortak olur ve şirk denen en tehlikeli imtihanı hayatına davet eder.Laiklik, hayati bir koruma mekanizmasıdır; Allah’ın ahirette soracağı soruları, insanların birbirine yetkiliymiş gibi ceza vermesinin önüne geçer. Allah, cennet ve cehennemi ödül ve ceza olarak belirledikten sonra, dünya hayatında bu cezaları uygulamak, dini baskılarla özgürlüğü kısıtlamak, bireyleri münafıklığın tehlikeli sularına sürükler; oysa münafıklık, açık inkârdan bile daha tehlikelidir. Gerçek iman zorlamayla değil, özgür irade ile gerçekleşir; tevhid bilinci, insanı hem Allah’a hem de kendi tanrılık iddialarına karşı koruyan temel ilkedir.

Kur’ân’ın insanın inanç dünyasına dair ortaya koyduğu en çarpıcı tespitlerden biri, iman ile şirk arasındaki sınırın çoğu zaman sanıldığı kadar açık olmadığıdır. Nitekim Kur’ân bu gerçeği şu sarsıcı ifadeyle dile getirir: “وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُم بِاللَّهِ إِلَّا وَهُم مُّشْرِكُونَ” — “Onların çoğu Allah’a iman etmezler; etseler bile mutlaka şirk karıştırırlar.” (Yûsuf 12/106). Bu ayet, insanın yalnızca inkâr ile değil, aynı zamanda imanın içine sızan gizli otorite iddialarıyla da imtihan edildiğini ortaya koyar. Zira tevhid yalnızca Allah’ın varlığını kabul etmekten ibaret değildir; aynı zamanda hüküm koyma ve mutlak otorite yetkisinin yalnızca Allah’a ait olduğunu kabul etmektir. İnsan bu sınırı kaybettiğinde, iman iddiası devam etse bile farkında olmadan ilahi yetkiye ortak olma eğilimine sürüklenebilir.

İnsanlık tarihindeki birçok teolojik ve siyasal krizin temelinde aslında Allah’ın kula soracağı sorular ile kulun kula soracağı soruların birbirine karıştırılması yatmaktadır. İnsanların kendi yorumlarını, ideolojik tercihlerini veya dini anlayışlarını ilahi hüküm gibi sunmaları, çoğu zaman fark edilmeyen bir otorite sapmasına dönüşmektedir. Oysa Kur’ân’ın tevhid öğretisi, insanın Allah adına konuşma iddiasını kesin biçimde sınırlar. Çünkü insanın kendi yorumunu mutlaklaştırarak onu ilahi hüküm gibi sunması, farkında olsun veya olmasın ilahi yetkiye ortak olma iddiasını, yani şirki doğurur. Bu nedenle Kur’ân’ın tevhid öğretisi yalnızca putları reddetmekle sınırlı değildir; aynı zamanda insanın kendisini mutlak hakikatin temsilcisi olarak görme eğilimini de reddeder.

İslam hukuk düşüncesi de bu sınır bilincini kavramsal bir çerçeveye oturtmuştur. İnsanın sırf insan olması sebebiyle sahip olduğu haklar “وُجُوبُ الأَهْلِيَّةِ / vücûb ehliyeti” kavramıyla ifade edilir. Bu kavram, insanın doğuştan sahip olduğu hakların herhangi bir otoritenin lütfu değil, fıtrî ve devredilemez haklar olduğunu kabul eder. Buna karşılık bu hakların kullanılabilme kapasitesi ise “أَهْلِيَّةُ الأَدَاءِ / edâ ehliyeti” olarak adlandırılır. Edâ ehliyeti insanın akıl, irade ve sorumluluk kapasitesiyle bağlantılıdır ve iradî veya gayr-i iradî arızalar sebebiyle sınırlanabilir. Ancak tarih boyunca birçok toplum bu iki alan arasındaki ayrımı sağlıklı biçimde kuramamış; doğuştan gelen hakları dahi otoritenin tasarrufuna bırakmıştır. İşte tam da bu noktada ortaya çıkan şey yalnızca siyasal bir kriz değil, aynı zamanda tevhid bilincinin zedelenmesidir.

Kur’ân’ın ortaya koyduğu iman anlayışı ise insanın dünya hayatındaki varlığını özgür bir imtihan alanı olarak görür. Nitekim Kur’ân’da “لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ” — “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 2/256) ilkesi açıkça ortaya konulmuş, iman ile inkâr arasındaki tercih insanın özgür iradesine bırakılmıştır. Aynı şekilde “فَمَن شَاءَ فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاءَ فَلْيَكْفُرْ” — “Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf 18/29) ayeti, insanın imanının ancak özgür bir tercihle anlam kazanacağını ifade eder. Çünkü iman zorlamayla ortaya çıktığında hakikat olmaktan çıkar, çoğu zaman korku veya münafıklık üretir.

Bu nedenle Kur’ân’ın tevhid öğretisi yalnızca metafizik bir inanç ilkesi değil, aynı zamanda insanın insan üzerinde ilahi otorite kurmasını engelleyen bir özgürlük öğretisidir. İnsanların birbirlerinin imanını yargılama, onları Allah adına sorgulama veya cezalandırma iddiası, aslında tevhidin ruhuyla bağdaşmayan bir otorite sapmasıdır. Kur’ân’ın uyarısı tam da burada anlam kazanır: İnsan yalnızca inkârla değil, iman ederken bile farkında olmadan ilahi yetkiyi paylaşma eğilimiyle imtihan edilmektedir. Gerçek tevhid ise yalnızca Allah’a inanmak değil, aynı zamanda hiç kimsenin Allah adına mutlak hüküm verme yetkisine sahip olmadığını kabul etmektir.

Laiklik çoğu zaman yüzeysel biçimde din karşıtlığı olarak yorumlansa da aslında meselenin özü çok daha derindir. Laikliğin temel ilkesi, aslında Allah’ın kula soracağı sorular ile kulun kula soracağı soruların birbirinden ayrılmasıdır. Başka bir ifadeyle laiklik, insanın Allah adına konuşma ve hüküm verme iddiasını reddetmesidir. Çünkü Allah adına kesin hüküm vermek, teolojik açıdan bakıldığında insanın kendisini ilahi otoritenin yerine koyması anlamına gelebilir ve bu durum tevhid bilinciyle bağdaşmaz. Nitekim Kur’ân insanın dünya hayatındaki varlığını özgür bir imtihan alanı olarak tanımlar ve bu imtihanın sonucunun cennet veya cehennem olduğunu açıkça ifade eder. Eğer cennet ve cehennem Allah tarafından hazırlanmışsa, insanın dünya hayatında başkalarını imanları üzerinden yargılaması ve onları adeta dünyevi bir cennet-cehennem düzeni kurarak cezalandırmaya kalkışması, farkında olmadan ilahi alanın sınırlarını ihlal etme riskini taşır. Bu nedenle laiklik, insanların imanını yargılayan bir otorite kurmak yerine, her bireyin inancını veya inançsızlığını özgürce yaşayabileceği bir düzeni korumayı amaçlar. Böyle bir yaklaşım yalnızca modern hukuk düşüncesi açısından değil, aynı zamanda İslam hukukunun geliştirdiği “وُجُوبُ الأَهْلِيَّةِ / vücûb ehliyeti” ve “أَهْلِيَّةُ الأَدَاءِ / edâ ehliyeti” ayrımı açısından da anlamlıdır. Zira insanın doğuştan sahip olduğu haklar ile bu hakları kullanabilme kapasitesi arasındaki ayrımı gözetmeyen toplumlar, çoğu zaman hem özgürlüğü hem de adaleti zedeleyen otoriter yapılara sürüklenmişlerdir. Bu nedenle doğru anlaşıldığında laiklik, dini hayattan dışlamak değil; hiç kimsenin Allah adına mutlak hüküm verme iddiasında bulunamayacağı bir adalet ve özgürlük düzenini korumak anlamına gelmektedir.

Laiklik çoğu zaman yanlış biçimde din karşıtlığı veya dini hayattan dışlama olarak yorumlanmaktadır. Oysa kavramın esas amacı dinle mücadele etmek değil, hiç kimsenin din adına mutlak otorite kurmasına izin vermemektir. Başka bir ifadeyle laiklik, inancı ortadan kaldırmayı değil; inanç alanını zorlamadan, baskıdan ve kutsallaştırılmış otorite iddialarından korumayı hedefler. Bu açıdan bakıldığında laiklik, dinin yerine geçen bir ideoloji değil; farklı inançların ve düşüncelerin özgürce var olabileceği bir hukuk düzeninin teminatıdır. Çünkü devletin görevi insanların imanını yargılamak değil, her bireyin inancını veya inançsızlığını özgürce yaşayabileceği adil bir toplumsal düzeni sağlamaktır. Bu çerçevede doğru anlaşıldığında laiklik, dinin özündeki özgürlük anlayışıyla çatışan değil; aksine insanın imanını zorlamaya dönüştüren otorite iddialarına karşı koruyan bir ilke olarak ortaya çıkmıştır. Dünya Kadınlar Günü’nde hatırlanmalıdır ki laiklik, yalnızca kadınların haklarda eşitliğini korumakla kalmaz; sorumluluklarda ise farkındalığı anlamaktan geçer ve bu bilinç, hak ile yükümlülüğün karıştırılmasını önleyen bir teminattır.

Laikliğin en güzel uygulanış biçimi, Medine Sözleşmesi’nde, Osmanlı’daki hoşgörü pratiklerinde ve günümüzde kamil devlet anlayışının ilk izlerinde gözlemlenebilir. Laiklik tartışmalarında ortaya çıkan birçok gerilim, esasen kamu alanı ile özel alan arasındaki sınırın nasıl kurulacağı meselesinden kaynaklanmaktadır. Bu sınır doğru biçimde tesis edildiğinde özgürlükler genişler; yanlış kurulduğunda ise ya bireysel özgürlük alanı daralır ya da toplumsal düzen zedelenir. İslâm hukuk düşüncesinin erken dönem uygulamalarına bakıldığında bu ayrım, yalnızca modern hukuk teorisinin değil, aynı zamanda klasik İslâm siyaset ve hukuk düşüncesinin de temel meselelerinden biri olarak karşımıza çıkar. Bu bağlamda Hz. Ömer’e nispet edilen tecessüs rivayeti, kamu otoritesinin sınırlarını anlamak bakımından son derece öğretici ve kurucu bir örnek niteliği taşır.

Rivayete göre Hz. Ömer bir gece Medine sokaklarında dolaşırken bir evden gelen sesler üzerine içeride haram sayılan bir fiilin işlendiğini düşünür. Bunun üzerine duvardan içeri girer ve evde bulunanları yakalayarak cezalandırmak ister. Ancak ev sahibi Hz. Ömer’e dönerek son derece dikkat çekici bir itirazda bulunur ve şöyle der: “يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّىٰ تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَىٰ أَهْلِهَا” ‘Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere izin almadan ve ev halkına selam vermeden girmeyin.’ (Nûr 24/27) Sen izinsiz içeri girerek konut dokunulmazlığını ihlal ettiniz. Suça suçla karşılık verilmez.

Ayrıca Allah Kur’an’da şöyle buyurmaktadır:“يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا”‘Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizlisini araştırmayın.’ (Hucurât 49/12) Sen ise bizim gizli olan günahımızı araştırıyorsun. Allah’ın yasakladığı bir şeyi yaparak bizi cezalandırmaya kalkışıyorsun. Üstelik Allah insanların gizli günahlarının hesabının ahirette görüleceğini bildirmiştir:

“إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ” ‘Şüphesiz Allah hesabı çok çabuk görendir.’ (Âl-i İmrân 3/199) Eğer Allah insanların gizli günahlarının hesabını kendisinin göreceğini bildiriyorsa, sen bizim özel alanımızdaki bir günah sebebiyle Allah’ın yerine mi hüküm vermek istiyorsun? Rivayete göre Hz. Ömer bu sözler karşısında derin bir sükûta bürünür. Yapılan uyarının haklılığını kabul eder ve kendi ihlalini fark ederek özür dileyip evden ayrılır. Bu hadise, İslâm hukuk düşüncesinde son derece önemli bir ilkeyi ortaya koymaktadır: Kamu otoritesi, ahlâk adına dahi olsa hukuku ihlal edemez. Bireyin özel alanı, işlenen fiilin ahlâkî mahiyetinden bağımsız olarak dokunulmaz kabul edilmiştir. Zira özel hayatın ihlali pahasına ahlâkı koruma iddiası, sınırsız bir otoritenin doğmasına yol açabilir. Kur’ân’ın geçmiş kavimlerin helâkine dair anlatıları incelendiğinde, bu toplumların yalnızca bireysel günahları sebebiyle değil; kamu hukukunu bozmaları, kötülüğü alenileştirerek toplumsal düzeni ifsat etmeleri ve ahlâkı kamusal bir teşvike dönüştürmeleri sebebiyle helâke sürüklendikleri görülmektedir. Bu durum, İslâm düşüncesinde bireyin özel hayatı ile toplumun ortak hukukunu ilgilendiren kamusal alan arasında bilinçli bir ayrım bulunduğunu gösterir.

Dolayısıyla özgürlüğün gerçek teminatı ne sınırsız müdahale ne de sınırsız serbestliktir. Asıl mesele, özel alanın dokunulmazlığını korurken kamu düzenini de muhafaza edebilen bir hukuk dengesi kurabilmektir. Hz. Ömer’e nispet edilen bu olay, yöneticinin kendi sınırını tanıyabilme erdemini göstermesi bakımından İslâm hukuk ve siyaset düşüncesinin en dikkat çekici örneklerinden biridir. Bu nedenle Hz. Ömer’in o kapıdan geri çekilişi yalnızca bireysel bir tevazu örneği değil; aynı zamanda kamu otoritesinin sınırlarını kabul eden bir hukuk bilincinin tarihsel tezahürü olarak okunmalıdır. Zira özgürlüğü yok eden şey çoğu zaman günah değil; günahı ortadan kaldırma iddiasıyla hukuku askıya alan sınırsız otoritedir. Buna karşılık gerçek adalet, gücün sınırsızlığında değil; gücün hukukla sınırlandırılmasında ortaya çıkar. İşte bu sebeple Hz. Ömer’in o gece geri çekilmesi, yalnızca tarihsel bir olay değil; özgürlüğün ve hukukun birlikte var olabilmesinin şartını gösteren evrensel bir hukuk dersidir. Bu olay, İslâm hukuk mantığında özel alan ile kamusal müdahale arasındaki sınırın ne derece erken bir dönemde kavrandığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Bireyin evi, işlenen fiilin ahlâkî ağırlığından bağımsız olarak kamusal denetimin dışında tutulan bir alan olarak görülmüştür. Özel hayatın dokunulmazlığı pahasına ahlâkı koruma iddiası, İslâm hukuk mantığında kabul edilebilir bir yöntem olarak görülmemiştir. Bu yaklaşım aynı zamanda “emr bi’l-ma‘rûf ve nehy ani’l-münker” yetkisinin bile usul ve sınırlarla kayıtlı olduğunu ortaya koymaktadır. Aksi hâlde bu yetki, ahlâk üretmek yerine keyfî müdahalelere kapı aralayabilir. Bununla birlikte İslâm düşüncesinde kamu düzeninin korunması da ihmal edilmemiştir. Kur’ân’da geçmiş toplumların helâkine dair anlatılar incelendiğinde, bu toplumların yalnızca bireysel günahları sebebiyle değil; ahlâkı alenileştirerek toplumsal düzeni ifsat etmeleri ve kamu hukukunu zedelemeleri sebebiyle helâke sürüklendikleri görülmektedir. Bu anlatılar, bireyin özel hayatı ile toplumun ortak hukukunu ilgilendiren alan arasında bilinçli bir ayrım bulunduğunu göstermektedir. Başka bir ifadeyle bireyin gizli alanına müdahale meşru görülmezken, toplumsal düzeni bozan ve kamusal alanda ifsat üreten fiillerin kamu otoritesinin sorumluluk alanına girdiği kabul edilmiştir.

Dolayısıyla mesele doğru anlaşıldığında özgürlüğün teminatı ne sınırsız müdahale ne de sınırsız serbestliktir. Asıl mesele, özel alanın dokunulmazlığını korurken kamu düzenini de ihmal etmeyen bir hukuk dengesi kurabilmektir. Hz. Ömer’in tecessüs hadisesi tam da bu dengeyi gösteren tarihsel bir mihenk taşıdır. Çünkü burada yöneticinin geri çekilmesi yalnızca bireysel bir tevazu örneği değil; aynı zamanda kamu otoritesinin kendi sınırını tanıyan bir hukuk bilincini temsil eder. Söz konusu rivayet, modern hukuk dilinde ifade edilecek olursa hukuk devleti ilkesinin erken bir tarihsel prototipi olarak okunabilir. Devlet başkanı konumundaki bir şahsın, hukuka aykırı yöntemle elde edilen bilgiye dayanarak yaptırım uygulamaktan vazgeçmesi; bilakis kendi ihlalini kabul ederek geri çekilmesi, İslâm siyaset ahlakının ulaştığı yüksek hukuk bilincini göstermektedir.

Özgürlüğü yok eden şey çoğu zaman günah değil; günahı ortadan kaldırma iddiasıyla hukuku askıya alan sınırsız otoritedir. Gerçek adalet, gücün sınırsızlığında değil; gücün hukukla sınırlandırılmasında ortaya çıkar. Hz. Ömer’in o gece geri çekilişi yalnızca bir yöneticinin şahsî tevazusu değil; aynı zamanda özgürlüğün ancak sınırlarını bilen bir otoriteyle ayakta kalabileceğini gösteren tarihsel bir hukuk dersidir. Sonuç olarak özgürlüğü koruyan şey yalnızca bireyin hakları değil; aynı zamanda kamu otoritesinin kendi sınırlarını tanıma erdemidir. Hz. Ömer’in bu tutumu, İslâm hukuk geleneğinde özel alan ile kamu düzeni arasındaki dengeyi gösteren en çarpıcı örneklerden biri olarak, bugün dahi özgürlük ve hukuk tartışmaları için güçlü bir referans olma niteliğini korumaktadır.

Bu çerçevede Hz. Ömer’e nispet edilen tecessüs hadisesi yalnızca tarihsel bir olay değil; İslâm hukuk ve siyaset düşüncesinin temel ilkelerini gösteren kurucu bir sembol niteliği taşır. Zira burada dikkat çekici olan şey, bir yöneticinin hata yapmış olması değil; hatasını fark ettiğinde hukukun sınırlarını kabul ederek geri çekilmesidir. Bu tutum, kamu otoritesinin ahlâk adına dahi olsa özel alanı ihlal edemeyeceğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Buna karşılık Kur’ân’ın geçmiş kavimlerin helâkine dair anlatıları incelendiğinde, bu toplumların yalnızca bireysel günahları sebebiyle değil; kamu hukukunu bozmaları, kötülüğü alenileştirerek toplumsal düzeni ifsat etmeleri ve ahlâkı kamusal bir teşvike dönüştürmeleri sebebiyle helâke sürüklendikleri görülür. Böylece İslâm düşüncesi, bir taraftan bireyin özel alanını dokunulmaz kabul ederken, diğer taraftan toplumsal düzeni bozan kamusal fiiller karşısında hukuku koruyan bir denge kurmuştur.

Tam da bu noktada özgürlüğün gerçek teminatının ne sınırsız müdahale ne de sınırsız serbestlik olduğu anlaşılır. Özgürlüğü ayakta tutan şey, bireyin dokunulmaz alanını koruyan ve aynı zamanda kamu düzenini muhafaza eden bir hukuk bilincidir. Hz. Ömer’in geri çekilmesi, yöneticinin hatasızlığını değil; otoritenin kendi sınırını tanıyabilme erdemini temsil eder. İşte bu bilinç, modern hukuk dilinde ifade edildiği şekliyle hukuk devleti ilkesinin erken bir tarihsel prototipi olarak okunabilir. Çünkü özgürlüğü yok eden şey çoğu zaman günah değil; günahı ortadan kaldırma iddiasıyla hukuku askıya alan sınırsız otoritedir. Buna karşılık gerçek adalet, gücün sınırsızlığında değil; gücün hukukla sınırlandırılmasında ortaya çıkar. Bu nedenle Hz. Ömer’in o gece geri çekilişi yalnızca bir yöneticinin şahsî tevazusu değil; aynı zamanda özgürlüğün ancak sınırlarını bilen bir otoriteyle ayakta kalabileceğini gösteren tarihsel bir hukuk dersidir.

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir