Ortadoğu Satranç Tahtasında İran: Sıcak Savaş mı, Ekonomik Kuşatma mı?
Ortadoğu bir kez daha küresel güç mücadelesinin merkezinde. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki gerilim, zaman zaman sıcak çatışma ihtimalini gündeme getiriyor. Ancak sorulması gereken asıl soru şu: Amaç gerçekten topyekûn bir savaş mı, yoksa ekonomik ve stratejik bir kuşatma mı?
ABD–İran hattındaki gerilim yeni değil. 1979 İran Devrimi’nden bu yana diplomatik kopuş, ambargolar, vekâlet savaşları ve bölgesel güç mücadelesi devam ediyor. Özellikle Donald Trump döneminde uygulanan “maksimum baskı” politikasıyla ekonomik yaptırımlar en üst seviyeye çıkarıldı. Petrol ihracatına getirilen kısıtlamalar, bankacılık sisteminin uluslararası finans ağlarından dışlanması ve teknoloji ambargoları, İran ekonomisini ciddi biçimde zorladı. Bu tablo, askeri bir işgalden ziyade ekonomik bir yıpratma stratejisinin öne çıktığını gösteriyor.
Peki mesele rejim değişikliği mi? Washington’da bazı çevreler İran’daki mevcut yönetimin bölgesel istikrarı tehdit ettiğini savunuyor. Ancak doğrudan bir rejim değişikliği operasyonu, hem uluslararası hukuk hem de bölgesel dengeler açısından büyük riskler barındırıyor. Irak ve Afganistan tecrübeleri, dış müdahalenin beklenmeyen sonuçlar doğurabileceğini açıkça ortaya koydu. Bu nedenle ABD’nin temel hedefinin doğrudan rejimi devirmekten ziyade, İran’ı ekonomik baskı altında tutarak bölgesel nüfuzunu sınırlamak olduğu yönünde güçlü bir kanaat var.
Bir diğer önemli boyut ise İsrail faktörü. İsrail, İran’ın nükleer programını ve bölgedeki vekil güçlerini varoluşsal tehdit olarak görüyor. Tahran’ın Lübnan, Suriye ve Gazze hattındaki etkisi Tel Aviv yönetimi için stratejik risk anlamına geliyor. Bu çerçevede ABD’nin İran’a yönelik sert politikalarının bir ayağının, İsrail’in güvenlik kaygılarını azaltmaya yönelik olduğu da değerlendiriliyor. İran’ın askeri ve ekonomik kapasitesinin zayıflatılması, İsrail’e karşı potansiyel tehdit algısını da düşürmüş oluyor.
Ancak sıcak bir savaş ihtimali tamamen masadan kalkmış değil. Basra Körfezi’nde yaşanabilecek bir kriz, nükleer program konusunda kırmızı çizgilerin aşılması ya da bölgesel vekil güçler üzerinden yaşanacak bir tırmanma, doğrudan çatışmayı tetikleyebilir. Böyle bir senaryonun en ağır sonucu ise enerji piyasalarında yaşanacak sarsıntı olur. Petrol fiyatlarındaki ani yükseliş, zaten kırılgan olan küresel ekonomiyi daha da zorlayabilir.
“Sonraki hedef Türkiye mi?” sorusu ise daha temkinli değerlendirilmesi gereken bir başlık. Türkiye, NATO üyesi olması, bölgesel diplomasi gücü ve jeopolitik konumu nedeniyle farklı bir kategoride duruyor. Türkiye’nin İran ile ekonomik ve diplomatik ilişkileri olduğu gibi, Batı ittifakıyla da güçlü bağları var. Bu nedenle doğrudan bir hedef olma ihtimali düşük görünse de, bölgesel gerilimlerin Türkiye’yi ekonomik ve güvenlik açısından dolaylı etkilemesi her zaman mümkündür. Özellikle enerji hatları, ticaret yolları ve savunma dengeleri açısından Türkiye denklemin tam ortasındadır.
Özetle tablo şunu gösteriyor: ABD–İran gerilimi büyük ölçüde ekonomik baskı ve bölgesel güç dengesi üzerine kurulu bir strateji savaşıdır. Sıcak çatışma ihtimali tamamen dışlanamaz; ancak küresel maliyetleri nedeniyle tercih edilen bir senaryo değildir. Asıl mücadele, enerji yolları, nükleer kapasite, bölgesel nüfuz ve jeopolitik denge üzerinedir.
Ortadoğu’daki her hamle bir sonraki hamleyi belirleyen bir satranç taşı gibidir. Bu oyunda kazanan yalnızca askeri üstünlük sağlayan değil; ekonomik dayanıklılığını, diplomatik manevra kabiliyetini ve bölgesel iş birliklerini güçlendiren taraf olacaktır. Benim kanaatimce Türkiye için ise en akılcı strateji; denge politikası, güçlü ekonomi ve çok yönlü diplomasiyle bu dalgalı denizde istikrarını korumaktır.

