CUMHURİYET ÖZGÜRLÜKTÜR

CUMHURİYET ÖZGÜRLÜKTÜR

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

Meşruiyetin kaynağı, mezhebî çıkarların değil vahyin belirlediği ilkesel çerçevenin konusudur: Adalet, şûrâ ve rıza esaslarına dayanmayan; yetkisini doğrudan halkın iradesinden almayan hiçbir yönetim, ne vahyin ruhu ne de tarihsel tecrübe bakımından meşru kabul edilebilir. Cumhuriyet özgürlüktür; din özgürlüktür. Tevhid, insanı kula kulluktan kurtaran asli ilkedir. Bir olan Allah’a iman, siyasî ve dinî tahakkümün reddidir. Cumhuriyet ise bu reddin, hukuk düzeni içinde kurumsallaşmış hâlidir.

Cumhuriyet, bir yönetim tekniği ya da tarihsel bir tercih değil; özgürlüğün siyasal ve ahlâkî mimarisidir. Bu mimari, insanı kutsanmış iktidarların, devredilmiş imtiyazların ve dokunulmaz otoritelerin karşısına eşit bir özne olarak yerleştirir. Cumhuriyetin özü, mülkün ve hükümranlığın kimseye ait olmadığı; devletin kamunun emaneti olduğu bilincidir. Bu bilinç, yöneticiyi “sahip” olmaktan çıkarır; emanetçi kılar. Yetki, kişisel kudret değil; hukukun sınırladığı bir görev hâline gelir.

Din özgürlüktür; çünkü iman, ancak irade ile anlam kazanır. “Dileyen iman eder, dileyen inkâr eder” ve “Dinde zorlama yoktur” ilkeleri, tevhidin vicdanı esir alan değil, özgürleştiren karakterini ilan eder. Tevhid, insanı kula kul olmaktan kurtarır; hiçbir beşerî gücü mutlaklaştırmaz. Cumhuriyet, bu tevhidî özgürlüğün siyasal karşılığıdır: Kimsenin kimseye üstün olmadığı, herkesin Allah’ın huzurunda ellerini bağladığı, hukukun önünde ise önünü iliklediği bir düzen. Secde, insanın haddini bilmesidir; hukuk ise insanların birbirine karşı eşit sorumluluk üstlenmesidir.

Ne var ki kavramlara yüklenen yanlış anlamlar, cumhuriyeti yetim bir kavrama dönüştürmüştür. Oysa cumhuriyet; vazgeçilmez, devredilemez ve hak edilemez bir üst ilkedir. Devletin bir kişinin, bir ailenin ya da bir zümrenin mülkü sayıldığı yerlerde özgürlük değil, itaat üretilir. Cumhuriyetin başarısı, şahısların iyi niyetine değil; ilkelerin bağlayıcılığına dayanır. İlkeler terk edildiğinde, kavramlar çöker; kavramlar çöktüğünde ise toplumlar, maddî savaşlardan daha derin anlam ve haysiyet yaraları alır.

  1. Tevhid: Özgürlüğün Metafizik Zemini

Tevhid, yalnızca Allah’ın birliğini ikrar eden teolojik bir önerme değil; özgürlüğün metafizik şartıdır. Bir olan Allah’a iman, insanın hiçbir beşerî iradeyi mutlaklaştırmamasını gerektirir. Bu iman, gücü kutsamaz; sınırlar. İmtiyazı değil, emaneti esas alır. Tevhidin reddettiği şey yalnızca putlar değildir; tevhid, insanın insan üzerindeki tanrısallaştırılmış tahakkümünü de reddeder. Bu yönüyle tevhid, vicdanda başlayan bir özgürlük ilanıdır: Kul, yalnızca Allah’a karşı sorumludur; bu sorumluluk, onu başkasının önünde boyun eğmekten azade kılar.

İşte bu yüzden din özgürlüktür. İman, zorla değil; iradeyle var olur. “Dinde zorlama yoktur” ilkesi, dinin toplumsal hayattan çekilmesi değil; vicdanın dokunulmazlığının ilanıdır. Tevhid, insanı korkuyla değil, bilinçle bağlar. Korkuyla kurulan itaat, özgürlük üretmez; bilinçle kurulan iman ise insanı ahlâkî özne hâline getirir. Bu öznelik, ne başıboşluk ne de teslimiyetsizliktir; bilakis sorumluluğu derinleştiren bir hürriyettir.

Cumhuriyet, bu tevhidî özgürlüğün siyasal düzlemde kurumsallaşmış biçimidir. Tevhid, insanı kula kul olmaktan kurtarır; cumhuriyet, bu kurtuluşu hukuk düzeniyle güvence altına alır. Tevhidsiz bir cumhuriyet, biçimsel bir rejimden öteye geçemez; cumhuriyetsiz bir tevhid yorumu ise kolaylıkla itaat ideolojisine indirgenir. Gerçek özgürlük, ancak bu iki alanın—vicdan ve hukuk—aynı haysiyet çizgisinde buluşmasıyla mümkündür.

  1. Cumhuriyet: Özgürlüğün Hukukî Mimarisı

Cumhuriyet, özgürlüğü iyi niyetlere emanet eden değil; hukukla tahkim eden bir rejimdir. Özgürlük, cumhuriyette bir lütuf ya da geçici müsaade değil; devredilemez ve vazgeçilemez bir hak olarak tanınır. Bu tanıma, iktidarın sınırlandırılmasını zorunlu kılar. Zira sınırlandırılmamış iktidar, er ya da geç özgürlüğü aşındırır. Cumhuriyetin hukukî mimarisi tam da bu nedenle kurulmuştur: Gücün kişileşmesini engellemek, yetkiyi kurala, iradeyi sözleşmeye, yönetimi hesaba bağlamak için.

Cumhuriyet, devletin bir “mülk” olmadığını; kamusal bir emanet olduğunu ilan eder. Emanet bilinci, yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkiyi kökten değiştirir. Yönetici, sahip değil; vekildir. Vekâlet ise rızaya dayanır ve süreklilik taşımaz. Bu nedenle cumhuriyette iktidar, seçimle gelir ve seçimle gider. Seçim, yalnızca teknik bir prosedür değil; özgürlüğün siyasal sigortasıdır. Yetkinin kaynağını rızadan almayan hiçbir güç, cumhuriyetin meşruiyet dairesinde yer bulamaz.

Bu hukukî mimaride üstünlük, makamdan değil; hukuka sadakatten doğar. Cumhuriyet, insanları tebaa olmaktan çıkarıp eşit yurttaşlar hâline getirir. Kimlikler, inançlar, servetler ya da soylar; hukuk önünde ayrıcalık üretmez. Herkes, hukukun karşısında eşittir; herkes, hukukun koruması altındadır. Cumhuriyetin secdesi, insanın hukuka boyun eğmesidir. Bu secde, özgürlüğün inkârı değil; özgürlüğün güvencesidir.

  1. Cumhuriyet, Mülk Değil Emanettir: Tahakkümün Tasfiyesi

Cumhuriyet, devleti bir kişinin, bir ailenin ya da bir zümrenin mülkü olmaktan çıkarıp emanet hâline getiren tarihsel bir kırılmadır. Mülk anlayışı, gücü kişiselleştirir; emanet anlayışı ise gücü sınırlar. Cumhuriyet, tam da bu sınırlandırma üzerinden özgürlüğü korur. Devletin “sahibi” yoktur; çünkü devlet, kamunun ortak iradesinin hukukla biçimlenmiş hâlidir. Bu ilke terk edildiğinde, iktidar kendini kalıcı sayar; kalıcılık iddiası ise özgürlüğü er ya da geç boğar.

Emanet bilinci, yöneticiyi dokunulmaz olmaktan çıkarır; hesap verir kılar. Cumhuriyette yetki, kutsal değil; geçicidir. Geçicilik, zayıflık değil; meşruiyetin şartıdır. Zira gücün sürekliliği değil, denetlenebilirliği adaleti mümkün kılar. Devleti mülk sanan düzenlerde iktidar, kendini halkın üstünde konumlandırır; cumhuriyette ise iktidar, halkın önünde durur. Bu duruş, özgürlüğün siyasal ahlâkıdır.

Bu yüzden cumhuriyet, yalnızca bir rejim değil; tahakkümün tasfiyesidir. Kişisel sadakatlerin, biat ilişkilerinin ve ayrıcalık ağlarının yerine hukukî bağlayıcılığı koyar. İnsanlar, kişilere değil; ilkelere bağlanır. İlkelere bağlanmak, özgürlüğün en güçlü teminatıdır. Cumhuriyet, bu teminatı sağlayabildiği ölçüde yaşar; emanet bilincini yitirdiği ölçüde yetimleşir.

  1. Seçim, Rıza ve Meşruiyet: Gücün Kaynağı Olarak Cumhur

Cumhuriyetin ayırt edici niteliği, gücün kaynağını rızaya bağlamasıdır. Rıza, soyla devredilen bir hak değil; seçimle yenilenen bir iradedir. Bu nedenle seçim, cumhuriyette basit bir prosedür değil; özgürlüğün kurucu mekanizmasıdır. Seçimle gelen iktidar kutsanmaz; sınırlandırılır. Seçimle giden iktidar ise cezalandırılmaz; hukukun doğal işleyişi içinde yerini alır. Böylece iktidar, süreklilik iddiası değil; hesap verebilirlik üretir.

Cumhuriyet, “en güçlü olan”ı değil; en meşru olanı yetkilendirir. Meşruiyet, yalnız sandıkla değil; hukuka bağlılıkla, şeffaflıkla ve denetimle tamamlanır. Yetkiyi cumhurdan almayan güç, ne kadar etkin olursa olsun, cumhuriyetin dilinde meşru değildir. Bu ilke, kişileri değil; ilkeleri korur. İlkelerin korunması ise özgürlüğün korunmasıdır.

  1. Cumhuriyetin Ahlâkı: Üstünlük Değil Sorumluluk

Cumhuriyet, üstünlüğü reddeden bir ahlâk rejimidir. Üstünlük iddiası, ister soyla ister inançla ister makamla gelsin, özgürlüğü aşındırır. Cumhuriyetin karşısına koyduğu ölçüt, sorumluluktur. Kim kamu hakkını, kul hakkını ve Allah hakkını gözetiyorsa; cumhuriyetin ahlâkında üstün olan odur. Bu üstünlük, ayrıcalık üretmez; yükümlülük üretir.

Bu ahlâk, bireyi pasifleştirmez; özneleştirir. İnsan, hak talep ederken aynı anda sorumluluk üstlenir. Cumhuriyetin gücü buradadır: Hak ile ödev arasındaki denge. Bu denge bozulduğunda cumhuriyet şekle indirgenir; korunduğunda ise özgürlük yaşayan bir değer hâline gelir. Cumhuriyet, bu değeri her kuşakta yeniden inşa etmeyi gerektirir; çünkü özgürlük, ancak ilkelerle korunur.

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir