DÜŞÜNCENİN DONMASI, AKLIN FOSİLLEŞMESİ: İSLÂM DÜNYASINDA EPİSTEMİK TEVHİD KRİZİ

DÜŞÜNCENİN DONMASI, AKLIN FOSİLLEŞMESİ: İSLÂM DÜNYASINDA
EPİSTEMİK TEVHİD KRİZİ
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Bugün İslam dünyasını çökerten şey hakikatin kaybolması değil; hakikate götüren yöntemin
çürümesidir. Yöntem terk edildiğinde içtihat putlaşır, putlaşan görüşler “Allah’ın hükmü”
gibi sunulur ve ümmet aklın değil, hevaların kapısında dağılır. Tarih boyunca hiçbir millet,
usûlünü kaybettikten sonra ne mabedini koruyabilmiş ne adaletini; çünkü “ortak akıl”
olmadan ne şûra işler ne icmâ hayat bulur. Bu nedenle Müslümanların ihtiyacı yeni fetvalar
değil; tevhidî adaletin ve ehlisünnet usûlünün kurumsal bir düzenle yeniden ihyasıdır.
Çünkü usûl dirildiğinde hak ortaya çıkar; hak ortaya çıktığında da batıl kendiliğinden yok
olur.
1. DİN–AKIL İLİŞKİSİNİN ÇÖKÜŞÜ VE ZİHİNSEL FOSİLLEŞME
İslâm medeniyetinin taşıyıcı sütunu, din ile akıl arasındaki karşılıklı kurucu ilişkidir. Bu
ilişki, sadece teorik bir birliktelik değil, toplumu ayakta tutan entelektüel ve ahlâkî omurgadır.
Kur’ân’ın akla, tefekküre, basirete ve “hikmet”e yaptığı yoğun vurgu, aklın dışlandığı her dinî
yapılanmanın zamanla şekilciliğe, donukluğa ve zihinsel felce dönüşeceğini haber verir. Bu
nedenle aklın dinden, dinin akıldan kopması, İslam toplumlarında tarih boyunca yaşanan en
yıkıcı travmalardan biri olmuştur. Çünkü din ile akıl arasındaki köprü yıkıldığında, toplum
eleştirel kapasitesini, kendini yenileme kabiliyetini ve manevî direnç gücünü kaybeder;
kültürü ölür ve “ölmüş kültürü hiçbir ordu müdafaa edemez.”
Bu zihinsel çürümenin kökeninde, dinin metafizik boyutunu koruma niyetiyle onu eleştirilmez,
donuk ve statik bir yapıya dönüştürme arzusu yatmaktadır. Böyle bir dönüşümde din, hayattan
kopar; hayatın dinamizmi ile dinî düşüncenin statikliği arasındaki gerilim dayanılmaz boyutlara
ulaşır. Oysa İslam düşüncesi, aklı “التكليف مناط العقل – akıl, yükümlülüğün temel sebebidir”
ilkesiyle merkeze almıştır. Aklın susturulduğu yerde vahiy de anlaşılmaz hâle gelir; çünkü akıl
olmadan “murad-ı ilahî”yi kavrayacak araç ortadan kalkar. Bu nedenle aklın terk edilmesi
gerçekte dinin terk edilmesidir. Bugün İslam dünyasında gözlemlenen zihinsel fosilleşme, tam
da bu kopuşun sonucudur. Akıl dışlandıkça düşünce donmuş, donuk düşünce toplumsal
duyarlılığı felç etmiş; sonuçta Müslüman toplumlar dış baskılar karşısında edilgen, kırılgan ve
yönsüz hâle gelmiştir. Din–akıl bütünlüğü yeniden tesis edilmeden ne entelektüel diriliş
mümkündür ne de yeni bir medeniyet inşası.
2. TARİHSEL İÇTİHATLARIN KUTSALLAŞTIRILMASI VE HUKUKÎ ÇÖLLEŞME
İslam dünyasının son bin yıldır yaşadığı fikrî ve hukukî çöküşün ana kaynağı, içtihatların
kutsallaştırılması ve tarihsel fıkhın “din” olarak sunulmasıdır. Oysa fıkıh, “ مقاصده وفق النص فهم
– nassı maksadıyla kavrama” esasına dayalı beşerî bir çabadır. Beşerî çabayı ilahî mutlaklık
düzeyine yükseltmek, sadece usûl-i fıkhın değil, aklın ve adaletin de en temel ilkelerine
aykırıdır. Bu sapmayı Gazzâlî açık biçimde uyarır: “ باطل القطعي إلى الظني تحويل – Zannî olanı
kat‘î hükme dönüştürmek batıldır.” (el-Mustasfâ, I:112)
İslam’ın kuruluşundan iki asır sonra toplumsal yapı kökten değişmiş, ancak hukuk bu değişime
eşlik edememiştir. Böylece ortaya çıkan şey, hukukî çölleşmedir. Hukuk toplumu yönetmek
yerine, toplum hukuku sırtında taşımak zorunda kalmıştır. “Lafızların saltanatı” dinin
maksadını perdelemiş; siyasî iktidarlar için fıkıh bir meşruiyet aracına dönüşmüştür. Bu süreç,
fıkhın canlı bir ilim dalı olmaktan çıkıp tarihin gölgesine mahkûm olmasına yol açmıştır.
Eğitim alanında ise bu fosilleşme daha dramatik sonuçlar doğurmuştur. Ezberci din eğitimi,
genç zihinleri deizme, nihilizme ve kopuşa itmiş; din ile hakikat arasındaki bağ zayıflamıştır.
Oysa usûl-i fıkhın kurucu kaidelerinden biri olan İbn Kayyim’in formülü, çözümün yolunu
şartların ve mekân ,zaman Hükümler – تتغير األحكام بتغير الزمان والمكان واألحوال” :göstermektedir
değişmesiyle değişir.” (İ‘lâmü’l-Muvakkıîn, III:78)Bu kaide işletilmediğinde, dinî düşünce
şekle; şekil türe; tür ise ideolojiye dönüşür.
3. HAK–GÜÇ GERİLİMİ VE TEVHİDİN SOSYAL İNŞASI
Tarih boyunca medeniyetlerin kaderini belirleyen ana mesele, hak–güç ilişkisinin nasıl
kurulduğudur. Hak, ilahî iradenin yeryüzündeki adalet düzenini; güç ise çoğu zaman beşerî
َح ُّق َو َزهَ َق الْبَا ِط ل” ın’ân’Kur .eder temsil tahakkümünü arzuların
ْال ءَ جاَ – Hak gelince batıl yok
olur” (İsrâ 17/81) ayeti, toplumsal varoluşun değişmez yasasını haber verir. Ancak hak sadece
soyut bir ideal değil, hukukun üstün kılındığı bir tevhidî vicdan düzenidir.
Tevhid, salt “Allah birdir” ifadesinin ötesinde, ulûhiyyet–rubûbiyyet–ubûdiyyet mertebelerinin
toplumsal birliğe dönüştüğü bir sosyal ontolojidir. Ulûhiyyette Allah’ı birlemek, rubûbiyyette
Allah’ın mutlak hâkimiyetini tanımak, ubûdiyyette ise kula kulluğu reddederek yalnız Allah’a
teslim olmaktır. Bu bağ çözüldüğünde toplum, Tevbe 31’de belirtildiği gibi, “ أحبارهم اتخذوا
اًأرباب ورهبانهم – din adamlarını rab edinen” bir zihniyete savrulur. Bugün birçok devletin ve
cemaatin dini çıkarlarına alet etmesi, tam da bu tevhidî kırılmanın tarihsel sonucudur.
Bu zihniyetin modern izdüşümü, dinin araçsallaştırılmasıdır. Siyasi iktidarlar, ekonomik
çıkar ağları ve grup merkezli aidiyetler, dini retorik hâline getirerek hakikati örtmekte; böylece
Kudüs düşmekte, Mekke tehdit edilmekte ve bütün bir ümmet ideolojik tahakkümün esiri hâline
gelmektedir. Oysa bir milletin yeniden dirilişi, ancak hukuku güçlendiren tevhid bilinci ve
hakkı önceleyen toplumsal irade ile mümkündür. Gücü hakka teslim etmeyen toplumda güç,
mutlaka zulme dönüşür.
4. EHLİSÜNNET TEKELLEŞMESİ VE USÛLÜN ÇARPITILMASI
Ehlisünnet vel-cemaat, tarih boyunca ümmetin ortak akıl modeli olarak işlev görmüş;
hakikatin şahıslarda değil, kolektif istişarede aranması gerektiğini vurgulamıştır. Ancak modern
dönemde bu köklü gelenek, bazı gruplar tarafından daraltılıp ideolojik bir kimliğe tahvil
edilmiştir. Böylece ehlisünnet, şûra ve icmâya dayanan çoğulcu metodolojiden koparılıp tek
sesli, dışlayıcı ve otoriter bir formda sunulmaya başlanmıştır.
Oysa Mâturîdî’nin “الصواب إلى أقرب الجماعة رأي – Topluluğun görüşü doğruya daha yakındır”
(Tevhîd, 214) ilkesi, hakikatin bireysel hevada değil, ehliyet sahibi çoğulcu kolektif akılda
bulunduğunu gösterir. Buna rağmen bazı yapılar kendi görüşlerini “Allah’ın dini” gibi
sunmakta; Kur’ân’ın “ة مَّ

ٰى أ
Zuhruf” (bulduk üzere yol bu atalarımızı Biz – إِنَّا َو َج ْدنَا آبَا َءنَا َعلَ
43/22) eleştirisine rağmen geleneksel donukluğu dinle özdeşleştirmektedir. İbn Kayyim’in
nass görüşünü Kendi – من جعل رأيه ن ًصا فقد اتخذ إلهه هواه ”:anlatır bugünü uyarısı keskin
derecesine çıkaran, hevasını ilah edinmiştir.” (İ‘lâmü’l-Muvakkıîn, III:234) Bu tekelci
yaklaşım, sadece ilmî alanı değil, ümmetin toplumsal dokusunu da parçalamaktadır. Çünkü
gerçek ehlisünnet, ihtilafı yönetebilen; farklı görüşleri kurumsal usûlle buluşturabilen; şûra ve
icmâ aracılığıyla rahmet üreten bir gelenektir. Bu gelenek ihya edilmeden ümmetin bütünlüğü
sağlanamaz.
5. DİNLER ARASI DEĞER ÇÖKÜŞÜ VE FİLİSTİN TRAJEDİSİ
Modern uluslararası sistemin en derin krizlerinden biri, dinî ve ahlâkî değerlerin güç
karşısında tamamen araçsallaştırılmasıdır. Bugün Filistin’de yaşanan insanlık dışı
uygulamalar, sadece siyasî bir mesele değil; aynı zamanda Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam
başta olmak üzere bütün dinlerin etik sınavıdır. İnsan hakları, kadın hakları, çocuk hakları gibi
değerlerin en çok dile getirildiği modern çağda, bu değerlerin en ağır biçimde çiğnendiği yerin
Filistin olması, küresel düzenin “ahlâkî iflası”nın en acı göstergesidir. Nitekim Kur’ân’ın “ لٌ يْ وَ
ِ ِفي َن
م َطف
ْللِ – Ölçüyü eksik tutanlara yazıklar olsun” (Mutaffifîn 83/1) ikazı, yalnız ticari adaleti
değil, uluslararası ilişkilerdeki çifte standart ahlâkını da mahkûm eder.
Bu trajedinin teolojik yönü daha da çarpıcıdır. Ey Yahudiler! Siz Hz. Musa’nın mirasçıları değil
misiniz? Hz. Musa’nın “adalet” öğretisini bilen bir vicdan, masum çocukların katledilmesine
nasıl susabilir? Kur’ân, bozgunculuğun dinî kökenini değil, ahlâkî sapmasını vurgular: “ ال
األرض في تفسدوا – Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın” (Bakara 2/11). Aynı şekilde gerçek
Hristiyanlık da Hz. İsa’nın “السالم لصانعي طوبى – Ne mutlu barışı tesis edenlere” öğretisini taşır.
Buna rağmen bazı Hristiyan devletlerinin Filistin zulmüne verdiği açık destek, Hz. İsa’nın
öğretilerinin “ikinci kez çarmıha gerilmesi” anlamına gelmektedir. Bu durum, dinlerin
özündeki merhamet ve adalet mesajının nasıl tahrif edildiğini göstermektedir.
Filistin dramı, yalnızca bir milletin çilesi değildir; insanlığın vicdanının çarmıha gerilişidir.
Camiler, kiliseler, havralar aynı şehirde asırlarca birlikte yaşamışken, bugün bu mekânların
arasına nefret, duvar ve ölüm örülmesi, sadece Filistin’in değil, insanlık değerlerinin çöküşüdür.
Kur’ân’ın “ واهَ
َهه هَ
إِلَ
ْي َت َم ِن اتَّ َخذَ
َ
َرأ
فَ
َ
أ – Hevasını tanrı edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye
45/23) uyarısı, güç ve çıkarın nasıl bir “modern put”a dönüştüğünü göstermektedir. Filistinli
yetimlerin, mazlumların ve mustazafların göğe yükselen feryadı, aslında insanlığın kendi
ruhuna yönelttiği bir çığlıktır: “Ey dünya, adaletin nerede? Ey insanlık, vicdanın nerede?”
6. ADALETİN ÇÖKÜŞÜ VE KÜRESEL GÜÇ TANRILAŞTIRMASI
Modern dünya düzeninin “hak” değil “güç” ekseninde kurulmuş olması, bugün yaşanan adalet
krizinin temel nedenidir. Uluslararası siyasal sistemde belirleyici olan şey, kimin haklı olduğu
değil; kimin daha güçlü olduğudur. Bu paradigma, adaleti hem ulusal hem küresel düzeyde
çürüten bir zehre dönüşmüştür. Kur’ân’ın “قَ
م َم ْن َخلَ
َال يَ ْعلَ
َ
أ – Yaratan bilmez mi?” (Mülk 67/14)
ayeti, bilginin ve adaletin ilahî kökenine işaret ederken; modern dünya, insanı “nihai otorite”
hâline getirerek ontolojik dengeleri altüst etmiştir. Gücün tanrılaştırıldığı yerde hak zail olur;
hak zail olduğunda adalet ölür; adalet öldüğünde ise insanlık da ölür.
Batı merkezli küresel düzenin ürettiği hegemonya, yalnızca askerî ve ekonomik bir baskı değil;
aynı zamanda epistemik, ahlâkî ve kültürel tahakkümdür. İnsan hakları, demokrasi,
özgürlük gibi kavramlar, güç sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yeniden tanımlanmakta;
zulmün faili güçlü olduğunda uluslararası hukuk susmakta; zayıf olduğunda ise hukuk kırbacı
acımasızca inmektedir. Bu çifte standart, uluslararası hukuku bir meşruiyet aygıtına, küresel
adaleti ise bir söylem dekoruna dönüştürmüştür. Filistin’de yaşanan kıyım karşısında
uluslararası toplumun sessizliği, adaletin artık evrensel değerden çok, politik bir araç olduğunu
göstermektedir. Bu çöküş yalnızca küresel düzeyde değil, İslam toplumlarının kendi iç
yapılarında da derin yaralar açmaktadır. Tevhid, yalnız metafizik bir ilke değil; adaletin
toplumsal ve kurumsal örgüsünün temelidir. “لِ دْ َعْالِ
م ر ب
ْ
Nahl” (emreder adaleti Allah – إِ َّن ََّّللاَ يَأ
16/90) buyruğu, adaletin tevhidin yeryüzündeki tezahürü olduğunu gösterir. Buna rağmen
birçok Müslüman ülke, adaleti araçsallaştırarak iktidar gücünü pekiştirmekte; hukuku iktidarın
sopasına dönüştürmekte; mazlumu değil, güçlü olanı korumaktadır. Bu durum, yalnızca dinî bir
sapma değil; medeniyet ölçeğinde bir çöküştür. Bugünün dünyasında insanlığın karşı karşıya
kaldığı asıl kriz, artık “din krizi” değil; adalet krizidir. Adaletin çöktüğü bir dünyada, hiçbir
din, hiçbir kültür, hiçbir medeniyet güven içinde varlığını sürdüremez. Bu nedenle çağımızın
en büyük ihtiyacı, tevhid merkezli bir adalet düşüncesinin hem bireysel hem kurumsal hem de
küresel düzeyde yeniden inşasıdır.
7. TEVHİDÎ ADALETİN YENİDEN TESİSİ VE ORTAK USÛLÜN İHYASI
Müslüman dünyanın en derin yarası, görüşlerin çokluğu değildir; bu görüşleri bağlayacak ortak
usûlün kaybedilmesidir. Usûlün çökmesi, içtihadın donması, yorumun putlaşması ve dinin
ideolojiye dönüşmesi anlamına gelir. Usûl-i fıkhın kurucu ilkelerinden biri olan “ ينقض ال االجتهاد
باالجتهاد – Bir içtihat başka bir içtihadı bozmaz” (Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, I:63), içtihadın
bağlamsal, yenilenebilir ve eleştiriye açık niteliğini vurgular. Bugün birçok cemaatin kendi
görüşünü “nass” seviyesine çıkarması, bu ilkenin kökten çiğnenmesidir.
Tevhidî adaletin yeniden tesisi, ancak kurumsal ortak akıl ile mümkündür. Klasik geleneğin
şûra (الشورى (ve icmâ (اإلجماع (kavramları, modern dünyada çok-disiplinli uzmanlık meclisleri
şeklinde yeniden inşa edilmelidir. Bunun somut karşılığı, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun
yeniden yapılanarak fıkıh, usûl, hukuk, iktisat, sosyoloji, psikoloji, biyoetik ve dijital etik
uzmanlarını bir araya getiren “kurumsal içtihat meclisi” hâline getirilmesidir. Çünkü
günümüz meseleleri –yapay zekâdan küresel finans sistemine, biyoetikten çevre hukukuna–
klasik dönemlerde görülmeyen karmaşıklıktadır ve tek bir bilginin omzuna sığmaz.
Ortak usûlün ihyası sadece fetva mekanizmasını değil, medeniyetin tüm alanlarını kuşatır.
Tevhidî adalet; bireyin kalbinde başlar, hukukun üstünlüğünde kurumsallaşır, şûra prensibiyle
toplumsallaşır ve makâsıd anlayışıyla derinleşerek ümmetin ruhuna dönüşür. Kur’ân’ın “ َللاََّّ نَّ ِإ
ِالْعَ ْد ِل
م ر ب
ْ
أَي – Allah adaleti emreder” (Nahl 16/90) buyruğu, adaletin tevhidin toplumsal yüzü
olduğunu beyan eder. Bu ilke, modern çağın hukuksuzluk ve zulüm düzeni karşısında
Müslümanların yol haritasını belirlemektedir.
SONUÇ: USÛL DİRİLİRSE ÜMMET DİRİLİR
Bugün İslam dünyasının parçalanmasının nedeni, görüşlerin çokluğu değil; ortak usûlün
kaybıdır. Usûl çökünce içtihat naslaşır, din siyasallaşır, yorum putlaşır ve ümmet iftiraka
savrulur. Bu nedenle çözüm yeni mezhep icat etmek değil; ehlisünnet usûlünün kurumsal
olarak yeniden ihyasıdır. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun çok-disiplinli yapıya kavuşturulması,
sadece ilmî bir reform değil; toplumsal barış, devlet aklı ve ümmet bilinci açısından tarihî bir
zorunluluktur. Düşüncenin özgür, yöntemin sağlam, dilin adil, kalbin merhametli olduğu
yerde hakikat nefes alır; hakikatin nefes aldığı yerde ümmet yeniden dirilir. Prof. Dr. Hadi
SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir