“KADININ BEYANI ESASTIR” SÖYLEMİ HUKUKUN NERESİNDEDİR?
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM İSLÂM HUKUKU ANABİLİM DALI BAŞKANI
Modern hukuk devletinin temel karakteri; hükmü sloganlarla değil, delille, tahkikle ve hukuki muhakemeyle kurmasıdır. Son yıllarda kamuoyunda yaygınlaştırılan “Kadının beyanı esastır” söylemi ise zamanla hukuki bir kavram olmaktan çıkarılıp, sanki pozitif hukukta açıkça yazılı mutlak bir normmuş gibi sunulmaya başlanmıştır. Oysa Türk hukuk sisteminde ne Anayasa’da, ne Türk Medeni Kanunu’nda, ne Türk Ceza Kanunu’nda ne de 6284 sayılı Kanun’da “kadının beyanı yalan da olsa esas alınır” şeklinde bir hüküm bulunmamaktadır. Hukuken mevcut olan şey; şiddet riski bulunan durumlarda geçici koruyucu tedbirlerin gecikmeksizin alınabilmesine yönelik önleyici mekanizmalardır. Bu mekanizma dahi, hâkimin araştırma yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Zira Türk Medeni Kanunu’nun 1. maddesi hâkime yalnız lafzı değil; hukukun genel ilkelerini, hakkaniyeti ve somut olayın gerçekliğini gözetme sorumluluğu yükler. Dolayısıyla bir iddianın “dinlenmesi” ile “kesin doğru kabul edilmesi” aynı şey değildir. Tam da burada hukuk tekniği açısından hayati bir ayrım ortaya çıkmaktadır: “Kadının beyanı dikkate alınır” ifadesi ile “Kadının beyanı esastır” ifadesi aynı anlamı taşımaz. Bir beyanın dikkate alınması; onun araştırılması, değerlendirilmesi ve delillerle birlikte ele alınması anlamına gelir. Buna karşılık bir beyanın “esas” kabul edilmesi, peşinen doğruluk atfedildiği yönünde algılanmaya müsaittir. Hukuk metodolojisi açısından beyan; takdire değer bir veri olabilir, fakat tek başına mutlak hakikat değildir. Aksi yaklaşım, hukuk devletini tahkik sisteminden çıkarıp peşin hüküm rejimine dönüştürür.
Bugün hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi ve adli psikoloji alanında çalışan ciddi akademik literatür; insan beyanlarının her zaman mutlak doğruluk taşımayabileceğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Travma kaynaklı gerçek mağduriyetler bulunabileceği gibi; öfke, boşanma çatışması, velayet mücadelesi, sosyal baskı, yönlendirme veya manipülasyon sonucu oluşabilecek gerçeğe aykırı itham ihtimali de hukuk düzeninin hesaba katmak zorunda olduğu bir realitedir. İşte bu nedenle medeni usul, ceza muhakemesi ve anayasal hukuk sistemleri; “iddia” ile “ispat” arasına bilinçli bir ayrım koymuştur. Çünkü hukuk düzeni yalnız mağduru değil, masumu da korumak zorundadır. Nitekim Anayasa’nın 38. maddesinde yer alan masumiyet karinesi; herhangi bir kişinin yalnız isnat nedeniyle suçlu sayılamayacağını açıkça hükme bağlamaktadır. Hukukun evrensel ilkesi şudur: “Beyan araştırılır; hüküm ise delille kurulur.” Aksi hâlde toplumda oluşacak algı, adalet duygusunu zedeleyerek hem aile kurumunu hem sosyal güveni hem de yargıya olan inancı aşındırır. Bugün özellikle evden uzaklaştırma tedbirleri gibi uygulamalar da zaman zaman bu bağlamda eleştirilmekte; bazı kararların yeterli araştırma yapılmadan verildiği yönünde toplumsal tartışmalar yaşanmaktadır. Ancak bu eleştiriler yapılırken unutulmamalıdır ki; hukuk devleti hem mağduriyet ihtimalini hem de haksız isnat ihtimalini aynı anda dikkate almak zorundadır.
Bununla birlikte meseleye yalnızca erkek mağduriyeti perspektifinden yaklaşmak da hukuk sosyolojisi açısından eksik ve yüzeysel olur. Çünkü özellikle geleneksel toplum yapılarında kadınların önemli bir kısmı; ekonomik bağımsızlıktan yoksun, sosyal baskı altında yaşayan, maruz kaldığı şiddeti veya psikolojik baskıyı yıllarca içine atan kırılgan bir konumda bulunabilmektedir. Tarih boyunca kadını bir irade öznesi değil, erkeğin tahakküm alanının parçası gibi gören anlayışların varlığı da inkâr edilemez toplumsal bir gerçektir. İşte devletin kadını korumaya yönelik geliştirdiği tedbirler ve belirli pozitif koruma mekanizmaları, esasen bu tarihsel ve sosyolojik kırılganlığa karşı oluşturulmuş güvenlik refleksleridir. Ancak sosyal devletin koruma yükümlülüğü; hiçbir şekilde başka bir bireyin temel haklarını zedeleyen, savunma hakkını işlevsizleştiren veya hukuki dengeyi ortadan kaldıran bir noktaya taşınmamalıdır. Çünkü hukukta aslolan; bir tarafı mutlaklaştırmak değil, iki tarafın hukukunu birlikte koruyabilmektir. Hiç kimse kimsenin kulu, malı veya kölesi değildir. Kadın da erkek de insan onuru bakımından eşit değere sahiptir. Bu sebeple gerçek hukuk; ne kadını değersizleştiren ataerkil reflekslere ne de erkeği peşinen suçlu gören ideolojik yaklaşımlara teslim olabilir. Adalet, ancak denge, hakkaniyet ve ölçülülük ile ayakta kalır.
Kur’an’ın adalet tasavvuru da tam olarak bu dengeyi emreder: “﴿إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ﴾” “Şüphesiz Allah adaleti ve ölçülü davranmayı emreder.” (Nahl, 90). Gerçek hukuk; cinsiyet merkezli reflekslerle değil, hakikat merkezli muhakemeyle ayakta kalır. Kadını değersizleştiren yaklaşım nasıl zulümse, erkeği peşinen suçlu gören anlayış da aynı ölçüde hukuk dışıdır. Çünkü adalet, bir tarafa koşulsuz inanmak değil; her iki tarafı da hakkaniyet terazisinde titizlikle değerlendirebilmektir. Hukuk tekniği bakımından hâkimin görevi; sosyal sloganları onaylamak değil, maddi gerçeğe ulaşmaktır. Zira “الْعَدْلُ أَسَاسُ الْمُلْكِ” — “Adalet mülkün temelidir.” Eğer hukuk, araştırmayı terk edip algıya teslim olursa; yalnız bireyler değil, bizatihi devletin meşruiyet zemini yara alır. Bu sebeple ihtiyaç duyulan şey; “beyan mutlak hakikattir” anlayışı değil, “delil, tahkik ve hakkaniyet eksenli adalet” anlayışıdır. Çünkü bir gün herkese lazım olacak olan şey; ayrıcalık değil, hukukun tarafsız vicdanıdır.
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

