KUTSALA SAYGI, MEDENİYETİN TEMELİDİR

KUTSALA SAYGI, MEDENİYETİN TEMELİDİR

Kur’ân’ın İnşa Ettiği Medeniyet Tasavvuru

Prof. Dr. Hadi Sağlam İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

Bir medeniyetin gerçek gücü, farklı inançları susturmasında değil; onların kutsallarına saygı göstererek ortak bir insanlık hukuku inşa edebilmesinde ortaya çıkar. Kur’ân-ı Kerîm, وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَسُبُّوا اللَّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ (el-En’âm, 6/108) buyurarak, insanların mukaddes kabul ettikleri değerlere hakaret edilmesini yasaklamış; böylece kutsala saygıyı yalnızca dinî bir nezaket kuralı olarak değil, insan onurunu, toplumsal barışı, birlikte yaşama hukukunu ve medeniyet ahlâkını koruyan evrensel bir ilke olarak vazetmiştir. Günümüzde Allah’a, peygamberlere, kutsal kitaplara ve dinî değerlere yönelik hakaretlerin ifade özgürlüğü adı altında meşrulaştırılmaya çalışıldığı bir ortamda, Kur’ân’ın bu çağrısı yalnızca Müslümanlara değil; farklı inanç ve kültürlerin barış içinde yaşayabilmesini isteyen bütün insanlığa hitap eden evrensel bir hukuk, hikmet ve medeniyet çağrısıdır.

İnsanlık tarihi göstermektedir ki toplumları ayakta tutan yalnızca hukuk, ekonomi veya siyaset değildir; asıl belirleyici olan, insanların birbirlerinin inancına, onuruna ve kutsallarına gösterebildikleri saygıdır. Bir toplumun değer verdiği peygamberi, kutsal kitabı, dinî sembolü veya tarihî şahsiyetleri, o toplumun kimliğinin ve ortak hafızasının ayrılmaz bir parçasıdır. Bu sebeple insanların mukaddes kabul ettikleri değerlere hakaret etmek, sadece bir fikri eleştirmek değil; onların şahsiyetini, aidiyetini ve birlikte yaşama iradesini hedef almaktır. Kur’ân-ı Kerîm bu gerçeği asırlar önce “وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَسُبُّوا اللَّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ” (el-En’âm, 6/108) buyurarak evrensel bir ilkeye dönüştürmüş; yanlış kabul ettiği inançlara dahi hakareti yasaklayarak, hakikatin hakaretle değil hikmetle temsil edileceğini ortaya koymuştur. Böylece Kur’ân, yalnızca müminlerin kutsallarını değil, insanın değer verdiği bütün mukaddesatı birlikte yaşama hukukunun korunması gereken alanı olarak değerlendirmiştir.

İslâm’ın öngördüğü sosyal siyaset, insanları inançlarından dolayı ötekileştirmeyi değil, farklılıklar içinde adaleti, emanı ve karşılıklı saygıyı hâkim kılmayı hedefler. Nitekim İslâm hukukunun “مقاصد الشريعة”, “المصلحة” ve “درء المفاسد” ilkeleri, bireysel özgürlük ile toplumsal huzur arasında dengeli bir hukuk anlayışı kurmaktadır. Bu bakımdan başkasının kutsalına, değer verdiği şahsiyetlere veya mukaddes kabul ettiği kurumlara dil uzatmak, yalnızca ahlâkî bir zaaf değil; toplumsal güveni zedeleyen, ötekileşmeyi derinleştiren ve ortak yaşam zeminini tahrip eden bir davranıştır. Gerçek medeniyet; farklı inançları susturmakta değil, farklılıkları insan onurunu esas alan ortak bir hukuk ve ahlâk düzeni içinde yaşatabilmektedir. Bugün insanlığın ihtiyaç duyduğu şey de daha fazla hakaret değil; daha fazla hikmet, daha fazla saygı ve daha fazla adalettir.

Günümüzde özellikle dijital iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte dinî değerlere yönelik alaycı ve tahkir edici söylemler, çoğu zaman ifade özgürlüğü kavramı üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Oysa özgürlük, başkasının onurunu ve mukaddesatını aşağılamanın değil; düşünceyi hukuk ve ahlâk sınırları içinde açıklayabilmenin güvencesidir. Eleştiri, düşünce hayatını zenginleştirir; hakaret ise toplumsal güveni zedeler, kutuplaşmayı derinleştirir ve birlikte yaşama iradesini zayıflatır.

Kur’ân-ı Kerîm bu konuda son derece dikkat çekici bir ilke ortaya koymaktadır. Yüce Allah, “وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَسُبُّوا اللَّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ” buyurarak, “Allah’tan başka yalvardıkları varlıklara sövmeyin; sonra onlar da bilgisizlik ve düşmanlıkla Allah’a söverler.” (el-En’âm, 6/108) hükmünü vazetmiştir. Bu ilâhî uyarı, yalnızca belirli bir tarihî olaya ilişkin değildir. Aksine farklı inançların bir arada yaşadığı bütün toplumlar için hikmeti, ölçüyü ve karşılıklı saygıyı esas alan evrensel bir hukuk ilkesidir. Bu makalede söz konusu ilke, İslâm hukukunun “مقاصد الشريعة”, “المصلحة”, “درء المفاسد” ve “سدّ الذرائع” ilkeleri çerçevesinde değerlendirilerek, günümüzün ifade özgürlüğü ve nefret söylemi tartışmaları açısından ele alınacaktır.

1. Kur’ân’ın Evrensel İlkesi: Kutsala Saygı

Kur’ân-ı Kerîm, hakikati tebliğ ederken muhatabın onurunu zedeleyen bir dili değil, hikmeti ve güzel üslubu esas almıştır. Bunun en açık örneklerinden biri, En’âm sûresinin 108. âyetidir. Yüce Allah, “وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَسُبُّوا اللَّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ” buyurarak, “Allah’tan başka yalvardıkları varlıklara sövmeyin; sonra onlar da bilgisizlik ve düşmanlıkla Allah’a söverler.” (el-En’âm, 6/108) hükmünü vazetmiştir. Dikkat çekici olan husus, Kur’ân’ın putperestliği reddederken putlara hakareti de yasaklamasıdır. Böylece vahiy, hakikati savunmayı meşru görmüş; hakareti ise hiçbir zaman tebliğin yöntemi olarak kabul etmemiştir.

Müfessirler bu âyeti yalnızca bir edep kuralı olarak değil, Kur’ân’ın tebliğ metodunu ortaya koyan temel bir ilke olarak değerlendirmişlerdir. Taberî, yasağın gerekçesini daha büyük bir kötülüğün önlenmesi şeklinde açıklamakta ve hakaretin, karşı tarafta Allah’a yönelik düşmanlığı körükleyeceğine dikkat çekmektedir (Câmiʿu’l-Beyân, XI, 520-522). Kurtubî ise fakihlerin bu âyeti “سدّ الذرائع” ilkesinin önemli delillerinden biri kabul ettiklerini belirtmektedir (el-Câmiʿ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, VII, 61-63). Fahreddin er-Râzî de âyetin özünde hikmet, basiret ve sonucu gözeten bir davet anlayışı bulunduğunu ifade etmektedir (Mefâtîhu’l-Ġayb, XIII, 139-141). Dolayısıyla Kur’ân, muhatabın inancını onaylamadan da ona saygılı bir dil kullanılabileceğini öğretmektedir.

Bu ilke, Kur’ân’ın diğer âyetleriyle de bütünlük arz etmektedir. Nitekim Yüce Allah, “ادْعُ إِلَىٰ سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ” buyurarak, “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et.” (en-Nahl, 16/125) emrini vermiş; bir başka âyette ise “وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا” buyurarak, “İnsanlara güzel söz söyleyin.” (el-Bakara, 2/83) ilkesini vazetmiştir. Buna göre İslâm’ın davet dili; hakikatten taviz vermeyen, fakat saygıyı ve nezaketi elden bırakmayan bir dildir. Çünkü Kur’ân’ın hedefi tartışmayı kazanmak değil, insanı kazanmaktır.

  1. Kutsala Saygı: İslâm Hukukunun Sosyal Siyaseti

Kur’ân’ın kutsala saygıya ilişkin ortaya koyduğu ilke, yalnızca bireysel ahlâkı düzenleyen bir tavsiye değildir. Bu ilke, İslâm hukukunun toplumsal düzeni korumayı amaçlayan sosyal siyasetinin önemli bir parçasıdır. Zira şeriatın hedefi, insanları aynı inanç etrafında zorla birleştirmek değil; farklı inanç ve düşüncelere sahip insanların adalet, güven ve karşılıklı saygı içinde yaşayabilecekleri bir hukuk düzeni kurmaktır. Bu sebeple İslâm hukukunda hükümlerin değerlendirilmesinde yalnızca lafızlar değil, onların gerçekleştirmeyi hedeflediği hikmet ve kamu yararı da dikkate alınmıştır.

Bu yaklaşım, İslâm hukuk teorisinin temelini oluşturan “مقاصد الشريعة” anlayışında sistematik bir çerçeveye kavuşmuştur. İmam Şâtıbî’ye göre şeriatın temel amacı; dini, canı, aklı, nesli ve malı korumaktır (el-Muvâfaḳāt, II, 8-12). Bu beş temel değerin korunması, yalnızca cezalarla değil; toplumsal huzuru güçlendiren ahlâkî ve hukukî ilkelerle de sağlanmaktadır. Aynı anlayış içerisinde “المصلحة” ilkesi toplumun ortak yararını gözetirken, “درء المفاسد” ilkesi ise bireysel veya toplumsal zarar doğuracak davranışların önlenmesini esas almaktadır. Kutsalları hedef alan hakaretin yasaklanması da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Çünkü kutsal değerlere yönelik sistematik tahkir, yalnızca bireysel bir incitme değil; toplumsal güveni sarsan ve ortak yaşam zeminini zayıflatan bir davranıştır.

Bu sebeple İslâm’ın öngördüğü sosyal siyaset, çatışmayı değil toplumsal sükûnu, ötekileştirmeyi değil birlikte yaşama hukukunu, nefreti değil karşılıklı saygıyı esas almaktadır. Kur’ân’ın inşa ettiği hukuk düzeninde insanların inançları farklı olabilir; ancak insan onuru ortaktır. Kutsala saygı ilkesi de tam bu ortak zemini korumaktadır. Çünkü birbirinin mukaddesatına saygı göstermeyi başaran toplumlar, yalnızca dinî barışı değil; aynı zamanda hukuk güvenliğini, sosyal istikrarı ve medeniyet bilincini de güçlendirmiş olurlar.

Sonuç

Kur’ân-ı Kerîm’in kutsala saygıya dair ortaya koyduğu ilke, yalnızca belirli bir döneme veya belirli bir inanç topluluğuna hitap eden ahlâkî bir tavsiye değildir. Aksine bu ilke, insan onurunu, toplumsal huzuru ve birlikte yaşama hukukunu korumayı hedefleyen evrensel bir medeniyet anlayışının temel taşlarından biridir. En’âm sûresinin 108. âyetinde yer alan “وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ…” emri, inanç farklılıklarının hakaret ve düşmanlık sebebi değil; hikmet, adalet ve karşılıklı saygı çerçevesinde yönetilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Nitekim İslâm hukukunun “مقاصد الشريعة”, “المصلحة” ve “درء المفاسد” ilkeleri de aynı hedefe yönelmekte; bireyin haklarını korurken toplumun ortak huzurunu da güvence altına almaktadır.

Bugün küreselleşen dünyada insanlar hiç olmadığı kadar birbirine yaklaşmış; buna karşılık farklı inanç ve kültürler arasındaki gerilimler de aynı ölçüde görünür hâle gelmiştir. Özellikle dijital iletişim araçlarının sağladığı sınırsız erişim, doğru kullanıldığında bilgi ve diyaloğun önünü açarken; sorumsuz kullanıldığında hakaretin, kutuplaşmanın ve nefret söyleminin yayılmasına zemin hazırlamaktadır. Böyle bir ortamda insanlığın ihtiyacı, özgürlüğü sınırsızlaştırmak değil; onu ahlâk, hukuk ve sorumluluk bilinciyle buluşturmaktır. Çünkü düşünce, ancak saygı ile değer kazanır; hakaret ise hiçbir zaman hakikatin delili olamaz.

İslâm’ın teklif ettiği medeniyet tasavvuru, farklılıkları ortadan kaldırmayı değil; farklılıklar içinde adaleti, hukuku ve insanlık onurunu korumayı amaçlamaktadır. Başkasının kutsalına saygı göstermek, kendi inancından taviz vermek değil; bilakis kendi inancının ahlâkını ve olgunluğunu ortaya koymaktır. Gerçek medeniyet, insanların aynı inanca sahip olduğu bir toplum kurmakta değil; farklı inançlara sahip insanların birbirlerinin hukukunu ve mukaddesatını koruyabildiği bir düzen inşa edebilmektedir. Kur’ân’ın insanlığa çağrısı da tam olarak budur: Hakikati hikmetle savunan, özgürlüğü sorumlulukla dengeleyen ve insan onurunu her türlü ideolojik, siyasî ve dinî çatışmanın üzerinde tutan bir medeniyet inşa etmek. Çünkü kutsala saygının korunduğu yerde yalnızca dinî değerler değil; barış, hukuk ve ortak insanlık vicdanı da korunmuş olur.

Prof. Dr. Hadi Sağlam İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir