
VAHYİ ANLAMADA YÖNTEM KRİZİ: USÛL KAYBI VE YORUM KRİZİ
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
İslam düşünce tarihinde vahyi anlama çabası hiçbir zaman tek bir çizgide ilerlememiştir. Kur’an’ın anlaşılması, sünnetin konumu ve fıkhın işlevi etrafında oluşan farklı yaklaşımlar zamanla metodolojik bir ihtilafa dönüşmüş; bu ihtilaf çoğu zaman ilmî bir zenginlik olmaktan çıkıp kimliksel bir ayrışmaya evrilmiştir. Bugün gelinen noktada temel problem, yalnızca “ne anlıyoruz?” sorusu değil; daha derinde “nasıl anlıyoruz?” sorusunun zayıflamasıdır.
Bu çerçevede bir grup Kur’an’ı merkeze alarak “Kur’an bize yeter” yaklaşımıyla vahyin doğrudan ve bağlayıcı yönünü öne çıkarırken; bir diğer grup Kur’an’ı sünnet ve fıkıh geleneğiyle birlikte okuyarak anlamın ancak bu bütünlük içinde ortaya çıkacağını savunmaktadır. Modern dönemde ise bazı yaklaşımlar, Kur’an’daki hükümlerden bir kısmını tarihsel bağlama indirgerken metnin güncelleştirilebilir bir yoruma açık olduğunu ileri sürmektedir. Böylece vahyin anlam alanı sabitlik ile tarihselcilik arasında gidip gelen geniş bir tartışma zeminine dönüşmüştür.
Öte yandan gelenekçi olarak tanımlanan bazı çevreler Kur’an–Sünnet–Fıkıh bütünlüğünü mutlak bir epistemik güven alanı olarak görerek kendi yorumlarını nihai hakikat düzeyine yükseltme eğilimi göstermektedir. Bu yaklaşım zaman zaman farklı yorumları dışlayıcı, hatta tekfir edici bir sertliğe kadar varabilmektedir. Oysa Kur’an’ın “onların işleri aralarında şûrâ iledir” (Şûrâ 42/38) ilkesi, hakikatin tekelleştirilmesine değil ortak akıl ve istişareye işaret etmektedir.
Buradaki temel kırılma noktası usûl ilminin zayıflamasıdır. İslam düşüncesinde ihtilafın meşruiyeti “metodsuzluk” değil “usûl farklılığı” üzerine kuruludur. Klasik usûl geleneğinde yer alan muhaddısa ve musavvibe tartışmaları, hakikatin tek bir yorumda donmadığını ancak bunun keyfîliğe dönüşmemesi gerektiğini göstermiştir. Buna rağmen modern dönemde tartışmalar çoğunlukla metodoloji üzerinden değil, aidiyet ve kimlik üzerinden yürütülmektedir. Bu durum, dini düşüncenin ilmî zeminden koparak taraftarlık psikolojisine kaymasına yol açmaktadır. Nasların anlaşılması bir “hakikat rekabeti” olmaktan çıkıp “taraftar rekabeti”ne dönüşmekte; ihtilaf rahmet olmaktan çıkarak ayrışmanın aracına dönüşmektedir. Oysa İslam düşüncesinin temel meselesi farklılıkları yok etmek değil, usûl içinde anlamlandırmaktır.
Bugün karşı karşıya olunan en temel problem, nasların varlığı değil, nasıl okunacağına dair ortak bir metodolojik zeminin zayıflamasıdır. Şeriat ile din arasındaki ilişki, tarih ile metin arasındaki gerilim ve hükümlerin illet–gerekçe bağlamında değişebilirliği yeterince sistematik ele alınmadığında düşünce ya katı bir literalizme ya da sınırsız bir yorumculuğa savrulmaktadır.
Bu zemin kaybı, bir düşüncenin diğerini minder dışına itmesiyle daha da derinleşmektedir. Kendi yorumunu mutlaklaştıran yaklaşımlar, farklı görüşlere hayat hakkı tanımamakta; ilmî çoğulculuk giderek ortadan kalkmaktadır. Bu süreçte farklı yorumlar çoğu zaman “kâfirlik” ya da “sapkınlık” gibi itikadî etiketlerle dışlanmakta, ilmî ihtilaflar inanç savaşlarına dönüşmektedir. Klasik yorumların değişmez hakikat gibi sunulması ise toplumsal gerçekliği göremeyen donmuş bir düşünce yapısı üretmektedir. Oysa Kur’an’ın “şüphesiz biz babalarımızı bu yolda bulduk” eleştirisi, kör taklidin ve sorgusuz teslimiyetin tehlikesine işaret eder. Buna rağmen her grubun kendi anlayışını mutlak doğru görmesi, farkında olmadan modern bir taassup üretmektedir.
Bugün İslam dünyasının en temel problemi, vahyi anlama konusunda ortak bir metodolojik ilkenin üretilememesidir. Usûl eksikliği zamanla düşünceyi epistemik bir krize sürüklemiş; ilim giderek taraftarlık psikolojisine dönüşmüştür. Nasları yorumlayan farklı gruplar, dini koruma iddiasıyla hareket ederken çoğu zaman rahmet ve denge boyutunu daraltan sert uygulamalara yönelmektedir. Böylece din, hikmet ve rehberlik alanı olmaktan çıkarak müdahale ve tahakküm alanına dönüşme riski taşımaktadır.
Burada mesele niyet değil, yöntemdir. Usûlsüzlük doğru niyeti bile yanlış sonuca taşır. En kritik sapma noktası, Allah’ın ahirette hükme bağlayacağı meseleleri dünyada kendi adına cezalandırma yetkisine dönüştürme eğilimidir. Bu durumda ilahî alan beşerî yorumla daraltılmakta, dinin rahmet ve adalet ufku insan eliyle sınırlandırılmaktadır.Bu tehlike en açık şekilde bir benzetmeyle görülür: Çocuğunu korumak isteyen bir annenin aşırı koruma refleksi, nasıl ki koruma niyetiyle zarar verebiliyorsa; dini koruma iddiasıyla ortaya çıkan bazı yaklaşımlar da farkında olmadan dinin rahmet alanını daraltabilmektedir.
Bu noktada en temel yanılgı, “Allah bu dini koruyacaktır” hakikatini göz ardı ederek dini kendi tekelinde koruma iddiasıdır. Oysa din korunmaya muhtaç değildir; asıl mesele insanın onu anlama biçiminin usûl, ölçü ve denge ile inşa edilmesidir. Sonuç olarak yapılması gereken şey dini insanlardan korumak değil, dini anlama çabasını tekelleştiren zihinsel yapılardan düşünceyi özgürleştirmektir. Çünkü usûl olmadan yorum adaletsizliğe, adalet olmadan düşünce baskıya, baskı ise kaçınılmaz olarak fikrî çoraklığa dönüşür.
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
